Sevda oyununu bozduğundan beri,
Yüreğinin kepenklerini açamıyorum.
Avuçlarımda sensizliğin kıyamet teri,
Kınalı saçlarına yıldız saçamıyorum.
Sessiz ölen bu adam, canlanır mı geri?
Sürgün gözlerine esirim, kaçamıyorum;
Yüksek bir tepeden bakıyorum sessiz sessiz
Mahzun mahzun süzülüyor sevda sandalları.
Bu koyda senden bir haber yok, ne gölge, ne iz
Mevsim hazan, yapraklar terk ediyor dalları.
Hayat, bir süre daha oyalayacak sensiz,
Hayatını Türk irfanına adamış, küçüklüğünden beri çileli hayatında yalnız, dertli, sevgiye muhtaç… Tek sığınağı kitaplarla dost, öğrenmeye aç… Hakikati arayan, sorgulayan, düşünen bir mizaç… Karanlık dünyasında ışık saçan, uyanık bir bilinç… Düşüncenin kırkambarı kim olabilir, düşündünüz mü hiç? Tabi ki, kendi deyimiyle bir fikir işçisi Cemil Meriç…
Ulu çamlar fırtınalı diyarlarda yetişir. Sağ-sol, gerici-ilerici ifritlerinin sloganlaşıp insanları yönettiği, aklın sustuğu fakat namluların konuştuğu kırık yıllarda ortaya çıkıyordu. Türk insanının uyuşan şuurunu tarihin, ilmin, hakikatin mızrağıyla uyandırmak istiyordu.“Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın daha doğrusu bir ülkenin; idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim.”
Yangından kaçar gibi memleketinden uzaklaşan aydınları eleştiriyordu. Aydınlar arasında düşünce birliği yoktu. Tanzimattan beri Türk aydınının alınyazısının, aldanmak ve aldatmak kelimelerinde düğümlendiğini söylüyordu. Edebiyatımız gölge bir edebiyat, düşüncelerimiz gölge düşünce. Toprak kaybedilen en değersiz şeydi belki de. Türkiye ruhunu kaybetmişti. Bu cinayet biz aydınlar dâhil hepimizin eseri diyordu. Çareyi yine kendisi söylüyordu: “Zindanımızı yıkmak, mimarı ve işçisi cehaletimiz olan zindanı. Önce kendimizi tanımalıyız. Nasıl bir tarihin çocuklarıyız? Ne soran var, ne bilen. Birleşmek ve düşünmek zorundayız…”
Cemil Meriç, sessiz yığınların sesiydi artık. Geri kalmış yaftasını Türk insanını göğsüne yapıştıran Avrupa’ya karşı bir isyandı. O, daha küçük yaşlarda Fransızca eğitim almış, batının doğru ve yanlış yönlerini onlardan daha iyi tahlil etmişti. Çağdaş uygarlık ninnileriyle kendi öz değerlerinden koparılan ülke gençliğini uyandırmaya çalışıyordu. “Ne batıyı tanıyoruz ne doğuyu…En az tanıdığımızsa kendimiziz. Biz Müslümanlığından, doğululuğundan, Türklüğünden utanan, tarihinden utanan, dilinden utanan şuursuz bir yığın haline geldik.” Bir başka şözünde: “Ne yazık ki Batı’dan pozitivizmin döküntüsünü almışız. Batı sırtını maveraya çevirmiş, ruhunu şeytana satmış ama madde dünyasında zaferler kazanmış, kıtalara ferman dinletmiştir. Avrupa yarım. Biz yarım bile değiliz.” diyordu.
Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir ülkede düşünce adamı olmak zor olsa gerek. Tabuları yıkmak zordu, her adımda şuura dur emrini veren, düşünene nefes aldırmayan tabuları… Meriç’in deyimiyle çağdaş Türk aydını mağaradadır. Bu taassubun yıkılıp, hakikatin mağaranın dışında aranması gerekir. Işık Doğu’dan gelir. Bu ülke maddeci kültürden mana dolu irfana dönmelidir. “Murdar bir halden, muhteşem bir maziye kanatlanıp uçmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.”
Meriç, hayatını iki kelimeyle özetler: “Öğrenmek ve öğretmek.” Fransız düşüncesinden Hint Felsefesine, Rus romanından İran şiirine kadar her konuda çalışmış, çeviriler yapmıştı. 1954 yılında ileri derecede rahatsızlık çektiği gözlerini kaybediyordu. Görmeyi çok istediği Paris’e tedavi için gitmişti. Ama ne Paris’i görebildi ne de tedavi olabildi. Bu yüzden daha otuz sekiz yaşında karanlığa gömülürken; “Yaşamak, yaralanmaktır. Yaralanmak da güzel…” sözü hayatın gerçek manasını hafızalara kazıyordu.
Kızılca kıyametin alevleri sarmıştı Hamami Köyü’nü. Evler, hayvanlar, insanlar yanıyordu. Çığlıklar ayyuka çıkmış, dumanlar arasında tam bir can pazarı vardı. İhtiyar adam kan ter içinde uyandığında, rüyanın etkisiyle diğer odalara koştu. Torunları uyuyordu. Gece telaşlı olarak yastığa baş koymuştu. Bu yüzden kâbus mu görmüştü yoksa?
İdlib’in köyleri birkaç gündür bombalanıyordu. Gecenin geç vakti olmasına rağmen patlama sesleri işitiliyordu. Sıranın kendi köylerine geldiğini sezmekteydi. Günlerdir oğullarıyla tartışıp duruyordu. Savaşmak ama kiminle? Sonuçta ölenler, aynı ülkenin insanları değil miydi? Tek çare kalıyordu geriye. Çoluk çocuğu alıp, komşu ülke Türkiye’ye sığınmak… Hem kendileri de Türkmen’di. Osmanlı’dan sonra sınırlar çizilince kendi köyleri Suriye tarafında kalmıştı. Türkiye’nin zorda kalanlara kucak açacağını biliyorlardı.
Ahmet Dede sabah namazı için abdest alırken, kulakları sağır eden bir patlama ile elindeki ibrik düştü. Zelzeleyi aratmayan sarsıntı ve gürültüyle evlerin camları yere inmişti. Az önce gördüğü rüya gerçek olmuştu. Korkuyla ayağa kalkan küçük torunları, tir tir titriyor, dedelerinin bacaklarına sarılıyorlardı. Dede soğukkanlılığını yitirmeden tekbir getiriyor, bir taraftan da çocukları kucaklayıp korkularını yatıştırıyordu. Bir süre sonra patlamalar durunca, oğlu ve geliniyle istişare etti. Yanlarına birkaç gün yetecek kadar ekmek, su ve birkaç parça giyim eşyası ile battaniye alarak şafakla beraber yola koyuldular. En azından çocukları ve kadınları kurtarmak gerekiyordu bu cehennemden. Erkekler dönüp tekrar mücadele edeceklerdi. Kendileri gibi düşünen onlarca aile de yollara düşmüştü. Evlerini, bahçelerini, hayvanlarını bırakıp canlarını kurtarma telaşındaydılar. Birkaç günlük yorucu yolculuktan sonra Hatay sınırına ulaştılar. Güveççi Köyü sınırında bulunan Türk askerlerine teslim oldular. Çocukların babası Heysam, köyde kalan ablalarını da alıp getirmek için ailesiyle vedalaştı. Geriye dönmemek de vardı. Evlatlarıyla uzun uzun kucaklaştı. Onları kokladı. En kısa zamanda geleceğini söyleyerek geri döndü.
Ahmet Dede, gelini ve üç torunuyla otobüse bindirildi. Mülteciler için hazırlanan Yayladağı’ndaki çadır kente getirildiler. Savaşın kaç ay, ya da kaç yıl süreceği belli değildi. Şubat ayı soğuktu. Keldağı’nın zirvesinde kar vardı. Yüzlerce çadırın üzerine yağmur geçmemesi için muşamba örtüler serilmişti. İçine ise elektrikli ısıtıcılar konmuştu. Yeme, içme, giyinme, sağlık ihtiyaçları karşılanıyordu. Yine de insanın kendi evi gibisi yoktu. Yeni bir ortama alışmak kolay değildi. Geldikleri bir haftayı bulmuştu. Oğlu Heysam’dan henüz bir haber yoktu.
Bir gece vaktiydi. Yorgunluk çöken yüzlerce çadırda ağır bir uykunun demiyle insanlar kendinden geçmişti. Biri hariç… Ahmet Dede’nin yüreğindeki ateş, evlatlarını düşünmedeki telaş ve gözlerindeki yaş kendisini uyutmuyordu. Torunlarını öptü. Üzerlerini battaniyeyle örttü. Dua edip sağ yanına kıvrılıp dinlenmeye çekildi. Dışarıda çadırların muşambalarında yağmur şıpırtısı, sınır köylerden ise patlayan topların gürültüsü kulakların aşina olduğu seslerdendi.
İhtiyar adamın gözleri artık uykusuzluğu kaldıramayacak kadar ağırlaşmıştı. Kendinden geçti, savaşın yakıcı alevleri rüyaları terk etmiyordu. Oğlu Heysam elinde kova, alevleri söndürmeye çalışıyordu. Etraftaki feryat figanın etkisiyle uyandığında, kendi çadırlarının tutuştuğunu gördü. Çocukları ve gelini uyandırıp dışarı çıkardı. Zehirlenmekten ve yanmaktan son anda kurtulmuşlardı. Fakat yan çadırdakiler onlar kadar şanslı değildiler. Üç kadın, altı çocuk kalıyordu yandaki çadırda. Her çadır bir dramdı aslında. Garibe Nine, hem oğlunu hem de damadını savaşta kaybetmişti. Kızı, gelini ve torunlarıyla beraber uyurken elektrik sobasını kapatmayınca, battaniye tutuşmuş ve alevler kısa sürede tüm çadıra yayılmıştı. Diğer çadırdakiler ve itfaiye seferber olsa da üç torununu yanmaktan kurtaramamışlardı.
Bahsetme bana dertten, tasadan
Atıver kederi şimdilik, bırak bir yana.
Deşme yaramı, yakma canımı,
Boş ver dertlerin cümlesine, moral ver bana.
Dünyanın yükünü taşıyorum sırtımda.
İhtiyar dünyada biz de yaşlandık,
Her birimiz ayrı bir kentin koynunda,
Çizilen kaderin biçtiği rolleri oynuyoruz.
İçimizde gün geçtikçe çoğalan sevgi,
An gelecek, sığmayıp taşacak.
Bu ne deruni uykudur ki, hâlâ kanmadın!
Dağ yandı, toprak yandı, su yandı için için;
Alev sardı bacaları, sen hâlâ yanmadın!
Şer uyandı, beşer uyandı, bu gaflet niçin?
Daha kaç şehit vermek gerek uyanman için?
Kafana bombalar yağdı, hâlâ uyanmadın!
Aşk, şimdi kanamalı bir şiir,
Sensizlik hamuduyla akıyor ter.
Özlem çığlıkları damarlarımı örselerken,
Hüznün rahlesinde dualarımız bir.
Sil sükûtsuz ağrılarıma son ver!
Ruhuma iksir şifalı özlerinden,
Köklü bir çınar gibi tutunamadın,
Bereket fışkıran aşk toprağıma.
Saklı hazinenin kapısını aralamadan,
Aceleci bir yıldız gibi aktın,
Ardında mağrur yüreğimi bıraktın…
Çakma sevgilere etme itibar!
Aşkının harı benim, gerisi vuvuzela.
Dağların çakalı, kurdu, iti var;
Her güzelin gönlünde yiğidi var,
Kalbinin eri benim, gerisi vuvuzela.




-
Meryem Çelik
Tüm YorumlarGÜZEL DERİN BİR ANLATIMINIZ VAR..GÖRMEYEN GÖZLERİNİZ AMA YÜREĞİNİZİN GÖRDÜĞÜNÜ MISRALARA DÖKEBİLİYORSUNUZ TEBRİKLER..