Muhammed Rıdvan Kaya Şiirleri - Şair Muh ...

Antoloji.com mobil uygulaması Şiirler, şairler, mesajlarınız ve gruplarınız telefonunuzda. iPhone ve Android için ücretsiz. Uygulamayı İndirİndir
Muhammed Rıdvan Kaya

Meryem, sabahın erken saatlerinde gözlerini açtığında odanın köşesindeki eski sehpada bir çay bardağı soğumuş duruyordu. Tarık yine gece geç gelmiş, onu uyandırmamak için sessizce yatağa girmiş, sabah da henüz ışık sökmeden çıkmıştı. Bu son aylarda hayatları böyle bir ritme oturmuştu; birbirinin varlığını hissetmek, ama birbirini gerçekten görmemek. Meryem otuz yedi yaşındaydı. İki çocuğu vardı; biri on iki, diğeri dokuz. Tarık ile on dört yıllık bir evlilikleri vardı. O evliliğin içinde güzel günler geçirmişlerdi, tartışmalar yaşamışlardı, ağlamışlardı, gülmüşlerdi. Bir aile inşa etmişlerdi. Ama son altı aydır bir şeyler sürükleniyordu aralarında; söylenmemiş cümleler gibi boşlukta asılı duran bir şey. Haberi Tarık'ın annesi verdi. Bir Pazar öğleden sonrasıydı. Çocuklar bahçedeydi. Kaynanası masanın karşısına geçti, elini tuttu ve doğrudan söyledi: "Tarık sana bir şey söylemeye cesaret edemiyor. Ama sen güçlü bir kadınsın, biliyorum. Sana haber vermem gerekiyor." Meryem, o cümleden sonra kaynanasının ağzından çıkan kelimeleri değil; kendi nefesinin nasıl donduğunu hatırlıyordu sonradan. Kelimeler ayrı ayrı geldi kulağına: ikinci evlilik... Suma... iş arkadaşı... dört aydır... Tarık, başka bir kadınla evlenmeyi düşünüyordu. O gece Meryem ağlamadı. Belki de ağlamak için önce inanmak gerekiyordu; o inanç henüz oturmamıştı içine. Sadece oturdu seccadesinin üzerinde ilk başta konuşmadı bile. Sadece oturdu. Öylece. Sonra içinden geçenler kelimeye dönüştü: Ya Rabbi, ben ne hissediyorum bilmiyorum. Kızgın mıyım, kırık mıyım, haksızlığa mı uğradım? Bilmiyorum. Ama Sen biliyorsun. Tarık'la yüzleşme üç gün sonra oldu. Sessiz, düz bir akşamdı. Çocuklar yatmıştı. Meryem çayı getirdi, masaya koydu, oturdu. Tarık hâlâ kelime arıyordu. "Neden?" dedi Meryem. Tek kelime. Ama o tek kelimede on dört yıl vardı. Tarık uzun süre sustu. Sonra konuştu; sessiz, kırık bir sesle. Suna ile tanışması iş üzerinden olmuştu. Yalnız bir kadındı, hayatında zorluklar vardı. Zamanla bir yakınlık oluşmuştu. "Haram bir şey yaşamadım" dedi. "Ama... duygular var. Ve bunun farkındayım. İslam bunu mümkün kılıyor, biliyorum ama—" "Mümkün kılıyor." Meryem sözünü kesti. Sesi ne yüksekti ne titrek. Düzdü. "Evet. Kur'an izin veriyor. Ben de biliyorum bunu. Ama Kur'an aynı zamanda şunu söylüyor: 'Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adalet yapamazsınız.' Bunu da biliyor musun?" Tarık başını kaldırdı. "Ben sana şunu sormak istiyorum Tarık. Sadece şunu: Bugün, şu an, ikimiz arasında gerçekten adil misin? Bana bak. Gözlerimin içine bak. Ve söyle bana." Tarık bakamadı. Meryem o geceyi babası Halil Bey'i düşünerek geçirdi. Babası onu en çok seven insandı. Küçüklüğünde dizine yaslanıp uyuduğu, sınavlarda elini tuttuğu, düğününde ağladığı adam. Şimdi, kızının ikinci eş olma ihtimali karşısında ne hissederdi? Cevabı biliyordu. Dünyada hangi baba, kızı için böyle bir hayata rıza gösterir? Hangi baba, "tamamdır, hakkın var" der bu duruma? Hiçbiri. Çünkü bu bir kültür meselesi değildi; bu, babalığın ta kendisiydi. Ve Tarık da bir gün kız babası olacaktı, ki oldu zaten, kızının bu durumda olmasını ister miydi? Bu soru Meryem'i rahatlatmadı. Ama bir yere oturttu içindeki karmaşayı. Günler geçti. Meryem, hocasına danışmak istedi. Mahalledeki camide ders veren, sözüne güvendiği bir hanım hoca vardı, Fatma Hanım. Fatma Hanım dinledi. Sonra masanın üzerindeki Kur'an'a dokundu. "Kız," dedi. "Çok eşlilik, İslam'da var. İnkâr edemeyiz. Ama bak, bu izin nasıl geliyor? Savaş sonrası, yetimler, sahipsiz kadınlar... Yani toplumsal bir yara varken, bir çözüm olarak. Ve hemen ardından ne diyor? 'Adalet edemeyecekseniz bir tane alın.' Demek ki asıl tavsiye tek eşlilik." "Peki hocam, bu adalet ne demek?" "Maddi adalet; nafaka, barınak, zaman. Bunlar sayılabilir şeyler. Ama duygusal adalet?" Fatma Hanım başını salladı. "Allah Teâlâ bizzat söylüyor: 'İsteyerek de olsa bunu sağlayamazsınız.' Yani Allah, kendi yarattığı insanın kalbinin bunu kaldıramayacağını söylüyor. Hem kadının kalbinin, hem erkeğin. Çünkü sevgi bölünmüyor, Meryem. Sevgi paylaşılmıyor." Meryem'in gözleri doldu. "Senin hakkın var," dedi Fatma Hanım. "Hem dinî hem insanî olarak hakkın var. Ağlamak için de, sormak için de, 'hayır' demek için de." Tarık o hafta sessiz bir adam gibiydi. Meryem onun ne hissettğini de anlamaya çalışıyordu; bu adil olmak istediği için değil, onu tanıdığı için. Bir akşam Tarık geldi ve oturdu. "Düşündüm" dedi. "Çok düşündüm." "Ve?" "Ve ben... bunu doğru yapamam. Sana adil olamam. Çocuklara adil olamam. Kendime bile adil olamam." Gözleri kızarmıştı. "Ben seni seviyorum Meryem. Bunu bilerek ama seni inciterek bir şeyin peşinden gittim. Bu benim hatam." Meryem bir şey söylemedi. Uzun süre sessiz kaldı. "Bu özür mü?" diye sordu sonunda. "Hayır. Özür bir kelime. Bu... kararım." Meryem affetmesi kolay değildi. Hemen olmadı. Haftalarca bir şeylerin içinde çalkalandı; kimi zaman öfke, kimi zaman üzüntü, kimi zaman garip bir boşluk. Ama seccadesine her döndüğünde bir şeyi hissetti: Bu mesele ondan büyüktü. Ve o, bu denklemin hem en güçlü hem en kırılgan parçasıydı. Bir gece Kur'an'ı eline aldı ve o ayeti okudu: "Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adalet yapamazsınız." Ve ilk kez o ayeti farklı bir gözle okudu. Allah bunu biliyordu. Hep biliyordu. Yasak koymamıştı; ama gerçeği söylemişti. Hem erkeklere, hem kadınlara, hem de bütün insanlığa: Bu çok ağır. Dikkatli olun. Bu bir teselli miydi? Tam değil. Ama bir hakikatti. Ve hakikat, teselliden daha derin bir şeydi. Bahar geldiğinde Meryem küçük bir değişim fark etti kendinde. Hâlâ incinmişti. Belki hep biraz öyle kalacaktı. Ama artık o incinmenin içinde kaybolmuyordu. Çocukları güldüğünde gülebiliyordu. Sabah çayını içerken pencereden dışarıya bakabiliyordu. Tarık'la hâlâ mesafeli konuşuyorlardı; ama o mesafe artık düşmanlık değildi; onarılmayı bekleyen bir aralıktı. Bir akşam kızı Zeynep geldi yanına. On iki yaşındaydı. "Anne," dedi, "biz iyiyiz değil mi?" Meryem ona baktı. Uzun bir süre. "İyiyiz," dedi. "Belki mükemmel değiliz. Ama iyiyiz." Ve belki de adalet buydu; mükemmel olmak değil, gerçek olmak. Hem Allah'a, hem kendine, hem sevdiğin insana karşı dürüst kalabilmek. Yaralı da olsa, yorgun da olsa, bütün o karmaşık insanlığınla birlikte... Ayakta durmak.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Konya'nın dar sokaklarında, eski çarşının köşesinde küçük bir manifatura dükkânı işleten Halil Usta, sabahın erken saatlerinde kepenkleri açarken içini sıkan o ağırlığı bir türlü atamıyordu. Elli yıllık esnaftı. Babasından devraldığı bu dükkânda ter dökmüş, helal kazancıyla üç çocuğunu okutmuştu. Ama şimdi, tam emekliliğini düşünmeye başladığı bu yaşta, hayatının en ağır kararıyla yüzleşmek zorunda kalıyordu.
Oğlu Murat, İstanbul'da bir yatırım şirketinde çalışıyordu. Geçen hafta sonu geldiğinde gözleri parlıyordu.
"Mutfak masasına oturur oturmaz, baba beni dinlemeni istiyorum. Bir fırsat var, bir daha gelmez."
Halil Usta çayını yudumlarken kaşlarını kaldırdı.
"Şirket, yatırımcılara yüzde yirmi beş garanti getiri veriyor. Sen de dükkânı sat, o parayı oraya koy. Hem dükkânın yorgunluğundan kurtulursun, hem de her ay evin gelir."
"Garanti mi?" dedi Halil Usta.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Medine çarşısının en kalabalık köşesinde, sabahın erken saatlerinde iki adam el sıkıştı. Biri Halid, kentin tanınmış kumaş tüccarıydı; diğeri ise uzaktan gelen genç bir tüccar olan Süleyman. Anlaşma basitti: Süleyman, Halid'den kırk top ipek kumaş alacak, bedelini altı ay içinde ödeyecekti. Halid, elini adamın omzuna koydu ve güldü.
— Söz yeter, dedi. Aramızda yazı gerekmez.
Ancak yanlarında duran yaşlı adam, çarşının en deneyimli yazıcısı Ebu Mansur, hafifçe öksürdü.
— Affedersin kardeşim. Allah bize yazmayı emretti. Sözün uçtuğunu çok gördüm bu çarşıda. Kalemin izi kalır.
Halid kaşlarını çattı ama itiraz etmedi. Çünkü Ebu Mansur haklıydı. Yazılı belge, iki tarafın da güvencesiydi; güçlünün değil, adaletin koruması altındaydı.
— Peki, dedi Halid. Yazalım. Ama şahit lazım.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Ağız ve Diş Sağlığı bölümü, ön lisans düzeyinde eğitim veren, diş hekimlerine yardımcı sağlık personeli yetiştiren bir programdır. Bu bölümden mezun olanlar "Ağız ve Diş Sağlığı Teknikeri" unvanını alır ve mezuniyet diplomaları ön lisans diploması olur. Ancak, mesleğin doğası gereği mezunlar bireysel çalışma imkânına sahip değillerdir. İş bulabilecekleri alanlar şunlardır:
- Özel ve devlet hastanelerinin diş klinikleri,
- Özel diş hekimliği muayenehaneleri,
- Ağız ve diş sağlığı merkezleri,
- Kamu sağlık kuruluşlarının ağız ve diş sağlığı bölümleri.
Ağız ve Diş Sağlığı bölümü mezunları, diş hekimliği araç gereçlerinin temizlik ve düzenlenmesi, hasta kayıtlarının düzenlenmesi ve kliniğin organizasyonunun sağlanması gibi görevleri üstlenirler. Ayrıca sterilizasyon ve dezenfeksiyon çalışmalarında ilgili personel ile iş birliği yapar, dolgu ve ölçü maddelerinin hazırlanmasında rol alır, implant ve protez süreçlerinde hekime destek sağlar. Hastaların tedavi öncesi ve sonrasındaki yönlendirilmesi ve oral hijyen eğitimi gibi konularda da hekimin yanında çalışırlar. Pratikte, diş hekimliği kliniklerinde görevlerin çoğunlukla diş hekimine yardımcı olmak, araç gereç temizliği ve hasta karşılama gibi destekleyici hizmetleri içerdiği göz önüne alındığında, özel sektörde erkeklerin iş bulma imkânları kadınlara kıyasla oldukça sınırlıdır. Bu nedenle, kamuya atanmayı düşünmeyen bir erkek adayın bu bölümü tercih etmemesi daha doğru bir adım olabilir. Bununla birlikte, bazı iş süreçlerine katılım için sertifika programlarıyla da özel sektör iş imkânları bulunmaktadır. Ancak bu işler genellikle aynı görev tanımları ve alanlarda çalışmayı kapsamaktadır. Ağız ve Diş Sağlığı bölümü mezunlarının iş bulma süreçlerinde avantaj elde edebilmeleri için bölümle ilgili yazılımları öğrenmeleri tavsiye edilmektedir. Klinik yazılımlarını ve hasta yönetim sistemlerini bilmek, mezunları diğer adaylardan ayıracak önemli bir beceri olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca, bu bölümde KPSS puanları gün geçtikçe artmaktadır. Mezun sayısı arttıkça rekabet de yükseldiği için, kamu atamalarında avantaj sağlamak isteyenlerin genel kültür ve genel yetenek derslerine önem vererek KPSS’ye hazırlanmaları gerekmektedir. Ağız ve Diş Sağlığı bölümü yerine özel sektörde çalışmak isteyenlerin diş sağlığı sektöründe alternatif ve iş bulma olanağı daha yüksek bir alan olan Diş Protez Teknolojisi bölümü tercih etmeleri daha sağlıklı bir karar olur. Diş protez teknikerleri, diş hekimlerinin ölçü ve modellerinden hareketle diş protezlerini hazırlayan teknik uzmanlardır. Diş Protez Teknolojisi bölümü özel sektörde genellikle daha fazla iş imkânı sunmaktadır. Ayrıca bireysel çalışma imkanları da bulunmaktadır. Ağız ve Diş Sağlığı bölümü, ön lisans seviyesinde diş hekimine destek olacak teknik personeli yetiştirir. Ancak erkek adayların özel sektördeki iş imkânlarının sınırlı olması, mezun sayısının artması ve KPSS puanlarının yükselmesi, bu bölümü tercih etmeyi düşünenler için dikkat edilmesi gereken önemli hususlardır. Adayların özel sektörde çalışmayı düşünmeleri durumunda alternatif olarak Diş Protez Teknolojisi gibi bölümleri değerlendirmeleri daha sağlıklı bir karar olur. Bunun yanında mesleki yazılımları öğrenerek ve kendilerini geliştirmeye odaklanarak avantaj elde edebilirler.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Kur'an müminlerin Allah'a, nebiye ve birbirlerine olan ilişkilerini düzenlerken aynı zamanda sosyal ve dini değerler hakkında da derin mesajlar verir. Bu bağlamda, Ahzab Suresi'nin 56. ayeti özellikle Nebi’ye yönelik salât ve selam verme meselesini gündeme getirir. Ayetin metni birçok kişi tarafından salavat getirme olarak anlaşılmakla birlikte yapılan bu yorumların derinlemesine bir incelemeye tabi tutulması ayetin gerçek anlamının daha net bir şekilde anlaşılmasına yardımcı olabilir. Ahzab Suresi 56. ayet, "Şüphesiz Allah ve melekleri nebiye salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selam verin." şeklinde yer almaktadır. Bu ayetin metni, Allah’ın ve meleklerinin nebiye destek verdiğini müminlerin de benzer şekilde ona destek olmaları gerektiğini belirtir. Burada "salât" ve "selam" kelimeleri genellikle destek, dua etme ve selamlaşma anlamlarında kullanılmakla birlikte ayetteki kullanım biçimi daha derin bir anlam taşır. Ayet müminlerin nebiye destek olmaları gerektiğini vurgulamaktadır. Ayetin odaklandığı "salât" kelimesi Arapça kökeni itibariyle "destek", "dua", "selam göndermek" veya "saygı göstermek" anlamlarına gelir. İslam'dan önce Araplar arasında bu kelime birine iyi dileklerde bulunmak ve saygı göstermek anlamında kullanılıyordu. Bununla birlikte, ayette geçen "Ve sellimû teslîman" ifadesi, " tam bir teslimiyetle selam verin" anlamına gelir. Burada geçen "selam" kelimesi kişiye güven verme, ona barış ve huzur dileme anlamlarını taşır. Arapçadaki "sallama" fiili, "selam vermek" veya "güvenli kılmak" anlamına gelirken "teslîm" kelimesi ise "tam teslimiyet" veya "kendini tamamen bırakmak" anlamına gelir. Bu kullanım Allah’a teslimiyetin bir ifadesidir. Ayet müminlerden nebiye destek olmalarını barış ve huzur içinde tutmalarını, ona tamamen teslim olmalarını ister. İslam’dan önceki dönemde Arap toplumunda selamlaşma sosyal bir norm olarak önemli bir yer tutuyordu. Araplar selamlaşmayı bir güven ve barış ifadesi olarak kullanıyorlardı. Bu gelenek İslam’a da yansımış ve selam toplumsal ilişkilerde bir huzur ve güven simgesi olarak devam etmiştir. İslam'da selamlaşma sadece bireysel bir sosyal uygulama olarak değil aynı zamanda Allah’a teslimiyet ve başkalarına saygı göstermek anlamında derin bir dini anlam taşır. Çoğu zaman Ahzab Suresi 56. ayeti "salavat getirmek" anlamında anlaşılır. Ancak bu ayetin derinlemesine incelenmesi ayetin esasen Allah’ın ve meleklerinin Nebi’ye destek verdiğini belirttiği ve müminlerin de aynı şekilde ona destek vermeleri gerektiğini ortaya koyar. Buradaki "salât" kelimesi bir dua etme anlamında değil bir kişinin bir diğerine sosyal, psikolojik ve manevi destek vermesi ona yardım etmesi anlamında kullanılır. Allah’ın ve meleklerin Nebi’ye olan desteği aynı şekilde müminlerin de Nebi’ye destek vermesini gerektirir. Ahzab Suresi 56. ayetin salavat getirmeyle hiçbir alakası bulunmamaktadır. Ayetin gerçek mesajı müminlerin Nebi’ye manevi ve toplumsal anlamda destek olmaları gerektiğidir. "Salât" ve "selam" kelimelerinin anlamlarının derinleşmesi bu ayetin İslam toplumunun dayanışma ve birlikteliğini vurgulayan bir çağrı olduğunu gösterir. Müminler Allah’ın ve meleklerinin Nebi’ye verdikleri desteği takiben ona tam anlamıyla teslimiyetle ve güvenle destek olmalıdırlar. Dolayısıyla ayetin doğru çevirisi şöyle olur: "Şüphesiz Allah ve melekleri nebiye destek verirler. Ey iman edenler! Siz de onu destekleyin ve tam bir teslimiyetle selam verin."(Ahzab Suresi 56. ayet)

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Günümüz dünyasında bireyin mesleki ve kişisel gelişiminde sürdürülebilir başarıyı yakalayabilmesi, yalnızca bilgi ve beceri sahibi olmakla değil; aynı zamanda sistematik ve stratejik bir kariyer planlaması yapabilmesiyle mümkündür. Bireyde başarı hissi, genellikle onun kendisi için anlamlı ve zorlayıcı hedefler belirlemesi, bu hedefler doğrultusunda gösterdiği çabalar ve elde ettiği sonuçlar neticesinde ortaya çıkar. Bu çerçevede kariyer planlaması, bireyin yaşam boyu gelişimini destekleyen, farkındalık ve yön belirleme sürecidir. Bu süreci daha etkili ve verimli kılmak için kullanılan bazı temel yöntemler vardır: SMART hedef belirleme tekniği, SWOT/SCOT analizi ve GROW modeli.
SMART Modeli: Hedeflerin Akılcı Belirlenmesi
SMART (Specific, Measurable, Achievable, Relevant, Time-bound) modeli, kariyer hedeflerinin etkili bir şekilde belirlenmesi ve takip edilmesini sağlayan yapılandırılmış bir tekniktir. İngilizce'de "akıllı" anlamına gelen SMART ifadesi, aynı zamanda hedeflerin belirli (Specific), ölçülebilir (Measurable), ulaşılabilir (Achievable), ilgili (Relevant) ve zamana bağlı (Time-bound) olması gerektiğini ifade eder.
Belirli: Hedefin ne olduğu açıkça tanımlanmalıdır. “Kariyerimde ilerlemek istiyorum” ifadesi yerine, “6 ay içinde proje yönetimi sertifikası almak istiyorum” gibi net bir hedef koyulmalıdır.
Ölçülebilir: Hedefin başarısı somut bir ölçütle değerlendirilebilmelidir.
Ulaşılabilir: Hedef gerçekçi olmalı, mevcut kaynaklar ve yetkinlikler çerçevesinde erişilebilir olmalıdır.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İslam'da Aklın Yeri
İslam dini, tarihsel ve dini temelleri itibarıyla aklı, tefekkürü ve hakikati merkeze alan bir dindir. Kur'an-ı Kerim, insanı defalarca düşünmeye, sorgulamaya ve hak ile batılı birbirinden ayırt etmeye davet eder. "Hiç akletmez misiniz?", "Görmüyor musunuz?", "Düşünmüyor musunuz?" gibi ifadeler, Kur'an'ın en sık tekrarlanan hitapları arasındadır. Bu çağrı, dinin yalnızca duygusal bir teslimiyet değil; aynı zamanda bilinçli bir kavrayış üzerine kurulduğunu göstermektedir. Ne var ki tarih boyunca bazı kişi ve yapılar, bu ilkeyi görmezden gelerek dini hakikatleri değil; efsaneleri, abartıları ve akıl dışı anlatıları yayarak kitleleri etkilemeye çalışmıştır. Bu sorun günümüzde de devam etmektedir. Seyyid Muhammed Mardini Er-Rifai gibi figürlerin dile getirdiği bazı iddialar, bu sorunun çarpıcı örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Fiziksel ve Biyolojik Sınırları Zorlayan Keramet Anlatıları
Mardini Er-Rifai'nin Ahmet el-Bedevi hakkında aktardığı şu hikâye, dikkat çekici bir örnektir:
> "Seyyid Ahmet El Bedevi hazretleri mübarek yüzünü iki adet bezle kapatırmış, çünkü onun nuruna hiç kimse dayanamazmış. 40 gün boyunca gözlerini kapatmadan güneşe bakmış! 'Benim nurum güneşin nurunu söndüremiyorsa, ben Allah'a hakkıyla kul olamadım' demiş. 40 gün boyunca yatmadan, uyumadan güneşe bakmış."
Bu iddia, hem biyoloji hem de basit mantık açısından çürütülmesi son derece kolay bir anlatıdır.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Küçük bir kasabada, çarşının tam ortasında, yılların yorgunluğunu taşıyan tahta bir dükkânda Halil Efendi oturur; tesbihini çevirir, başını hafifçe sallardı. Kasabada herkes onu dindar bir adam olarak tanırdı. Sabah namazını camide kılar, oruçlarını eksiksiz tutardı. Sarığını hiç çıkarmazdı. Dükkânının duvarında büyük bir hat levha asılıydı: "Allah her şeyi görür." Ama Halil Efendi tartıda hile yapardı. Küçük bir farkla, kimsecikler fark etmez diye düşünerek. Yoksul bir köylü geldiğinde fiyatı biraz yüksek söylerdi. Komşusuyla alacak verecek meselesinde yalan yere yemin etmişti bir keresinde, kimse duymamıştı. Duyulmayacak şeyleri yapmak, ona göre yapılmamış sayılırdı. Cuma namazlarında ön safta dururdu. İmamın yanında. Eller bağlı, gözler yerde. Kasabanın herkes tarafından saygı duyulan adamı. O yıl kasabaya genç bir öğretmen geldi. Adı Kerem'di. Yirmi beş yaşında, kitapları koltuğunun altından hiç eksik etmezdi. Camiye de giderdi, ama arka saflarda. Kimseye görünmeden. Kerem bir gün Halil Efendi'nin dükkânına girdi. Un almak için. Tartıyı fark etti; eksik geldi. Bir şey demedi, sadece baktı. Halil Efendi onun bakışından rahatsız oldu.
- "Ne bakıyorsun oğlum?" dedi sertçe.
- "Hiçbir şey efendim," dedi Kerem. "Sadece düşünüyordum."
- "Ne düşünüyordun?"
Kerem bir an duraksadı. Sonra usulca konuştu:
- "Allah her şeyi görür yazıyor duvarda. Bunu düşünüyordum."

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İnsanlık tarihi, "imkânsız" kelimesinin sürekli yeniden tanımlandığı bir serüvendir. Yüz yıl önce birinin size cebimizdeki bir aletle dünyanın öbür ucundaki biriyle görüntülü konuşacağımızı, yapay zekânın hastalık teşhisi koyacağını, robotların ameliyat yapacağını söyleseydi, muhtemelen hayalperest ya da deli olarak nitelendirirdiniz. Bugün ise bunlar günlük hayatımızın sıradan gerçekleri. Peki bu dönüşüm bize ne öğretiyor? Belki de en önemli ders şudur: İnsan aklının "imkânsız" dediği, çoğu zaman sadece "henüz anlayamadığı" demektir.
İnsan Zihni ve Tecrübe Hapsi
İnsan aklı, doğası gereği geçmiş tecrübelerine dayanarak yargıda bulunur. Nörolojik olarak beynimiz, karşılaştığı her yeni bilgiyi mevcut şemalarla eşleştirmeye çalışır. Bu, gelişimsel olarak hayatta kalmamızı sağlayan değerli bir mekanizmadır, ancak aynı zamanda bir sınırlılıktır. Tarih boyunca sayısız örneği vardır bu sınırlılığın:
- Aristoteles, Dünya'nın evrenin merkezi olduğunu düşündü; başka türlüsü "mantıksız" görünüyordu.
- 19. yüzyılda bilim adamları, bir aracın saatte 50 kilometre hızla gitmesinin insan vücudunu parçalayacağına inanıyordu.
- Lord Kelvin, Wright Kardeşler'den kısa süre önce "havadan ağır hiçbir şey uçamaz" diyordu.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İnsan, yaratılış itibarıyla onurlu ve değerli bir varlıktır. Bu onurun korunması yalnızca bireysel bir sorumluluk değil, toplumsal bir zorunluluktur. İslam ahlakı, insanın hem kendi şeref ve haysiyetini hem de başkalarının şeref ve haysiyetini korumasını temel bir ilke olarak benimser. Bu çerçevede başkalarıyla alay etmek, onları küçümsemek ve aşağılamak, yalnızca kişisel bir zaaf olarak değil, aynı zamanda toplumsal bir kötülük olarak da değerlendirilir.
İnsan Farklılıkları ve Gerçek Üstünlük Ölçüsü
Allah, insanları fizikî yapı, akıl, yetenek, his ve zekâ bakımından birbirinden farklı yaratmıştır. Bu farklılıklar, hayatın zenginliğinin ve toplumsal işbirliğinin doğal bir gereğidir. Her insanın başkasından üstün olduğu bir yön olduğu gibi, eksik kaldığı yönleri de vardır. Dolayısıyla hiç kimse yalnızca sahip olduğu bir özellik nedeniyle bir başkasını küçümseme hakkına sahip değildir. Özellikle belirtmek gerekir ki renk, ırk, servet ve makam gibi dünyevî özellikler, İslam'a göre gerçek bir üstünlük ölçüsü değildir. İslam'ın insanlar arasında kabul ettiği tek üstünlük ölçüsü takvadır yani Allah'a karşı derin bir bilinçle yaşamak ve O'nun rızasını gözetmektir. Bu temel ilke, kibir ve üstünlük taslamanın hiçbir gerekçesinin bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Alay Etmenin Mahiyeti ve Biçimleri
Alay etmek, bir başkasının kusurunu, eksikliğini veya farklılığını alenen teşhir ederek onu küçük düşürme eylemidir. Bu davranışın özünde çoğunlukla kendini büyük görme ve karşısındakini değersizleştirme duygusu yatmaktadır. Başka bir deyişle, alay etmek büyük ölçüde kibirden beslenen ahlaki bir zaaftır. Alay etmek yalnızca söz ile yapılan bir eylem değildir. İnsan, başkasını aşağılamayı pek çok farklı biçimde gerçekleştirebilir:
Söz ve yazı yoluyla: Birinin açık veya gizli kusurlarını, bedensel özelliklerini ya da toplumsal durumunu dile getirerek veya yazarak onu aşağılamak.

Devamını Oku