Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin’in aşklarını duymayanımız kalmamıştır. Fakat şimdilerde sanal ve gündelik aşklar revaçta. Yüreğe inmeden dilde buharlaşarak, kalıyor yamaçta. Maddiyat yoksa temelinde; evlilikler manasız, ruhsuz. Uçucu parfüm kokusu gibi geçici. Altına dinamit döşenmiş, saman aleviyle uçacak kadar mukavemetsiz. Hepsine inat, bu çağda öyle sevdalar var mıdır acaba! Vefalı ve ölümsüz...
Şubat ayının ortalarıydı. Sert geçen kış, soğuk kabuğundan yavaş yavaş sıyrılıyordu. Toprak alaca bir battaniyeye sığınmış gibi yer yer kar kümeleriyle kaplıydı. Yüreği sevdalı iki genç vardı ki; zemheriler kopsa, içlerindeki volkanı söndüremezdi. Cemil ile Tülay...
Çiçeği burnunda iki öğretmen, fakültede tanışmışlardı. İki aile arasında gençlere nişan takılmıştı. Cemil’in askerliğinden sonra, düğün yapılacaktı. Cemil, edebiyat öğretmeni olarak Çankırı’ya; Tülay, sınıf öğretmeni olarak Birecik’e atanmıştı. Stajyerliği sona eren Cemil, askere alınmış, Ankara’da kısa dönem erbaş olarak, vatani görevini yerine getiriyordu.
Tülay Öğretmen, görev yaptığı köye on kilometre ötedeki Birecik’e okul gezisi tertiplemişti. Kelaynak kuşlarını gösterecekti öğrencilerine. Kuşlar her yıl on dört Şubat Sevgililer Günü’nde geliyorlardı. Dünyada sadece Mısır’da Nil Nehri kenarında ve Birecik’te yaşayan uzun gagalı, tavuk büyüklüğündeki bu kuşların gelişi bir bayramdı. Dönüşleri ise hüzün. İlçe halkının uğuruydular. Baharı müjdeliyor, sevgi ve bereketi temsil ediyorlardı. Fırat Nehri’nin kıyısındaki sarı kayalıklarda, kendilerine hazırlanan küçük tahta kulübelerdeki yuvalarına gelip tünemekteydiler. Üremelerini tamamladıktan sonra, yavrularını da yanlarına alarak; on beş Ağustos’da yedi bin kilometre yol kat ederek göçüp gidiyorlardı. Tek eşliliği tercih eden vefalı kelaynaklar, eşleri öldüğünde başka bir eşle çiftleşmezler. Bu yüzden nesilleri günden güne tükenmektedir.
Fırat; eriyen karların beslemesiyle köpürmüş, kır at. Çılgın bir bestenin tınısıyla çağıl çağıl akmakta. Birecik Köprüsü sırat. Baktıkça yukarıdan insanın başı dönmekte. Başlar yukarıda dönen kuşlara bakmakta. “Geldiler! ...” diye herkes haykırmakta. Çocukların içi içine sığmıyor, kanları kaynamakta...
Erkek öğrencilerden biri, yanaştı usulca Fırat’a. Güneş’in suyla oynaşıp yakamozlar devşirdiği bir anda, dengesini yitirdi, akıntıya kapıldı. Feryatlar karıştı Fırat’ın gümbürtüsüne; “Kurtarın! ...” diye. Gözünü kırpmadan atladı peşin sıra. Yavrusunu koruyan bir anne şefkatiyle uzattı elini Tülay Öğretmen. Önce çocuk, sonra kendisi fazla direnemedi; şahlanan boz bulanık sulara. Sürüklenip gözden kaybolmaları uzun sürmedi. Cümbüş yerini matem havasına bıraktı. Gözü yaşlı öğrencilerin çaresiz çığlıkları, kelaynakların acı dolu ötüşleriyle birleşiyor, ağıt gibi Fırat’a çarpıyordu. Umurunda bile değildi azgın Fırat’ın. Bu ne ilk ne de son can alışıydı...
Gizli bir hazine gibi saklıdır,
Sevgin sol yanımda parıldar.
Depreşir duygular baharda,
Gülşenimde beyaz laleler açar.
Havalanır sevda güvercinleri,
Meltemler ılgıt ılgıt seherde,
Vicdanları karaydı, elleri kanlı
Kinlerini kustular 11 Mayıs’ta.
Bombalandı ihtiyar, çocuk, delikanlı,
Şahadet şerbetini içtiler bir tasta.
Kan gölüne döndü Reyhanlı;
Nutkum tutuldu, yüreğim yasta…
Yüreğinin menekşelerini ovalarıma saç;
Sevdamızın nevruz ateşini yeniden yak!
Hercai orkideler topladım, avuçlarını aç;
Sümbüllerden taç yaptım, saçlarına tak;
Ceylan bakışlarınla, gözlerimin içine bak!
Neden lâl olmuşsun, ey kuşum?
Seninle şendi hayat yokuşum,
Öksüz kaldı, adını yazan tuşum;
Eyvah, sararıp solmuşsun ay kuşum!
Susturmuşlar, ötmüyorsun cik! cik!
Siyah-beyaz renkleri sildin tuvalimden,
Serden vazgeçerim, senden vazgeçmem.
Sevgiyi, kırkında öğrendim muallimden;
Kondum gönül tahtına, çabucak göçmem.
Kılcal damarlarımdasın, uzakta değil;
Seni sevmek, kanayacağını bile bile,
Gülün dikenini sımsıkı tutmaktır.
Ağızlara sakız olup, düşerken dile,
Vurgun yiyerek, çekerken çile;
Acı kapsülleri ‘balım’ deyip tatmaktır.
Her şiir mutluluğa yazılmıyor canısı,
Damarlarımda gezinen kandın.
Zaman süpürse de kalır anısı,
Ruhumun iksirine sevgini bandın.
Serden vazgeçmeyi, kolay mı sandın?
Nihavent bir ezgidir şen sesin,
Hayat üflerken tütsülü nefesin,
Uyanır masum şehzade gülleri,
Efsunlu bir sultan mısın nesin?
Leyli kâküllerinde sevda yelleri,
İnci-mercandır göğüs kafesin.
Sevgiyle ışık saçar güneş,
Sevgiyle sinesini açar eş.
Sevgiyle döner Mevlana,
Sevgiyle yavruya bakar ana.




-
Meryem Çelik
Tüm YorumlarGÜZEL DERİN BİR ANLATIMINIZ VAR..GÖRMEYEN GÖZLERİNİZ AMA YÜREĞİNİZİN GÖRDÜĞÜNÜ MISRALARA DÖKEBİLİYORSUNUZ TEBRİKLER..