10/10/1992 tarihinde kimliğe göre Mardin Dargeçit'te gerçekte Şırnak İdil'de dünyaya geldi. Liseyi Şırnak İdil Cumhuriyet Anadolu lisesinde okudu. Mezun olduğu yıl Onsekiz Mart Üniversitesi Ziraat mühendisliği tarla bitkileri bölümü kazandı. 2014 yılında ikinci üniversite kapsamında sınavsız Anadolu AÖF ilahiyat kaydı yaptı. Ardından İnönü Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Ağız ve Diş sağlığı okudu. Ardından Şırnak Üniversitesi İdil Meslek Yüksekokulu Elektrikli cihaz teknolojisi okudu. Bunu 3,43 ortalamayla birincilikle b ...
Üniversite tercihi, hayatınızın en kritik kararlarından biridir. Bu süreçte atacağınız her adım, gelecekteki kariyer yolunuzu şekillendirecektir. 2025 YKS tercih süreci için hazırladığım bu kapsamlı rehber, tercih yaparken dikkat edilmesi gereken tüm önemli noktaları ele almaktadır.
Tercih Süreci Nasıl İşler?
Temel Adımlar
1. Kılavuz İncelemesi
2025 YKS Yükseköğretim Programları ve Kontenjanları Kılavuzu'nu dikkatli bir şekilde incelemeniz kritik önem taşır. Bu kılavuzda şu bilgileri bulacaksınız:
- Üniversitelerin hangi bölümlerinin mevcut olduğu
Kur'an-ı Kerim, yalnızca ibadet rehberi değil; aynı zamanda insanın iç dünyasını, toplumsal ilişkilerini ve varoluşsal sorularını ele alan kapsamlı bir ilahi kelam mecmuasıdır. Her suresi, her ayeti, insanı daha derin bir tefekküre, daha samimi bir muhasebeye davet eder. Bu davet bazen bir kıssa aracılığıyla, bazen doğrudan bir hitapla, bazen de tarihsel bir olay üzerinden gerçekleşir. Abese Suresi ise bu davetlerin en çarpıcı olanlarından birini barındırır: Nebimiz Muhammed'in bir kör sahabe ile yaşadığı ve Allah tarafından hemen tashih edilen o kadim sahne. Surenin ilk ayetleri, ilk bakışta sıradan bir sosyal etkileşimi anlatıyor gibi görünse de derinlemesine incelendiğinde insan tabiatının zaaflarını, ilahi bakışın insan algısından ne denli farklı olduğunu ve her bir ferdin Allah katındaki eşsiz değerini gözler önüne seren çok katmanlı bir anlam dünyasına kapı aralar. Nebimiz Muhammed, Mekke'nin ileri gelenlerinden bir grupla İslam'ı anlatmakla meşgulken, görme engelli sahabe gelir ve Nebimiz Muhammed'ten öğretim talep eder. O an Nebimiz Muhammed, bu müdahaleye içten bir rahatsızlık duyarak yüzünü çevirir. Bunun üzerine surenin ilk dört ayeti nazil olur:
"Yüzünü ekşitti ve döndü. Kör ona geldi diye. Ne bilirsin belki o arınacak? Yahut öğüt alacak ve öğüt ona fayda sağlayacak." (Abese, 1-4)
Bu ayetlerin üslubu dikkat çekicidir. Allah, Nebimiz Muhammed'i ikinci şahıs yerine üçüncü şahıs zamiriyle anlatır; bu da bir azarlama biçimidir. İlahi söylem, olayı dışarıdan bir gözlemci edasıyla aktararak okuyucuyu da olaya ortak eder ve şu soruyu zihinlere koyar: Sen olsaydın ne yapardın? Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus vardır. Bu olay, Nebimiz Muhammed'in ahlaki bir kusura sahip olduğunu değil; aksine, onun da beşer tabiatının sınırları içinde hareket ettiğini ve Allah'ın bu sınırları hem tashih hem de tüm insanlığa ders kılmak üzere vahiyle müdahale ettiğini gösterir. Nebimiz Muhammed'in büyüklüğü, bu ayet nazil olduğunda herhangi bir savunma içgüdüsüyle tepki vermemesinde ve sahabeye bundan böyle büyük bir şefkat ve hürmetle yaklaşmasında açıkça görülür.
Öncelik Yanılgısı: İnsanın Evrensel Zaafı
Abese Suresi'nin temel psikolojik dersi, insanın önceliklendirme hatası üzerinedir. Nebimiz Muhammed o an, Mekke'nin toplumsal piramidinin üst katmanlarında yer alan, etkilenmeleri halinde İslam'ın yayılmasına katkı sağlayacaklarını düşündüğü isimlere odaklanmıştı. Bu, sıradan insan mantığına göre gayet makul bir hesaptır. Daha fazla etki, daha fazla insan, daha geniş bir İslam topluluğu. Görünürde stratejik, görünürde mantıklı. Ancak Allah'ın ölçüsü farklıdır. İlahi hikmet, insanın toplumsal statüsüne, ekonomik gücüne ya da siyasi nüfuzuna bakmaz. Allah katındaki ölçü, kalbin Allah'a olan yönelişidir; bu yöneliş ise çoğu zaman toplumun kenar mahallelerinde, ötekileştirilmişlerin içinde, görünmeyenlerin arasında filizlenir. Bu hakikati şu ayet kristal berraklığıyla dile getirir: "Şüphesiz Allah yanında en üstün olanınız en takvalı olanınızdır." (Hucurat, 13) Tüm toplumlar, tarih boyunca insanları görünür niteliklerine göre sınıflandırmıştır: zengin ya da fakir, güçlü ya da zayıf, sağlıklı ya da hasta, gören ya da kör. Bu sınıflandırma, sosyal bir reflekse dönüşmüş ve zaman zaman dini çevrelere de sızmıştır. Abese Suresi ise bu refleksi kökten reddeder. İnsanın toplumsal değeri ile Allah katındaki değeri, birbirinden tamamen bağımsız iki farklı ölçüdür. Ve asıl olan, şüphesiz ilahi ölçüdür.
Kör Sahabenin Psikolojisi: Görünmeyenin İç Dünyası
In Islam, acts of worship are performed within the framework of specific conditions and preparations. Among the most important of these preparations are the ablution (wudu) required before prayer and the ritual bath (ghusl) required in certain situations. However, there are notable differences between traditional practices that have developed over centuries and the clear rulings found in the Quran.
The Definition and Elements of Ablution in the Quran
Ablution is clearly and explicitly described in the Quran in Surah Al-Ma'idah, verse 6:
"O you who believe! When you rise for prayer, wash your faces and your hands up to the elbows, and wipe your heads and your feet up to the ankles. And if you are in a state of ritual impurity, purify yourselves fully. But if you are ill, or on a journey, or one of you has come from the toilet, or you have touched women and cannot find water, then perform tayammum with clean earth, wiping your faces and hands with it. Allah does not wish to place hardship upon you, but He wishes to purify you and complete His favor upon you, so that you may be grateful." (Al-Ma'idah, 5:6)
This verse sets out the elements of ablution in four points:
1. Washing the face: The verse explicitly commands washing the face. This is the first and fundamental element of ablution.
Acil Durum ve Afet Yönetimi bölümü, adından da anlaşılacağı gibi afet ve acil durumlarda etkili müdahale, iyileştirme, önleme ve hazırlık çalışmaları yapabilecek uzmanlar yetiştirmeyi hedefleyen bir programdır. Ancak bu bölümün sunduğu akademik altyapı ve toplumsal fayda potansiyeline rağmen, Türkiye’de mezuniyet sonrası iş imkanlarının neredeyse hiç olmadığı gerçeği göz ardı edilemez. Bölümde öğrenciler; deprem, yangın, sel gibi doğal afetlerin yanı sıra endüstriyel kazalar gibi insan kaynaklı afetlere karşı nasıl hazırlanılacağı ve nasıl müdahale edileceği konusunda eğitim alırlar. Kriz yönetimi, risk azaltma ve afet sonrası iyileştirme süreçleri de müfredatın temel unsurları arasındadır. Teorik olarak bu bölüm, afet yönetimi alanında uzmanlaşmış profesyoneller yetiştirmeyi hedeflese de, Türkiye’de mezunlar için kamuda atama imkânı bulunmamaktadır. Kamuda bu alandaki faaliyetlerin yürütülmesinde genellikle AFAD (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) gibi kurumlar görev alır. Ancak AFAD, profesyonel kadrolarının yanı sıra gönüllü üyeler aracılığıyla da geniş bir sahada çalışmalar yürütür. AFAD gönüllüsü olmak için yalnızca temel eğitimleri (çevrim içi ve yüz yüze) tamamlamak yeterlidir. Bu durum, iş bulmak için sadece iki yıllık önlisans acil durum ve afet yönetimi değil dört yıllık lisans acil yardım ve afet yönetimi eğitimine sahip olmanın dahi gönüllülük esaslı kısa süreli eğitimler sebebiyle işsiz kalmasına sebebiyet vermektedir. Benzer şekilde AKUT, İHH Arama Kurtarma ve Türk Kızılay gibi kuruluşlar da gönüllü temelli çalışmalarıyla afet ve acil durum müdahalelerinde etkin rol alırlar. Bu alanlarda iş bulmak için üniversite diplomasına değil, gönüllü olarak alınan kısa süreli arama-kurtarma eğitimlerine katılım yeterli sayılmaktadır. Mezunlar ise, gönüllülerle aynı sahada görev alacakları için büyük bir işsizlik riskiyle karşı karşıya kalırlar. Özel sektörde de afet ve acil durum yönetimi alanında istihdam çok kısıtlıdır. Bazı büyük ölçekli şirketlerin acil durum planlamalarına destek veren danışmanlık hizmetleri bulunsa da, bunlar hem çok sınırlı sayıdadır ve genellikle tecrübeli uzmanları tercih etmektedir hem de lisans acil yardım ve afet yönetimi mezunlarını tercih etmektedir. Ayrıca, sağlık sektörüne yönelik bölümlerden mezun olanların bile afet yönetimi alanında görev alma konusunda daha fazla fırsata sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Sağlık bölümleri mezunları, afet alanında hem sağlık hizmetlerine katkı sağlar hem de bu alanda daha hızlı istihdam edilebilir. Mezunların karşılaştığı tablo açıktır: %99 oranında işsizlik riski. Çünkü çalışma alanları zaten gönüllülerle doludur ve gönüllülerin görev alabileceği bu alanlarda profesyonel kadrolara fazla yer yoktur. Ayrıca, gönüllü çalışmanın yaygınlığı ve kurumların gönüllülere öncelik vermesi, bu bölüm mezunlarının istihdamda dezavantajlı konuma düşmesine neden olmaktadır. Bu nedenle, mezuniyetten sonra işsizlik problemi yaşamak istemeyen öğrencilerin Acil Durum ve Afet Yönetimi gibi bölümleri tercih etmeden önce çok iyi düşünmeleri gerekir. Bölümün toplumsal önemi büyük olsa da, iş bulma gerçekliği maalesef buna uygun değildir. Acil Durum ve Afet Yönetimi bölümü teorik olarak önemli, pratikte ise mezunlar açısından ciddi riskler barındıran bir bölümdür. Gönüllü temelli yapıların egemen olduğu Türkiye’de, bu bölümden mezun olmanın getirdiği mesleki avantajlar neredeyse yoktur. Öğrenciler, işsizlik garantili bir alana yönelmek yerine, mezuniyet sonrası daha fazla istihdam potansiyeli sunan alanlara yönelmeyi tercih etmelidir. Aksi halde, iki yıllık emek ve diploma, yalnızca bir hobi gibi gönüllü çalışmalarla sınırlı kalabilir.
Human beings, from the very first moment of their existence, have been unable to stop themselves from asking the most fundamental question: "Why do I exist? Why does this universe exist? And is there a meaning, a will, behind this existence?" These questions gnaw not only at philosophers, but at scientists, artists, and ordinary people alike. Materialist thought has tried to confine these questions within the framework of "chance and natural laws." Yet no matter how far it advances, science has encountered new questions at every step, and ultimately the human mind has come face to face with this picture: The universe is too orderly to be explained by chance; matter is insufficient to explain consciousness; nothingness cannot produce anything. Here, the arguments supporting the existence of Allah will be examined one by one, and then these arguments will be evaluated as a cumulative whole that mutually reinforces each other. The aim is not to claim a strict "laboratory proof," because the existence of Allah cannot be verified in a test tube like a chemical compound. The method applied here is for reason to read the signs, weigh the evidence, and arrive at the most reasonable and consistent explanation. In philosophy, this is called "inference to the best explanation."
THE FIRST CAUSE ARGUMENT — NOTHINGNESS CANNOT PRODUCE ANYTHING
The Principle of Causality
The most basic observation of daily life is this: everything has a cause. A stone falling to the ground is connected to gravity, a seed blossoming is connected to the sun and water, a war breaking out is connected to political tensions. Nothing that comes into being afterward exists on its own. This principle — "ex nihilo nihil fit," meaning "nothing comes from nothing" — has been one of the cornerstones of philosophy since ancient times. So where does the universe stand in relation to this principle?
The Beginning of the Universe
The Big Bang theory, one of the most powerful models of modern cosmology, reveals that the universe began expanding from an extraordinarily dense and hot singular point approximately 13.8 billion years ago. What is even more critical is this: not only matter and energy, but space and time also began to exist with this beginning. That is, the universe has a beginning. Something with a beginning has, by definition, "come into being afterward." Since everything that comes into being afterward must have a cause, the universe must also have a cause.
Human history can also be read as the history of defining "the sacred" and striving to remain close to it. This quest has taken different forms in every culture and every age — sometimes manifesting as deep admiration and submission toward those believed to possess physical power, noble lineage, or extraordinary states. In the Islamic cultural tradition, one of the most prominent reflections of this quest has been the belief in karama (saintly miracles) and the cult of awliya (saints), shaped through Sufi circles. The extraordinary powers attributed to sheikhs, spiritual masters, and those defined as "Friends of God" have profoundly influenced the belief systems of societies for centuries, and around these figures a comprehensive universe of myth and meaning has been constructed.
Here we will attempt to examine this phenomenon from two different yet complementary perspectives. The first perspective is theological: How does the Quran define superiority, awliya, and miracles? The second perspective is sociological and cognitive: How is the belief in karama produced, disseminated, and mythologized within social processes? Addressing these two perspectives together is necessary not only to illuminate the religious dimension of the matter, but also its historical, psychological, and sociological dimensions. For there exists a deep and difficult-to-bridge gulf between the Quran's understanding of superiority, awliya, and miracles on one hand, and the belief in karama that has become entrenched in the historical Sufi tradition on the other. Moreover, the belief in karama is less a reflection of divine truth than a social construction jointly produced by narrative processes, cognitive mechanisms, and social dynamics. Reading these two observations together makes possible both a religiously sound stance and a critical understanding of social phenomena.
Part One: The Quranic Understanding of Superiority — The Priority of Taqwa
Hujurat 13 and a Profound Paradigm Shift
The verse that most concisely and comprehensively expresses the Quran's understanding of superiority is verse 13 of Surah Al-Hujurat. This verse does not merely state a principle; it fundamentally dismantles a false value hierarchy deeply rooted in human history:
"O mankind, indeed We have created you from male and female and made you peoples and tribes that you may know one another. Indeed, the most noble of you in the sight of Allah is the most righteous of you. Indeed, Allah is Knowing and Acquainted." (Al-Hujurat, 49:13)
The evil eye belief stands as one of the most deep-rooted and widespread folk beliefs in human history. Transcending geographical boundaries — from the Mediterranean basin to Central Asia, from South America to South Asia — this belief system rests on the assumption that certain individuals' gazes, or a mysterious energy emanating from their eyes, can harm other people, living beings, and objects. Carried through the centuries via oral culture, religious discourse, and social practices, it has left deep marks on everyday language, architecture, art, and even economic relations. Yet uncritical acceptance of this belief carries serious consequences both individually and socially. The evil eye is not a Quranic truth but rather a psychological mechanism born from humanity's struggle to make sense of its own weaknesses, fears, and the inevitable randomness of life — and when nurtured and strengthened, this mechanism stunts personal development, erodes social trust, and most importantly, lays the groundwork for deviation from the principle of tawhid.
Conceptual Framework: What Is the Evil Eye?
The word nazar is of Arabic origin, meaning "to look" or "to observe." In folk belief, it is defined as a supernatural force emanating from certain people's eyes or gazes that harms the person, animal, or object it targets. This force is believed to be triggered by emotions such as envy, admiration, or malicious intent, and is treated as though it were a biological-metaphysical reality. Shaped by rituals, symbols, and precautions that vary from culture to culture, this belief has penetrated social life through tangible practices such as blue beads, lead castings, amulets, and talismans. A full-fledged economy has even formed around these practices, giving rise to a broad sectoral structure stretching from evil eye bead producers to sorcerers, from hodjas to talisman sellers and mediums.
The Quran's View of the Evil Eye: Reality or Interpretive Overreach?
The Quran Contains No Direct Evil Eye Verse
When discussing the Islamic legitimacy of the evil eye belief, one fundamental fact must be stated clearly: not a single verse of the Holy Quran explicitly refers to a force emanating from human gazes that can produce biological or metaphysical harm. Despite this, traditional discourse cites three surahs or verses as proof of the evil eye belief: verses 51–52 of Surah Al-Qalam, Surah Al-Falaq, and Surah An-Nas. However, a close examination of the context of these surahs reveals that this interpretation involves serious semantic overreach.
The phrase "you cannot know what is in his heart," frequently expressed in the Islamic moral tradition, has become a widespread principle advising against hasty judgment of others. At first glance, this approach appears to reflect a humble and virtuous stance. However, whether this principle applies under all circumstances and to every individual is a serious question that must be carefully examined from a Quranic perspective. Particularly when the matter concerns the faith of individuals who have built their lives upon superstitions, fabricated narrations, and sectarian rulings, the limits and functionality of this principle must be reconsidered. For faith is not merely an abstract feeling carried in the heart; it is a concrete reality reflected in one's way of life, the values one embraces, and the guidance one offers to others.
The Quran's Position on Foundational Sources
The sufficiency of the Quran as religious guidance is an indisputable fact. In Surah Al-Ankabut, verse 51, Allah says: "Is it not enough for them that We have sent down to you the Book which is recited to them? Indeed in that is a mercy and reminder for a people who believe." This verse clearly establishes that the Quran alone is a sufficient and definitive guide in religious matters.
A similar emphasis appears in Surah Yusuf, verse 111: "It was not a narration invented, but a confirmation of what came before it and a detailed explanation of all things and guidance and mercy for a people who believe." In light of these verses, taking other sources as a basis beyond the Quran's guidance, or pushing the Quran's message to the background, directly contradicts the fundamental conditions of faith.
Whether an individual who shapes their religious life according to social traditions, hadiths, or sectarian jurisprudence rather than the Quran truly believes in this clear call of the Quran is a questionable matter. This questioning should be done not with the aim of condemning the person, but with the responsibility of preserving the essence of religion.
Faith Encompasses Not Just the Heart, But All of Life
In Islam, Friday is traditionally regarded as a special day, and it is exalted through various narrations attributed to it. However, the conformity of these narrations with the Quran must be questioned. Certain hadith that link Friday to matters of the unseen — such as the creation of Adam, his entry into and expulsion from Paradise, and the timing of the Day of Judgment — contain serious contradictions.
A hadith found in Sahih Muslim states:
> "The best day on which the sun has risen is Friday: Adam was created on it, he entered Paradise on it, and he was expelled from it on it. The Hour will also come to pass on Friday." (Muslim, Jumu'ah, 18)
According to this hadith, Friday is associated with the most significant events in human history and is thereby elevated. Yet no such day-specific knowledge appears in the Quran. The Quran does not specify when Adam was created — what day he was created, when he entered or was expelled from Paradise — all of this falls entirely within the realm of the unseen (ghayb). In this context, linking a day of the week to such extraordinary events amounts to presenting knowledge that Allah has not revealed as though it came from Him, which contradicts the Quran:
> "Say: None in the heavens and the earth knows the unseen except Allah." (Al-Naml 27:65)
Similarly, certain hadith confine the timing of the Day of Judgment to a specific day and hour:
Meryem, sabahın erken saatlerinde gözlerini açtığında odanın köşesindeki eski sehpada bir çay bardağı soğumuş duruyordu. Tarık yine gece geç gelmiş, onu uyandırmamak için sessizce yatağa girmiş, sabah da henüz ışık sökmeden çıkmıştı. Bu son aylarda hayatları böyle bir ritme oturmuştu; birbirinin varlığını hissetmek, ama birbirini gerçekten görmemek. Meryem otuz yedi yaşındaydı. İki çocuğu vardı; biri on iki, diğeri dokuz. Tarık ile on dört yıllık bir evlilikleri vardı. O evliliğin içinde güzel günler geçirmişlerdi, tartışmalar yaşamışlardı, ağlamışlardı, gülmüşlerdi. Bir aile inşa etmişlerdi. Ama son altı aydır bir şeyler sürükleniyordu aralarında; söylenmemiş cümleler gibi boşlukta asılı duran bir şey. Haberi Tarık'ın annesi verdi. Bir Pazar öğleden sonrasıydı. Çocuklar bahçedeydi. Kaynanası masanın karşısına geçti, elini tuttu ve doğrudan söyledi: "Tarık sana bir şey söylemeye cesaret edemiyor. Ama sen güçlü bir kadınsın, biliyorum. Sana haber vermem gerekiyor." Meryem, o cümleden sonra kaynanasının ağzından çıkan kelimeleri değil; kendi nefesinin nasıl donduğunu hatırlıyordu sonradan. Kelimeler ayrı ayrı geldi kulağına: ikinci evlilik... Suma... iş arkadaşı... dört aydır... Tarık, başka bir kadınla evlenmeyi düşünüyordu. O gece Meryem ağlamadı. Belki de ağlamak için önce inanmak gerekiyordu; o inanç henüz oturmamıştı içine. Sadece oturdu seccadesinin üzerinde ilk başta konuşmadı bile. Sadece oturdu. Öylece. Sonra içinden geçenler kelimeye dönüştü: Ya Rabbi, ben ne hissediyorum bilmiyorum. Kızgın mıyım, kırık mıyım, haksızlığa mı uğradım? Bilmiyorum. Ama Sen biliyorsun. Tarık'la yüzleşme üç gün sonra oldu. Sessiz, düz bir akşamdı. Çocuklar yatmıştı. Meryem çayı getirdi, masaya koydu, oturdu. Tarık hâlâ kelime arıyordu. "Neden?" dedi Meryem. Tek kelime. Ama o tek kelimede on dört yıl vardı. Tarık uzun süre sustu. Sonra konuştu; sessiz, kırık bir sesle. Suna ile tanışması iş üzerinden olmuştu. Yalnız bir kadındı, hayatında zorluklar vardı. Zamanla bir yakınlık oluşmuştu. "Haram bir şey yaşamadım" dedi. "Ama... duygular var. Ve bunun farkındayım. İslam bunu mümkün kılıyor, biliyorum ama—" "Mümkün kılıyor." Meryem sözünü kesti. Sesi ne yüksekti ne titrek. Düzdü. "Evet. Kur'an izin veriyor. Ben de biliyorum bunu. Ama Kur'an aynı zamanda şunu söylüyor: 'Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adalet yapamazsınız.' Bunu da biliyor musun?" Tarık başını kaldırdı. "Ben sana şunu sormak istiyorum Tarık. Sadece şunu: Bugün, şu an, ikimiz arasında gerçekten adil misin? Bana bak. Gözlerimin içine bak. Ve söyle bana." Tarık bakamadı. Meryem o geceyi babası Halil Bey'i düşünerek geçirdi. Babası onu en çok seven insandı. Küçüklüğünde dizine yaslanıp uyuduğu, sınavlarda elini tuttuğu, düğününde ağladığı adam. Şimdi, kızının ikinci eş olma ihtimali karşısında ne hissederdi? Cevabı biliyordu. Dünyada hangi baba, kızı için böyle bir hayata rıza gösterir? Hangi baba, "tamamdır, hakkın var" der bu duruma? Hiçbiri. Çünkü bu bir kültür meselesi değildi; bu, babalığın ta kendisiydi. Ve Tarık da bir gün kız babası olacaktı, ki oldu zaten, kızının bu durumda olmasını ister miydi? Bu soru Meryem'i rahatlatmadı. Ama bir yere oturttu içindeki karmaşayı. Günler geçti. Meryem, hocasına danışmak istedi. Mahalledeki camide ders veren, sözüne güvendiği bir hanım hoca vardı, Fatma Hanım. Fatma Hanım dinledi. Sonra masanın üzerindeki Kur'an'a dokundu. "Kız," dedi. "Çok eşlilik, İslam'da var. İnkâr edemeyiz. Ama bak, bu izin nasıl geliyor? Savaş sonrası, yetimler, sahipsiz kadınlar... Yani toplumsal bir yara varken, bir çözüm olarak. Ve hemen ardından ne diyor? 'Adalet edemeyecekseniz bir tane alın.' Demek ki asıl tavsiye tek eşlilik." "Peki hocam, bu adalet ne demek?" "Maddi adalet; nafaka, barınak, zaman. Bunlar sayılabilir şeyler. Ama duygusal adalet?" Fatma Hanım başını salladı. "Allah Teâlâ bizzat söylüyor: 'İsteyerek de olsa bunu sağlayamazsınız.' Yani Allah, kendi yarattığı insanın kalbinin bunu kaldıramayacağını söylüyor. Hem kadının kalbinin, hem erkeğin. Çünkü sevgi bölünmüyor, Meryem. Sevgi paylaşılmıyor." Meryem'in gözleri doldu. "Senin hakkın var," dedi Fatma Hanım. "Hem dinî hem insanî olarak hakkın var. Ağlamak için de, sormak için de, 'hayır' demek için de." Tarık o hafta sessiz bir adam gibiydi. Meryem onun ne hissettğini de anlamaya çalışıyordu; bu adil olmak istediği için değil, onu tanıdığı için. Bir akşam Tarık geldi ve oturdu. "Düşündüm" dedi. "Çok düşündüm." "Ve?" "Ve ben... bunu doğru yapamam. Sana adil olamam. Çocuklara adil olamam. Kendime bile adil olamam." Gözleri kızarmıştı. "Ben seni seviyorum Meryem. Bunu bilerek ama seni inciterek bir şeyin peşinden gittim. Bu benim hatam." Meryem bir şey söylemedi. Uzun süre sessiz kaldı. "Bu özür mü?" diye sordu sonunda. "Hayır. Özür bir kelime. Bu... kararım." Meryem affetmesi kolay değildi. Hemen olmadı. Haftalarca bir şeylerin içinde çalkalandı; kimi zaman öfke, kimi zaman üzüntü, kimi zaman garip bir boşluk. Ama seccadesine her döndüğünde bir şeyi hissetti: Bu mesele ondan büyüktü. Ve o, bu denklemin hem en güçlü hem en kırılgan parçasıydı. Bir gece Kur'an'ı eline aldı ve o ayeti okudu: "Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adalet yapamazsınız." Ve ilk kez o ayeti farklı bir gözle okudu. Allah bunu biliyordu. Hep biliyordu. Yasak koymamıştı; ama gerçeği söylemişti. Hem erkeklere, hem kadınlara, hem de bütün insanlığa: Bu çok ağır. Dikkatli olun. Bu bir teselli miydi? Tam değil. Ama bir hakikatti. Ve hakikat, teselliden daha derin bir şeydi. Bahar geldiğinde Meryem küçük bir değişim fark etti kendinde. Hâlâ incinmişti. Belki hep biraz öyle kalacaktı. Ama artık o incinmenin içinde kaybolmuyordu. Çocukları güldüğünde gülebiliyordu. Sabah çayını içerken pencereden dışarıya bakabiliyordu. Tarık'la hâlâ mesafeli konuşuyorlardı; ama o mesafe artık düşmanlık değildi; onarılmayı bekleyen bir aralıktı. Bir akşam kızı Zeynep geldi yanına. On iki yaşındaydı. "Anne," dedi, "biz iyiyiz değil mi?" Meryem ona baktı. Uzun bir süre. "İyiyiz," dedi. "Belki mükemmel değiliz. Ama iyiyiz." Ve belki de adalet buydu; mükemmel olmak değil, gerçek olmak. Hem Allah'a, hem kendine, hem sevdiğin insana karşı dürüst kalabilmek. Yaralı da olsa, yorgun da olsa, bütün o karmaşık insanlığınla birlikte... Ayakta durmak.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!