Şarkılar vardı eskiden seni söyleyen.
Dillerde nağmeydi adın,
“Aşk gibi, sevda gibi” bir şeydin içimde,
Düşündükçe içimi sızlatan.
Sildim şimdi, içimde sana ait ne varsa.
Artık ne, “şarkılar seni söylüyor,”
Her an aklımdasın.
Saklayamıyorum seni.
Bazen hüznümde,
Bazen tebessümümdesin.
Hep sendeyim ötede ve beride.
Varlığından başka yol görünmüyor.
Gölge etmeyen insanlar istiyorum etrafımda.
Sunabiliyorsa ışık sunan. Susabiliyorsa dinleyen.
Konuşabiliyorsa anlatan.
Çünkü ben güneşten yana gölge,
Gölgeden yana güneş olmaktan;
Konuşulacağını sanaraktan dinlemekten,
Biliyordum
Yaşadığımız her şeyin yaşarken
Yaşadığımız o anda
Bir daha yaşanmayacağını
Ve bu aşkın belki yarım, belki çeyrek,
Belki de küçük bir anı olarak kalacağını.
Hüzün denizinin ortası burası.
Hüzün yağıyor burada her gece.
Hüzün her şeye sinmiş,
Yüzünde hüzündür artık.
Olmayışına isyandır,
Dudaktan dökülen her sözcük.
Yoktun ve artık hiçte olmayacaktın.
Ben sensiz sonsuzlukta bir güne uyanmıştım,
Senin haberin bile yoktu olmadığından;
Ve benim içinde olmadığın uykulardan uyandığımın.
Çünkü benim sevdam üç kuruşluk,
Yüreğimse satılık değildi.
Benim bilemediğim bir yeri
Başka biri nasıl bilsin ki?
Ben bile yabancıyım içime,
Ben bile bilmiyorum içimde kim
Ve niye bu kadar çok var?
Ben onda bir damla bile değilken,
Bu hikâye, bir sahil kasabasında,
Bir, yol kenarı lokantasında,
İki kaşıkla içilen,
Tek kâse çorbanın hikâyesidir.
Bu, gül gülüşlü bir gülün,
Gülüşlerine kurşun sıkıp,
Alnına ayın zümrüt şavkı düşen geceler:
Ben kaç gecedir yalnızım biliyor musunuz?
Ben kaç gecedir aynı bestenin, sözlerini mırıldanıyorum?
Ve kaç gecedir sessizlik rıhtımında dalgalarla boğuşuyorum?
Ben her gece gözyaşlarımı gömerken kalbime,
İnsan yorulunca anlatmak istemez,
Anlaşılmayı da beklemez. Yorulmuştur bir kere.
Arkasını döner, bir sigara yakar,
Tek elini cebine sokar,
Yürür ve gider ardına bile bakmadan...




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!