Türkiye'de her yıl yüz binlerce öğrenci çeşitli sınavlara girmektedir. Özellikle büyük şehirlerde yoğun özel ders ve etüt desteği ile desteklenen bu süreçte, neredeyse her ilden derece yapan öğrenciler çıkabilmektedir. Ancak sınavların zorluğu konusunda yapılan değerlendirmeler objektif gerçekliği değil duygusal tepkileri yansıtmaktadır. Sınavı kötü geçen öğrenciler "çok zordu" derken, iyi geçenler bile "çok kolaydı, kesin tuzak vardır" şeklinde kuşku duymaktadır. Bu durum, öğrencilerin sınav sonrası psikolojik durumlarının gerçek zorluk düzeyini maskelediğini göstermektedir. Öğretmenler bile öğrencilerin tepkisine bakıp sınavın "zor" olduğunu belirtse de asıl önemli olan sınavın kolay-zor olması değil seçici olup olmadığıdır. Kolay bir sınav bile çok iyi ayırt edici olabilir ve öğrencilerin gerçek yetkinliklerini ölçebilir. Öğrenciye daha küçük yaşlarda "bundan bir şey olmaz" denmesi, felaket boyutları olabilen bir zihinsel zehir oluşturmaktadır. Öğretmen önyargılı olduğunda ve öğrenciye güven vermediğinde o çocuk kendine olan inancını yitirmekte ve bu durum kalıcı hasarlara yol açmaktadır. Sınav başarısı tek ölçü olarak görülmekte oysa her öğrencinin öğrenme biçimi farklıdır. Howard Gardner'ın "çoklu zeka kuramı" da bu gerçeği desteklemektedir. Asıl sorun eğitim sisteminin bireye değil kalıba göre çalışmasıdır. Mevcut sistem ezberci, sınav odaklı, değişken, tek zeka kalıbına ait ve politikadan etkilenen bir yapıya sahiptir. Öğrenciler bu sistemin içinde boğulmakta ve gerçek potansiyellerini ortaya koyamamaktadır.
Çözüm Önerileri
Doğal Ortamların Eğitime Entegrasyonu
Denizin ve ormanın olduğu yerlerde öğrenciler derslerini bu doğal ortamlarda çalışmalıdır. Doğal ortamlar beynin dinlenmesini ve dikkatin toparlanmasını sağlamaktadır. Eğitim sadece bilgi aktarımı değil duygusal iştir. Doğada yürürken veya farklı ortamlarda dersi sindirmek, klasik ezbere göre çok daha verimlidir.
Teknoloji Destekli Bireysel Öğrenme
Ders kitapları ve konu anlatım kitapları yapay zeka ile canlandırılıp video formatına dönüştürülmelidir. Öğrencilerin farklı yeteneklerine göre:
Türkiye'de gençler ve iş arayanlar kariyer kararlarını verirken üç ana kaynak bulunmaktadır: İŞKUR Meslek Danışmanları, Rehber Öğretmenler ve giderek yaygınlaşan yapay zekâ araçları. Her birinin kendine özgü güçlü yanları ve sınırlılıkları bulunmaktadır. İŞKUR Meslek Danışmanları, Türkiye'deki iş imkânları konusunda en güncel ve doğrudan bilgiye sahip profesyonellerdir. Bu uzmanların temel avantajları şu şekilde sıralanabilir:
Güçlü Yanları
İş Piyasasına Doğrudan Erişim: İŞKUR danışmanları, işverenler ve firmalarla sürekli iletişim halindedirler. Bu sayede güncel iş ilanlarını, açık pozisyonları ve sektör ihtiyaçlarını ilk elden bilirler. Hangi mesleklerde ne kadar açık olduğu, hangi bölgelerde eleman arandığı gibi kritik bilgilere anında erişebilirler.
İstatistiksel Veri Zenginliği: İş gücü piyasası analiz raporlarına dayanarak somut verilerle desteklenmiş yönlendirmeler yapabilirler. Bu durum, özellikle kısa vadeli iş fırsatlarını değerlendirmek için büyük avantaj sağlar.
Pratik Destek Hizmetleri: İş arayanlara yönelik istihdam danışmanlığı, işbaşı eğitim programları, mesleki eğitim kursları gibi somut hizmetler sunarlar. Ayrıca istihdam teşvikleri ve resmî sistemlerle bağlantılı oldukları için pratik çözümler üretebilirler.
Sınırlılıkları
"Allah size, emanetleri ehline vermenizi emreder..." (Nisâ 4:58) ayeti, sadece bir dini tavsiye değil, toplumsal düzenin temel ilkesidir. Ancak bugün Türkiye'de eğitimden sağlığa, tarımdan sanayiye kadar hemen her alanda karşılaştığımız sorun aynıdır: emanetler ehline verilmiyor, liyakat sistematik olarak göz ardı ediliyor.
Eğitimde Liyakat Krizi: Rehberlik Skandalı
Problemin Boyutları
Türkiye'de yüz binlerce öğrenci her yıl üniversite tercihi yaparken, kendilerine rehberlik eden sistemin ciddi eksiklikleri bulunmaktadır:
Rehber öğretmenlerin yetersizlikleri:
- Fark tabanlı trend analizi yapabilen rehber öğretmen yok
Türkiye'de üniversite tercih süreci, milyonlarca öğrencinin geleceklerini şekillendiren kritik bir dönemdir. Bu süreçte öğrencilere rehberlik etmek amacıyla ortaya çıkan "tercih danışmanlığı" sektörü, ne yazık ki bilimsel temelden yoksun, metodolojik açıdan kusurlu ve teknolojik gelişmelere kapalı bir yapı sergilemektedir. Türkiye'de Tercih Danışmanlığının Mevcut Durumu
Eğitim Eksikliği ve Metodolojik Yetersizlikler
Türkiye'de gerçek anlamda tercih danışmanlığı konusunda sistematik bir eğitim programı bulunmamaktadır. Ne kurs olarak ne de üniversitede tercih danışmanlığı eğitimi verilmez. Çünkü bu alan, temelde istatistik, veri madenciliği, psikometri, öğrenci profili analizi ve bölüm risk sıralaması hesaplaması gibi ciddi disiplinleri gerektirmesine rağmen, bu konularda uzmanlaşmış eğitim kurumları veya sertifikasyon programları mevcut değildir. Bu sebeple sektör büyük ölçüde amatör yaklaşımlarla işletilmektedir.
"Falcılık" Yaklaşımının Yaygınlığı
Mevcut tercih danışmanlığı hizmetleri, bilimsel analiz yerine sezgisel ve spekülatif yaklaşımları benimser. Bu durum, sektörün "falcılık, tarotçuluk, sayısal loto bayisi yaklaşımı" olarak nitelendirilebilecek bir karaktere bürünmesine neden olmaktadır. Danışmanlar, kulaktan dolma bilgilerle ve geçmişten gelen alışkanlıklarla hareket ederek, öğrencilere "yazı tura atan stratejistlik" düzeyinde rehberlik sunmaktadır.
Geçen Yıl Paradigmasının Hâkimiyeti
3-4 yıllık deneyime sahip kişiden ücretsiz tercih danışmanlığı almak daima ücretli tercih danışmanlığından çok daha iyidir. Ücretli danışmanlıkta hem öğrencinin parası gider hem de ülkemiz şartlarında öğrencinin üniversite kazanamama ihtimali yüksektir. Çünkü ülkemizde hiçbir tercih danışmanı en az 5-6 yıllık verilere bakıp nicel veri analizi yapıp bölümlerin kapatacağı tahmini sıralamaları bilmezler mühendislik mezunları da artık tercih danışmanlığı yapıyorlar onları saymasak Python veya R bilen tercih danışmanıda yoktur. Bunun sebebi de öğrenciler önce rehberlik ve psikolojik danışmanlık bölümünü kazanırlar üniversitede kopyayla mezun olmaya çalışırlar temel istatistik dersini alırlar bunda dahi zorlanıp kopya çekerler son sınıfa gelirler atanmak için KPSS'ye hazırlanırlar atanırlar bu sefer işimiz yoğun derler bazıları basit Noccode platformu olan SPSS'ye kolay olduğu için vakit harcar bu yüzden nicel veri analizinin tercihler için nasıl kullanılacağını bilmezler nasıl kullanılacağını bilmedikleri için tercih danışmanlığını öğrenmezler zaten tercih danışmanlığı denilmesi dahi bunu ispatlar aksi takdirde danışmanlık kelimesi dahi belki kullanılmazdı. Ancak veri analistleri ve veri bilimciler dahi kullanılacağını bilmezler çünkü tercihlerle ilgilenmezler öğrenmeleri için Avrupa'yı takip etmeleri veya bir yapay zeka aracından yardım almaları veya beni yapay zeka aracına sormaları gerekir.
"Üçüncü göz" kavramı, pek çok kültürde ve inanç sisteminde yer almakta, genellikle içsel sezgi, farkındalık veya manevi bir güç ile ilişkilendirilmektedir. Ancak, bu iddia, bilimsel açıdan ele alındığında, fiziksel gerçeklikten oldukça uzak bir kavramdır. İnsan anatomisinde, gözler dışında başka bir göz bulunmadığı gibi, “üçüncü göz”ün varlığına dair hiçbir biyolojik temele dayalı kanıtta yoktur. İnsan anatomisi, yalnızca iki gözden oluşur ve bu gözler, görme işlevi için yaratılmıştır. Üçüncü bir gözün varlığı, insan kafatasının yapısında, sinir sisteminde ve yüz anatomisinde önemli değişiklikler gerektirirdi. Ancak, insanların beyin ve göz yapısı görme işlevini sadece iki gözle yerine getirecek şekilde yaratılmıştır. İnsanlarda, gözlere benzer başka bir organ bulunmamaktadır. Bazı hayvanlarda, özellikle sürüngenler gibi bazı türlerde "üçüncü göz" olarak bilinen, pineal göz veya parietal göz olarak adlandırılan yapılar vardır. Ancak, bu yapılar, görme işlevi yerine vücut sıcaklığı ve çevresel ışık ile ilgili duyusal işlevler taşır. İnsanlarda, pineal bez (epifiz bezi) bu tür yapılarla karıştırılabilir, ancak bu bezin görme ile bir ilgisi yoktur. Epifiz bezi, melatonin hormonu üretir ve biyolojik saat işlevi görür, ancak bu, "üçüncü göz" olarak adlandırılacak bir organ değildir. “Üçüncü göz” kavramı, sıklıkla manevi ya da mistik anlamlarda kullanılır. Bu terim, bazen içgörü, sezgi veya manevi farkındalık gibi kavramlarla ilişkilendirilir. Ancak, bu anlamda kullanılan "üçüncü göz", bir organ ya da fiziksel göz değil, daha çok insanın derin düşünme yeteneği veya içsel farkındalığını simgeler. Beynin işleyişi ve bilinçaltının etkisiyle, bazı kişilerde psikolojide içsel zeka denilen sezgisel bir zekâ gelişebilir; bu da, diğer insanlardan daha farklı algılar ve çözümler üretilmesine yol açabilir. Bu tür kişiler, toplumda bazen "bilgeliği" veya "öngörü yeteneği" ile tanınır. Ancak bu, yine de herhangi bir "üçüncü göz" işleviyle ilgili değildir. Hinduizm'de üçüncü göz, "ajna" veya kaş çakrası ile ilişkilendirilir. Bu çakra, alnın ortasında, kaşların birleştiği yerin hemen üzerinde yer aldığı söylenir. Hindu öğretilerinde, bu çakra bir tür içsel farkındalık ve bilgelik ile ilişkilendirilir. "Üçüncü göz" sembolizmi, çoğu zaman insanın daha derin bir gerçeklik algısına sahip olmasını ve manevi farkındalığını simgeler. Hindular, "tilaka" adı verilen bir işaretle bu gözün temsilini alnında taşır. Ancak, modern uygulamalarda, bu tür sembolizmler bazen yanlış yorumlanarak batıl inançlara dönüşebilir. Özellikle dolandırıcılar, bu sembolizm üzerinden ticari çıkarlar elde etmeye çalışırlar. Hinduizm'deki "ajna çakra" ve üçüncü gözün sembolik anlamı, bilimsel bir temele dayanmayan, spiritüel bir kavramdır. Ne yazık ki, bu sembolizm, bazı kişiler tarafından ticari ve manipülatif amaçlarla kullanılabilmektedir. Bilimsel açıdan, "üçüncü göz" iddialarına ilişkin bir başka yanılgı, insan gözünde bulunan ve "Plica semilunaris" olarak bilinen yapıdır. Bu doku, gözün iç köşesinde yer alan, yarım ay şeklindeki bir doku parçasıdır ve evrimsel süreçle insanlarda körelmiş bir organ olarak kabul edilir. Charles Darwin, bu yapıyı "körelmiş organ" olarak tanımlamıştır ve bazı evrimciler de bu yapıyı sürüngenlerden kalma bir özellik olarak yorumlamışlardır. Ancak modern araştırmalar, bu dokunun gözün nem dengesini korumaya ve yabancı cisimlerden korunmasına yardımcı olduğunu ve evrimle bağı olmadığını ortaya koymuştur. Bu doku, Darwin'in varsaydığı gibi işlevsiz değildir; aksine, gözün korunmasında önemli bir rol oynamaktadır. Darwin'in bu yapıyı “körelmiş organ” olarak tanımlaması, bilimsel bilgi eksikliklerine dayanmaktadır. Bugün, bu dokunun işlevinin daha iyi anlaşılması, Darwinist görüşlerin eksik yönlerini gözler önüne sermektedir. Üçüncü göz, bilimsel bir temele dayanmayan batıl bir kavramdır. İnsan anatomisinde, üçüncü bir göz bulunmaz ve mevcut göz yapısının görme işlevini yerine getirecek şekilde yaratıldığı bilinmektedir. Bununla birlikte, "üçüncü göz" bazen manevi ve içsel farkındalıkla ilişkilendirilir, ancak bu da organik bir gözle ilgili değil, insanın içsel zekâ ve sezgi yetenekleriyle ilgilidir. Hinduizm gibi bazı dinlerde sembolik olarak yer alan bu kavram, yanlış yorumlandığında ve ticari çıkarlar için kullanıldığında batıl inançlara dönüşebilir. Son olarak, Darwinist bir bakış açısının "Plica semilunaris" dokusuna dair yanlış yorumları, bilimsel anlayışın derinleştirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu tür batıl inançların manipülasyon amacıyla kullanılması, bireyleri yanıltarak onları yanlış bir anlayışa sevk edebilir. Bu nedenle, bilimsel veriler ve doğru anlayış temelinde bir değerlendirme yapmak, hem manevi hem de biyolojik gerçeklikler açısından daha sağlıklı bir bakış açısı sağlar.
Üniversite tercih süreci, öğrencilerin sadece eğitim değil, aynı zamanda kariyer ve yaşam planlarını doğrudan etkileyen bir dönüm noktasıdır. Bu süreçte yapılan hatalı tercihler, yıllar sürecek pişmanlıklara yol açabileceği gibi, bilinçli ve veriye dayalı kararlar geleceğe yönelik sağlam bir temel atılmasını sağlar. Dolayısıyla tercih listesi hazırlamak, salt bireysel isteklerin ötesine geçerek, bilimsel ve analitik bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Günümüzde çeşitli yaklaşımlarla hazırlanan tercih listeleri arasında önemli kalite ve güvenilirlik farkları bulunmaktadır.
Mevcut Tercih Listesi Yaklaşımlarının Analizi
1. Yüzdelik Yaklaşım: Yüksek Riskli Strateji
İlk yaklaşım, öğrencinin mevcut sıralamasından daha iyi bölümlere belirli yüzdelerle tercih dağılımı yapan sistemdir. Bu yöntemde üçüncü sıraya %10, dördüncü sıraya %15, beşinci sıraya %20, altıncı sıraya %30-40 oranında daha iyi sıralamaya sahip bölümler yerleştirilir. Yedinci ile on dokuzuncu sıralar arasına öğrencinin kendi sırasına yakın bölümler (%5 üstü, %10 altı), yirminci ile yirmi dördüncü sıralar arasına ise %10 ile %40 altında yer alan bölümler tercih edilir. Bu yaklaşımın matematik kullanmasına rağmen güvenilirliği oldukça düşüktür. Sabit yüzdelerle yapılan bu dağılım, bölümlerin dinamik yapısını, kontenjan değişikliklerini ve yıllara göre değişen popülerlik trendlerini göz ardı eder. Risk seviyesi çok yüksek olan bu yöntem, öğrencileri beklenmedik sonuçlarla karşı karşıya bırakabilir.
2. Çarpan Katsayılı Yaklaşım: Orta Düzey Güvenilirlik
İkinci yaklaşım daha sofistike bir sistem sunar. İlk altı tercih için sayısal bölümlerde 0.70, sözel bölümlerde 0.65, eşit ağırlıkta 0.70, yabancı dilde 0.75 ve TYT'de 0.50 katsayıları kullanılarak daha iyi sıralamalı bölümler seçilir. Yedinci ile on dokuzuncu tercihler arası için öğrencinin sıralaması 0.9 ve 1.1 ile çarpılarak yakın bölümler belirlenir. Son tercihlerde ise sayısal için 1.7, sözel için 1.8, eşit ağırlık için 1.9, yabancı dil için 1.5 ve TYT için 2.5 katsayıları kullanılır. Bu yöntem birinci yaklaşıma göre daha gelişmiş olsa da hala orta düzeyde güvenilirlik sunar. Bir önceki yılın verilerini temel alan bu sistem, sadece anlık sıralama verilerini kullandığı için uzun vadeli trendleri yakalayamaz.
Üniversite tercih süreci, öğrencilerin geleceklerini şekillendiren en kritik dönemlerden biridir. Bu süreçte alınan kararlar, sadece eğitim hayatını değil, aynı zamanda meslek yaşamını da doğrudan etkilemektedir. Ne yazık ki, tercih sürecinde yapılan hatalar, öğrencilerin hayallerini gerçekleştirmelerinin önünde büyük engeller oluşturabilmekte ve geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açabilmektedir.
1. Kişisel Analiz Eksikliği: En Temel Sorun
Tercih sürecindeki en yaygın ve en tehlikeli hata, öğrencilerin kendilerini yeterince tanımadan tercih yapmalarıdır. İlgi alanları, yetenekler, kişilik özellikleri ve değer sistemleri gibi temel faktörler göz ardı edilerek yapılan tercihler, hem öğrencilik döneminde hem de meslek hayatında büyük hayal kırıklıklarına neden olmaktadır. Rehber öğretmenlerin uyguladığı standart testler, gerçek hayattaki meslek deneyiminin yerini tutamamaktadır. Bir mesleğin gerçekten kişiye uygun olup olmadığını anlamanın en etkili yolu, o mesleği icra eden profesyonellerle doğrudan iletişim kurmak ve mümkünse gönüllü staj yaparak mesleği bizzat deneyimlemektir. En az üç günlük bir gözlem süresi, teorik bilgilerin çok ötesinde gerçek iş hayatı hakkında değerli içgörüler sağlamaktadır.
2. Meslek Araştırması Yetersizliği
Çoğu öğrenci, tercih ettiği bölümün kendisine hangi mesleki kapıları açacağını yeterince araştırmamaktadır. Bir bölümün sunduğu kariyer fırsatları, çalışma koşulları, gelir düzeyleri, sektörel gelişim beklentileri ve toplumsal statü gibi faktörler detaylı şekilde incelenmeden yapılan tercihler, mezuniyet sonrası büyük şoklara yol açabilmektedir. Bu konuda en doğru bilgiyi, mesleği aktif olarak icra eden kişilerden almak mümkündür. Onların deneyimleri, tavsiyeleri ve uyarıları, akademik kaynaklardan elde edilebilecek bilgilerin çok ötesinde pratik değer taşımaktadır.
3. Stratejik Tercih Hatası
İslam’da zikir, Kur’an’ın temel kavramlarından biridir ve doğrudan Allah’ı anmak anlamına gelir. Ancak bazı inanç ve uygulamalarda, ölülerin ruhlarıyla bağlantı kurulup onlardan manevî terbiye alındığı iddiası ortaya konmaktadır. Bunların başında, Üveys el-Karanî’ye atfedilen “Üveys zikri” uygulaması gelir. Kur’an, Müslümanlar için örnek alınacak kişileri ve zikir biçimlerini açıkça ortaya koyar:
> “Şüphesiz sizin için Allah’ın elçisinde, Allah’a ve ahiret gününe kavuşacağına inanan ve Allah’ı çokça zikredenler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 33:21)
Burada vurgulanan zikir, doğrudan Allah’a yönelmek ve O’nu anmaktır. Zikir, Allah’a ait bir ibadet olup, Resul ve hiçbir kul adına zikir yapılmaz. Dolayısıyla, Üveys el-Karanî gibi bir şahsın adı veya zikir yöntemi Kur’an’da geçmemekte, onun manevi aracılığı iddiası temelsiz kalmaktadır. Üveys zikri uygulayanlar, Üveys el-Karanî’nin ruhuyla bağlantıya geçerek manevi eğitim aldıklarını iddia ederler. Bu iddia, Kur’an’ın gayb ve ölüm üzerine koyduğu net sınırlarla çelişir:
> “Sen kabirdekilere duyuramazsın.” (Fâtır, 35:22)
Ölüler, Kur’an’a göre ne bilince n de müdahaleye açık varlıklardır. Manevî telkinler ya da ruhlarla bağlantılar Kur’an’da yer almaz, aksine reddedilir. Gaybı bilen ve insanın ihtiyaçlarını karşılayacak olan yalnızca Allah’tır. Bu nedenle, ruhlarla bağlantı kurarak zikir yapmak şirk anlamı taşır. Üveys el-Karanî’nin, Nebimiz Muhammed'i hiç görmeden onu sevdiği ve manevî sahâbe sayıldığı yönündeki rivayetler, hadis literatüründe zayıf ve Kur’an’a dayanmayan anlatımlardır. Bu tür rivayetler bir Müslüman için bağlayıcı olamaz. Kur’an, inanılan her hususun açık ve kesin delillerle desteklenmesini emreder. Kur’an’ın temel öğretilerinden biri, sadece Allah’a yönelmek ve yalnız O’ndan yardım dilemektir:
> “Yalnız sana hizmet eder, yalnız senden yardım dileriz.” (Fâtiha, 1:5)
Vasiyet, ölüm sonrasında kişinin mal varlığının nasıl dağıtılacağını belirleyen bir hukuki düzenlemedir. İslam hukukunda vasiyet, yalnızca ölmeden önce yapılması gereken bir işlem değil, aynı zamanda toplumun düzenini koruyan, varisler arasındaki olası anlaşmazlıkları engellemeyi amaçlayan önemli bir uygulamadır. İslam'da vasiyetin yeri, Kur'an'da açıkça belirtilmiş ve uygulanması gereken bir hak olarak vurgulanmıştır. Vasiyet, kişinin ölümünden önce gerçekleştirilmesi gereken önemli bir işlemdir. Kur'an-ı Kerim’de, vasiyetin müminler için bir yükümlülük olduğu belirtilmiştir: "Birinizin üzerine ölüm geldiği zaman eğer bir hayır bırakacaksa anneye, babaya, yakınlara uygun bir şekilde vasiyet etmek muttakiler üzerine bir haktır." (Bakara, 180) Bu ayet, vasiyetin İslam toplumunda ne kadar önemli bir yer tuttuğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu sorumluluk, sadece maddi mirasla ilgili değil, aynı zamanda dini ve ahlaki yükümlülüklerin yerine getirilmesiyle ilgilidir. İslam, varisler arasında adaletsizliğin olmaması için vasiyetin yapılmasını teşvik etmektedir. Ayrıca, vasiyetin değiştirilmesi durumunda ortaya çıkabilecek günahlar da ayette vurgulanmıştır: "Kim işittikten sonra değiştirirse şüphesiz ki günahı onu değiştiren kimselerin üzerinedir." (Bakara, 181) Vasiyetin değiştirilmesi, doğru ve adil bir şekilde yapılması gereken bu eylemin ihlal edilmesi anlamına gelir. Burada, adaletin korunması ve müminlerin haklarının zarar görmemesi gerektiği ifade edilmektedir. Kur'an, vasiyetin nasıl yapılması gerektiğine dair açık hükümler sunmaktadır. Miras paylaşımı ve vasiyetin nasıl yapılacağı, Nisa suresinde detaylı bir şekilde açıklanmıştır: >"Allah size çocuklarınız hakkında vasiyet ediyor. Erkeğe kadının iki payı kadar eğer kadın ikiden fazla ise ne bıraktıysa üçte ikisi onlarındır. Ve eğer bir taneyse yarısı onundur. Eğer onun çocuğu varsa anne babasından her birinin bıraktığı mirasta altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yoksa anne babası ona varis oluyorsa annesine üçte bir düşer. Eğer onun kardeşleri varsa annesinin altıda birdir. Yapacağı vasiyetten veya borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size yakın olduğunu bilmezsiniz. Bunlar Allah tarafından konulmuş haklardır. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. Eğer eşlerinizin çocukları yoksa bıraktıklarının yarısı sizindir. Eğer çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Yapacakları vasiyetten veya borçtan sonradır. Eğer sizin çocuğunuz yoksa bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Eğer çocuğunuz varsa bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Yapacağı vasiyetten veya borçtan sonradır. Miras bırakan erkeğin veya kadının çocuğu, anne ve babası yoksa bir erkek veya bir kız kardeşi varsa her birine altıda bir düşer. Eğer bundan fazla iseler üçte birine ortaktırlar vasiyetten veya borçtan sonradır. Allah'tan zarar verici olmayan vasiyettir. Ve Allah her şeyi bilendir, şefkatlidir. "(Nisa Suresi 11, 12. ayetler) Bu ayetler özellikle miras paylaşımı ve vasiyet konusunda bir temel çerçeve çizmektedir. Miras paylaşımında her bireyin hakkı belirlenmiş ve adaletli bir şekilde dağıtılması amaçlanmıştır. Bu, hem bireylerin haklarını güvence altına almak hem de varisler arasında anlaşmazlıkların önüne geçmek amacıyla yapılmıştır. Vasiyetin, bireylerin borçlarından ve yapılacak diğer ödemelerden sonra yapılması gerektiği de vurgulanmıştır. Vasiyetin zarar verici olmadığı, yani miras paylaşımının adaletli ve tarafsız olması gerektiği, yine Kur'an'da açıkça ifade edilmektedir: "Allah'tan zarar verici olmayan vasiyettir. Ve Allah her şeyi bilendir, şefkatlidir. " (Nisa, 12) Bu da, vasiyetin yalnızca bir mal paylaşımı değil, aynı zamanda bir barış ve huzur kaynağı olması gerektiğini gösterir. İslam, vasiyetin yapılmasının ardından, mirasçılar arasında adaletli ve eşit bir paylaşımı teşvik eder. Vasiyetin doğru bir şekilde uygulanabilmesi için güvenilir bir şahitlik sistemine ihtiyaç vardır. İslam’da vasiyet sırasında, adil ve güvenilir kişilerin şahitliği büyük önem taşır. Maide suresinde, vasiyet sırasında şahitlik yapacak kişilerin nasıl olması gerektiği belirtilmiştir: >"Ey iman edenler! Birinize ölüm geldiği zaman vasiyet sırasında içinizde adil iki kişi veya sizden olmayan diğer iki kişi aranızda şahitlik etsin. Eğer yeryüzünde yolculuk ederken başınıza ölüm musibeti gelmişse onların ikisini salattan sonra tutun. Eğer kuşkulanırsanız onu hiçbir bedele satmayacağımıza ve eğer akraba da olsa Allah'ın şahitliğini gizlemeyeceğiz şüphesiz o zaman günahkar kimselerden oluruz diye yemin etsinler. "(Maide suresi 106. ayet) Bu ayet, vasiyetin doğruluğunu ve güvenilirliğini sağlamak amacıyla, şahitlerin doğru ve güvenilir kişiler olmasını şart koşar. Vasiyetin doğru bir şekilde yapılması, miras paylaşımında adaletin sağlanması için çok önemlidir. Şahitler, vasiyetin içeriğini doğru bir şekilde aktarmak ve gelecekte olabilecek anlaşmazlıkları önlemek için gereklidir. Kur'an'da vasiyetin değiştirilmesi durumunda, bunun günah olacağı ve sorumluluğun değiştiren kişilere ait olacağı belirtilmiştir. Bu, İslam’ın adalet ilkesinin bir göstergesidir. Vasiyetin değiştirilmesi, hem ölen kişinin isteklerinin yerine getirilmemesi hem de mirasçılar arasında adaletsizlik oluşturması hatta miras için ölümlerin dahi oluşmasına yol açabilir. İslam'da vasiyet, hem bir hukuki hem de ahlaki sorumluluktur. Bu sorumluluk, sadece mal varlığıyla ilgili değil, aynı zamanda müminler arasında adaletin sağlanması ve barışın korunması açısından da önemlidir. Vasiyetin doğru yapılması, varisler arasında olabilecek anlaşmazlıkları önler, adaletin sağlanmasına yardımcı olur ve toplumsal huzurun sürdürülmesine katkı sağlar. İslam, vasiyetin uygulanmasını, değiştirilmemesini ve güvenilir şahitlerle yapılmasını esas alarak, her bireyin haklarının korunmasını sağlamaktadır. Bu bağlamda, İslam’ın vasiyetle ilgili koyduğu hükümler, hem bireylerin hem de toplumun iyiliği için büyük bir öneme sahiptir.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!