Muhammed Rıdvan Kaya Şiirleri - Şair Muh ...

0

TAKİPÇİ

Muhammed Rıdvan Kaya

Bazı rivayetlerde "Resulullah şöyle buyurdu: "Arefe günü oruç tutmak, geçmiş bir yılın ve gelecek bir yılın günahlarına kefâret olur." (Müslim, Siyam 196) şeklinde bir ifade yer alır. Bu rivayet, ilk bakışta Allah’ın rahmetini yüceltiyor gibi görünse de, Kur’an’ın temel ilkelerine aykırı bir kolaycılık vaat etmektedir. Zira Kur’an, ibadetlerin ruhunu ve amacını net bir şekilde ortaya koyar ve mekanik günah silme formülleri sunmaz. Oruç, Allah’a karşı sorumluluk ve takva bilinciyle yapılır bir günü oruçlu geçirmekle geçmiş ve gelecek yılın günahlarının otomatik olarak affedileceğine dair bir vaat Kur’an’da yoktur.
Kur’an’da oruç, bireyin içsel arınmasını, sabrını ve Allah’a karşı bilinçli sorumluluğunu artırması için emredilmiştir:
> “ Ey iman edenler! Siyam sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazıldı. Umulur ki takva sahibi olursunuz.” (Bakara Suresi 183)
> “Ramadan ayı ki insanlara hidayet rehberi, doğru yola ileten, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayıran Kur'an onda indirilmiştir. Kim hasta idiyse yahut seferdeyse sayısınca başka günlerde tutsun. Allah sizin için kolaylık ister sizin için güçlük istemez. Ve sayıyı tamamlamanızı ve size doğru yolu gösterdiğinden Allah'ı yüceltmenizi. Ve umulur ki şükredersiniz.” (Bakara Suresi 185)
Bu ayetler, orucun belirli bir zaman diliminde, Allah’a karşı bilinçli bir teslimiyetle tutulması gereken bir ibadet olduğunu vurgular. Kur’an, orucu veya başka ibadetleri “geçmiş ve gelecek yılın tüm günahlarını otomatik olarak affettiren” bir araç gibi sunmaz. Kur’an, Allah’ın rahmetinin geniş olduğunu bildirir ancak bu affın koşulsuz veya keyfi olmadığını da net bir şekilde öğretir:
> “Ey iman edenler! Allah'a içten tevbe ile tevbe edin. Umulur ki sizden kötülüklerinizi örter. Ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere sokar.” (Tahrim Suresi 8)

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Arıcılık bölümü, bal arılarının biyolojisi, yetiştiriciliği ve arı ürünlerinin üretimi üzerine uzmanlaşmış iki yıllık bir ön lisans programıdır. Doğa ve tarımla iç içe bir çalışma alanı sunan bu program, yalnızca bal üretimine değil polen, propolis, arı sütü gibi katma değerli ürünlerin de elde edilmesine yönelik kapsamlı bir eğitim sağlar. Arıcılık eğitimi koloni yönetimi, arı kovanlarının kurulumu ve bakımı, arı hastalık ve zararlılarıyla mücadele, modern arıcılık teknikleri ve ekipman kullanımı gibi konuları içerir. Mezunların amacı sürdürülebilir ve bilinçli arıcılık faaliyetleriyle, sektörde kaliteli ve verimli üretimi sağlamak ve yerel kalkınmaya katkıda bulunmaktır.
Arıcılık bölümü mezunları:
- Kendi arılığını kurup bağımsız üretici olabilir.
- Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı birimlerde görev alabilir.
- Belediyeler, kalkınma ajansları ve kooperatiflerde çalışabilir.
- Bal üretimi yapan özel işletmelerde uzmanlaşabilir.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Arkeoloji, insanlığın en eski geçmişinden ortaçağa kadar uzanan dönemde yaşamış toplumların izlerini araştıran, materyal kültür kalıntıları aracılığıyla geçmiş uygarlıkları anlayabilmeyi hedefleyen bilim dalıdır. Türkiye'de arkeoloji eğitimi ve meslek alanı, zengin kültürel miras potansiyeline rağmen ciddi istihdam zorlukları ve dijital dönüşüm baskıları ile karşı karşıyadır. Türkiye'de arkeoloji lisans eğitimi dört yıl sürmektedir ve öğrencilere kapsamlı bir akademik program sunmaktadır. Bu program çerçevesinde öğrenciler, geçmiş uygarlıkların yaşam biçimlerini, kültürel yapılarını, sanatlarını, teknolojilerini ve toplumsal düzenlerini inceleme konularında teorik bilgi edinmektedirler. Eğitim sürecinde kazı teknikleri, buluntu analizi, belgeleme yöntemleri ve koruma teknikleri gibi pratik beceriler de kazandırılmaktadır. Arkeoloji eğitimi interdisipliner bir yaklaşım benimser ve tarih, sanat tarihi, antropoloji, jeoloji, coğrafya, mimarlık gibi farklı alanlarla etkileşim halindedir. Bu çok disiplinli yapı, mezunlara geniş bir perspektif kazandırırken, aynı zamanda onları farklı alanlarda çalışabilir hale getirmektedir. Arkeoloji mezunlarının önündeki istihdam alanları teoride çeşitlilik göstermektedir. Kamu sektöründe Kültür ve Turizm Bakanlığı, müzeler, kazı başkanlıkları ve arkeoloji enstitüleri başlıca çalışma alanlarıdır. Belediyeler, özellikle tarihi öneme sahip bölgelerde bulunanlar, arkeoloji uzmanlarına ihtiyaç duymaktadır. Özel sektörde ise arkeolojik danışmanlık firmaları, zorunlu kurtarma kazıları, özel müzeler gibi alanlar mevcuttur.
Arkeologların temel mesleki faaliyetleri şunları kapsamaktadır:
- Arkeolojik kazılara katılım ve yönetimi
- Buluntuların temizlenmesi, belgelenmesi, sınıflandırılması ve korunması
- Bilimsel raporlar ve yayınlar hazırlama
- Kültürel mirasın korunması için proje geliştirme

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Ashâb-ı Kehf, İslam kültüründe büyük önem taşıyan, Kur’an’da Kehf Suresi’nde anlatılan, inançları uğruna mağaraya sığınan gençlerin hikâyesidir. Ancak bu kıssanın detayları, özellikle mağarada kalanların sayısı ve köpeğin ismi gibi hususlar kesinlik kazanamamıştır. Bu konu hakkında pek çok rivayet ve farklı görüş bulunmakta ve her toplum kendi inanış ve kültürel bağlamı doğrultusunda farklı yorumlar uydurmuşlardır. Kur’an’da Kehf Suresi 22. ayette bu konuda şöyle buyrulmaktadır: “Onlar üçtür dörtüncüleri köpekleridir diyecekler ve gayba taş atar gibi beştir altıncıları köpekleridir diyecekler ve yedidir sekizincileri köpekleridir diyecekler. De: Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Azı dışında onları bilmez. O halde, onların içinde ancak açık ve aleni bir tartışma dışında çekişme.” Bu ayet, Ashâb-ı Kehf’in sayısı ve köpeğin kimliği hakkında kesin bir bilgi vermeyerek, konunun gayb olduğunu ve tartışmaların gereksizliğini ifade eder. Dünyada Ashâb-ı Kehf’in mağarası olduğu iddia edilen yerlerin sayısı oldukça fazladır. Özellikle 33 kent kendi sınırları içinde bu mağaralarının bulunduğunu ileri sürer. Türkiye’de bu iddiayı taşıyan dört önemli yer vardır: Afşin (Kahramanmaraş), Selçuk (Efes), Lice (Diyarbakır) ve Tarsus. Bu mağaraların her biri, yerel halk ve tarihî belgeler tarafından Kehf Suresi’nde anlatılan mağaraya işaret kabul edilmiştir. Afşin’deki mağara, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ndedir ve Afşin halkı tarafından Ashâb-ı Kehf’in mağarası olarak kabul edilir. Benzer şekilde Diyarbakır Lice’de de Ashâb-ı Kehf’e atfedilen bir mağara vardır. Bu mağara, 12. yüzyılda Artuklu hükümdarı Melik Âdil tarafından imar edilip kitabe yaptırılmıştır. Türkiye’de Selçuk ilçesindeki Efes antik şehri yakınlarında yer alan ve Hristiyanlarca kabul gören mağara ise, Panayır Dağı eteklerinde bulunur. Üzerine bir kilise inşa edilmiş olan bu mağara, 1927-1928 yıllarında yapılan kazı ile ortaya çıkarılmıştır. Dünyanın başka bölgelerinde de benzer mağara iddiaları vardır. Uygur Özerk Bölgesi’nde Uygur Müslümanları tarafından Kehf Suresi’ndeki mağara olarak kabul edilen bir yer bulunmaktadır. Ürdün’ün Amman bölgesinde de Ashâb-ı Kehf mağarasının olduğu öne sürülmektedir. Ashâb-ı Kehf’in mağarasında onlarla birlikte bulunduğu belirtilen köpeğin ismi kesin değildir. Bazı rivayetlerde “Himran” adı geçerken, diğerlerinde “Kıtmir” ismi kullanılmaktadır. Bu isimlerin hangisinin gerçek olduğu bilinmemekle birlikte, köpeğin varlığı Ashâb-ı Kehf kıssasının önemli bir unsuru olarak kabul edilir. Ashâb-ı Kehf’in sayısı konusunda ise farklı görüşler vardır. Bazıları üç, bazıları beş, bazıları yedi ya da sekiz kişi olduklarını söylemiş, köpeği ise sayıya dahil ederek çeşitli yorumlar getirmiştir. Ancak Kur’an’ın net bir bilgi vermemesi, bu sayılara kesinlik kazandırmamıştır. Ashâb-ı Kehf kıssası hakkında yalnızca İslâm literatüründe değil, diğer kültür ve dinlerde de benzer örneklerle karşılaşılmaktadır. Örneğin Hindu kutsal metni Mahabharata’da 17. kitap Mahaprasthanika Parva’da, dünyaya ve krallığa yüz çeviren beş kişi ve peşlerinde bir köpek olduğu anlatılır. Bu benzerlikler, inançlar arasında ortak temaların ve evrensel motiflerin bulunduğunu göstermektedir. Ashâb-ı Kehf kıssası, sayısı ve mağaralarının tam konumu gibi detaylarda kesinlik taşımayan, fakat inanç dünyasında derin anlamlar ve mesajlar içeren bir hikâyedir. Kehf Suresi’nin 22. ayetinde belirtildiği gibi, “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir.” ifadesi, bu tür konularda aşırı spekülasyonlardan kaçınmayı öğütler. Tarih, coğrafya ve kültürel miras açısından farklı bölgelerde farklı mağaraların Ashâb-ı Kehf ile ilişkilendirilmesi, bu hikâyenin geniş coğrafyalarda derin etkiler bırakmış olmasının göstergesidir. Bu kıssanın evrenselliği ve mistik yönü, inananların sabır, tevekkül ve imanla sınandıkları zorlu dönemlerde ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Evrim hipotezi, doğal seleksiyon ve türlerin zaman içinde değişmesi fikrine dayanır. Ancak, bu hipotezi desteklemek için ortaya konan pek çok iddia, özellikle fosil kayıtları ve modern bilimsel bulgularla çelişmektedir. Evrim hipotezinin dayandığı bazı örnekler, güçlü bilimsel temellere sahip olmamakta ve bu durum, evrim hipotezinin geçerliliği hakkında ciddi şüpheler uyandırmaktadır. Bu yazıda, evrim hipotezinin çürütülmesine yönelik önemli argümanları ele alacağız, özellikle de atın evrimi örneği üzerinden yapılan eleştirileri inceleyeceğiz.
1. Atın Evrimi: İddiaların Gerçekle Uyuşmaması
Atın evrimi, evrim hipotezinin en çok tartışılan ve örnek gösterilen konularından biridir. Evrimciler, atın evrimsel sürecini, Eohippus adı verilen küçük, dört parmaklı bir at benzeri canlıdan günümüz atına kadar uzanan bir evrimsel çizelge ile açıklarlar. Ancak, bu evrimsel şemaların ciddi eksiklikleri ve yanlışlıkları vardır. Bugün, atın evrimiyle ilgili olarak ortaya konan sıralamalar, tarihsel fosil kayıtlarıyla uyumsuzdur ve çok sayıda bilimsel açıdan geçerli olmayan varsayımlara dayanır. Chicago Doğa Tarihi Müzesi'nde 1980 yılında düzenlenen bir konferansta, evrimci bilim insanı Boyce Rensberger, atın evrimi şemasının geçersiz olduğunu ve atın kademeli bir evrim geçirdiğini gösteren herhangi bir fosil kaydının bulunmadığını açıkça dile getirmiştir. Rensberger, atın evrimi şemasının, bilimsel verilerle değil, hayal gücüyle oluşturulmuş bir kurgu olduğunu belirtmiştir. Atın evrimi üzerine yapılan tüm hipotezler, fosil kayıtlarının eksiklikleri ve çelişkileri nedeniyle geçerliliğini yitirmiştir. Fosil bulgularına göre, Eohippus'un soyunun tükenmesinin ardından, atın evrimsel süreci, evrimcilerin iddia ettiği gibi sıralı bir şekilde gerçekleşmemiştir.
2. Fosil Kayıtları ve Evrimsel Geçiş Formlarının Yokluğu
Evrim hipotezinin en büyük iddialarından biri, türlerin zaman içinde birbirine dönüşmesi ve bu süreçte geçiş formlarının ortaya çıkmasıdır. Ancak, fosil kayıtları, evrimsel geçiş formlarının varlığını kanıtlamaktan uzaktır. Bu durum, evrim hipotezinin temel iddialarını sarsmaktadır. Fosil bulguları, her türün kendi benzersiz yapısıyla ortaya çıkması, daha sonra evrimsel süreçlerin yok olmasına yol açması ve ardından farklı türlerin yeniden ortaya çıkmasıyla karakterizedir. Geçiş formlarının varlığına dair hiçbir somut kanıt bulunmamaktadır. Bu konuda önemli bir açıklama yapan paleontolog Dr. Niles Eldredge, evrim hipotezinin hayali bir hikaye olduğunu ve geçiş formlarının hiç bir zaman var olmadığını belirtmiştir. Eldredge, hayatın doğası hakkında çok sayıda farklı iddiadan bahsedildiğini, ancak bu iddiaların sadece spekülasyonlardan ibaret olduğunu vurgulamaktadır. Geçiş formlarının fosil kayıtlarında hiç bir zaman bulunmadığı, evrim hipotezinin en büyük zaaflarından biri olarak öne çıkmaktadır.
3. Yarasa ve Diğer Memelilerin Evrimi

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Balık Yetiştiriciliği bölümü, su ürünleri sektörünün dinamik ve büyüyen alanlarından biri olan akuakültür (su ürünleri yetiştiriciliği) alanına odaklanır. Bölümün temel amacı, ekonomik değeri yüksek balık ve diğer su canlılarının yetiştiriciliği için gerekli teorik bilgi ve pratik becerileri öğrencilere kazandırmaktır. Bu kapsamda verimli üretim, sağlıklı yetiştiricilik ve çevreye duyarlılık ilkeleri ön planda tutulur. Balık Yetiştiriciliği bölümü dersleri uygulamaya dönük yapısıyla dikkat çeker. İkinci yarıyıldan itibaren işbirliği yapılan balık çiftliklerinde uygulamalı dersler başlar ve balık üretim tesislerinde staj zorunluluğu bulunur. Bu uygulamalı eğitim, mezunların sektöre hızlı bir şekilde adapte olmalarını ve iş dünyasında deneyim kazanmalarını kolaylaştırır. Staj deneyimi sadece zorunlu bir aşama değil aynı zamanda mezuniyet sonrasında öne çıkmak için büyük bir fırsattır. Farklı türdeki çiftliklerde gönüllü staj yapmak, hem teorik bilgiyi pekiştirmeyi hem de farklı yetiştiricilik yöntemlerini öğrenmeyi sağlar. Balık yetiştirme teknikerleri, üretimde kullanılacak araç gereçlerin ön hazırlığını yapmak, su analizleri gerçekleştirmek, anaç seçimi yapmak, yumurta alma ve dölleme tekniklerini uygulamak, kuluçka çalışması ve larva (balık yavrusu) bakımı ile beslenmesini sağlamak gibi çok çeşitli görevleri üstlenirler. Ayrıca seleksiyon (boylama), semirtme, balık hastalıklarının teşhis ve tedavisi, havuzların bakım ve tamiri, yem ve malzeme stoklarının düzenlenmesi gibi işlevler de teknik personelin sorumlulukları arasındadır. Balık yetiştirme teknikerleri, genellikle balık çiftliklerinde açık alanlarda çalışırlar. Bu nedenle çalışma ortamı soğuk, sıcak, ıslak ve rutubetli olabilmekte ayrıca rahatsız edici koku gibi koşullar da barındırabilmektedir. İş sırasında balıklarla doğrudan temas söz konusu olup, müşteriler, meslektaşlar, su ürünleri mühendisleri, ziraat mühendisleri ve yardımcı personelle sürekli iletişim halindedirler. Balık yetiştiriciliği alanında kamuda KPSS ile iş imkânı bulunmamakta, mezunlar çoğunlukla özel sektör balık yetiştiriciliği işletmelerinde çalışabilmektedir. Türkiye’de özellikle Ege, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarında deniz balıkları iç bölgelerde ise alabalık çiftlikleri yoğun olarak faaliyet göstermektedir. Mezunlar burada tekniker ya da üretim sorumlusu gibi pozisyonlarda görev alabilir balık yemi üretimi, kalite kontrol, üretim süreçleri ve Ar-Ge gibi alanlarda da çalışabilirler. Ancak sektörün doğası gereği çeşitli zorluklar da mevcuttur. Balık yetiştiriciliği faaliyetleri su sıcaklığı, oksijen seviyesi, hastalıklar gibi doğal koşullara büyük ölçüde bağlıdır. İklim değişikliği ve su kirliliği gibi faktörler üretim verimliliğini etkileyebilir. Ayrıca bazı balık türlerinin yetiştiriciliği mevsimseldir, bu da üretimde istikrarı sağlamak için dikkatli planlama yapılmasını zorunlu kılar. Çiftliklerde yapılan işler genellikle fiziksel olarak yorucu olduğu için sektörde çalışacak kişilerin bu koşullara hazır olması önemlidir. Balık fiyatlarının bölgesel ve mevsimsel dalgalanmalara uğraması da gelirlerde istikrarsızlık oluşturabilmektedir. Küresel ölçekte balık tüketiminin hızla artması, özellikle deniz balıkları stoklarının azalmasıyla birlikte balık yetiştiriciliğinin önemini daha da artırmaktadır. Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de su ürünleri üretimi devlet teşvikleriyle desteklenmektedir. Bu durum, girişimcilik şansını artırarak yeni balık yetiştiriciliği işletmelerinin kurulmasına zemin hazırlamaktadır. Özellikle son yıllarda, çevre ve sürdürülebilirlik odaklı yeni yetiştiricilik trendleri öne çıkmaktadır. Kapalı devre sistemler (RAS – Recirculating Aquaculture Systems) ve biyo-flok gibi teknolojiler, daha verimli ve çevre dostu üretim süreçleri sunmaktadır. Bu yeni trendleri takip etmek, sektördeki gelişmelere ayak uydurmayı ve rekabet avantajı kazanmayı sağlar. Balık yetiştiriciliğinde yapay zekâ ve veri analitiği gibi teknolojiler, sektörde devrim niteliğinde yenilikler getirmektedir. Yapay zekâ destekli sistemler, sensörlerden alınan verileri (örneğin oksijen, pH, sıcaklık) analiz ederek ideal ortam koşullarını otomatik olarak ayarlayabilmektedir. Görüntü işleme ve veri analizi yoluyla balık davranışlarındaki anormallikler tespit edilerek hastalıklar erkenden tanınabilir. Ayrıca yem tüketim oranlarını optimize ederek maliyetleri düşürmek ve israfı önlemek mümkün hâle gelmektedir. Bu dijital yaklaşımlar yalnızca üretim süreçlerini iyileştirmekle kalmayıp, pazar talep analizleri gibi ticari kararların verilmesine de yardımcı olmaktadır. Hangi balık türlerine yatırım yapılacağı, hangi pazarlara odaklanılacağı gibi stratejik öngörüler geliştirilebilir. Bu nedenle Python, veri analizi, IoT (Nesnelerin İnterneti) gibi konulara ilgi duymak ve temel bilgi edinmek, mezuniyet sonrası bir adım öne çıkmayı sağlayacaktır. Balık Yetiştiriciliği bölümü, hem doğal kaynakların verimli kullanımını hem de ülkemizin gıda güvenliği ve ekonomik gelişimi açısından stratejik bir alan olarak öne çıkmaktadır. Teorik bilgilerle desteklenen uygulamalı eğitim süreci, sektörde istihdam imkânlarını artırmakta ve mezunlara önemli fırsatlar sunmaktadır. İklim değişikliği, çevresel baskılar ve küresel tüketim artışı gibi zorluklar ise alanı sürekli olarak güncel bilgi ve teknolojiyle desteklenen bir meslek hâline getirmektedir. Yapay zekâ ve dijitalleşme gibi yeni araçları öğrenmek, mezunların hem Türkiye’de hem de dünyada rekabetçi ve sürdürülebilir bir sektörde yer bulmalarını sağlayacaktır.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İslam’da adaletin ve doğruluğun temeli, insan haklarına saygı ve haksız kazançların reddedilmesidir. Bu bakış açısıyla, Bakara Suresi'nin 188. ayeti, toplumların huzurunu ve düzenini sağlamada en önemli öğelerden biridir. Ayette geçen “Ve mallarınızı aranızda batıl ile yemeyin. Ve insanların mallarından bir kısmını günah ile yemek için onları bilerek yöneticilere vermeyin” ifadesi, tüm bireylerin ve toplumların adaletle hareket etmeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Bu ayet, sadece rüşveti değil, toplumda adaletin zedelendiği her türlü batıl davranışı kapsar. Batıl yollarla kazanç sağlamak, haksız yere başkalarının haklarını gasp etmek, adaletsiz rekabet oluşturmak veya manipülasyon yapmak, sadece bireysel olarak zarar vermez; tüm toplumun düzenini, huzurunu ve refahını olumsuz etkiler. Seçimlere hile karıştırmak, iş başvurularında torpil yapmak veya hakimlere rüşvet vererek davaları kazanmaya çalışmak gibi eylemler, toplumu derinden sarsan ve insanların güvenini yok eden davranışlardır. Bu tür davranışlar, adaletin zedelenmesine ve toplumda eşitsizliklerin artmasına sebep olur. Bu da, uzun vadede hem bireylerin hem de toplumun felaketi anlamına gelir. Ayetin içerdiği öğretiler, sadece rüşvet gibi doğrudan parasal ilişkilerle sınırlı kalmaz, aynı zamanda güç ve yetkiyi kötüye kullanarak sistemin manipüle edilmesi gibi daha geniş bir perspektifi de kapsar. Örneğin, iş başvurularında torpil yaparak hak etmeyen kişilerin göreve gelmesi, hak edenlerin dışlanması, seçimlerde hile yaparak haksız kazanç sağlamak, ülkede adaletsizliğin artmasına neden olur. Bu tür uygulamalar, toplumsal huzuru bozar ve refahın her geçen gün azalmasına yol açar. Ayetin bir diğer önemli yönü, "hukkâm" kelimesinin kullanımında gizlidir. Hukkâm, yöneticiler, idareciler ve hakimler anlamına gelir. Yöneticilerin, hakimlerin ve idarecilerin adil olması beklenirken, bu kişilerin sistemin manipülasyonuna karışmaları, batıl yollardan kazanç sağlamaları, yalnızca bireyleri değil, tüm toplumu etkileyen büyük bir felakete yol açar. Yönetici pozisyonlarındaki kişilerin adaletle hareket etmesi, tüm sistemin doğru ve güvenilir işlemesi için şarttır. Eğer bu kişiler güçlerini kötüye kullanarak manipülasyon yapar veya haksız kazanç elde ederse, toplumun her kesimi bundan zarar görür. Bu bakış açısı, sadece bireysel çıkarları değil, toplumun geneline yönelik bir perspektifi içerir. Torpil, hile, yalan, sahtekârlık gibi eylemler, adaletin zedelenmesine ve toplumsal huzurun bozulmasına yol açan davranışlardır. Bu tür adaletsiz uygulamalar, sadece kısa vadede toplumsal huzursuzluğa neden olmakla kalmaz, uzun vadede sistemin güvenilirliğini de sarsar. Adaletin sağlanması, doğruyu bulmak ve hakka saygı göstermek, insanlık için en temel sorumluluklardandır. İnsanların haksız kazanç sağlamak yerine, adaletli bir şekilde yaşamaları, toplumun genel refahını artırır. Sonuç olarak, Bakara Suresi'nin 188. ayetinde yer alan bu öğretiler, sadece bireysel değil, toplumsal anlamda da büyük bir öneme sahiptir. Haksız kazanç sağlamak, batıl yollarla insanların haklarını gasp etmek, sadece adaleti zedelemekle kalmaz, aynı zamanda toplumda huzursuzluk ve eşitsizlik oluşturur. Herkesin haklarını alabilmesi için adaletin sağlanması, her alanda dürüstlük ve doğruluk ilkesine sadık kalınması gerekmektedir. Aksi takdirde, batıl yollara başvurulması, sadece bireyleri değil, tüm toplumu zarara uğratacaktır.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

"Bedava peynir sadece fare kapanında olur" sözü, Türk halk kültüründe yaygın bir şekilde kullanılan ve her türlü ücretsiz hizmete karşı şüphe uyandıran bir deyim haline gelmiştir. Bu söz, kökenini İngilizce'deki "There's no such thing as a free lunch" (Bedava öğle yemeği diye bir şey yoktur) ifadesinden almakta ve temelde haklı bir uyarı niteliği taşımaktadır. Ancak zamanla bu deyimin aşırı genelleştirilmesi, toplumsal hayatta önemli sorunlara yol açmış ve özellikle Kur'an'ın teşvik ettiği karşılıksız iyilik anlayışıyla çelişir bir duruma gelmiştir. Bu ifade, 19. yüzyıl Amerika'sında barların müşteri çekmek için uyguladığı bir ticari stratejiden doğmuştur. Barlar, içki satışlarını artırmak amacıyla "ücretsiz öğle yemeği" sunmaya başlamışlardır. Ancak bu "bedava" yemekler, aslında daha fazla içki tüketimiyle telafi edilen bir pazarlama taktiğiydi. Görünüşte ücretsiz olan hizmetin gizli bir maliyeti bulunmaktaydı. Bu durumdan hareketle "bedava görünen şeylerin arkasında çoğu zaman gizli bir çıkar vardır" anlayışı gelişmiştir. Söz Türkçe'ye uyarlanırken "bedava peynir sadece fare kapanında olur" şeklini almış ve başlangıçta art niyetli kişilerin "bedava" maskesiyle insanları kandırmasına karşı haklı bir uyarı niteliği taşımıştır. Ancak zamanla bu deyim genelleştirilmiş ve "bedava olan her şey şüphelidir" algısı oluşmuştur. İslam'ın temel kaynağı olan Kur'an, özellikle Yasin Suresi 21. ayette önemli bir ilke koyar: "Sizden bir ecir istemeyen kimselere uyun. Onlar doğru yoldadırlar." Bu ayet, karşılıksız hizmet edenlerin güvenilirliğini ve doğru yolda olduklarını açıkça belirtmektedir. Bu Kur'anî ilke, gerçek ihlas ve Allah rızasının karşılıksız iyiliği mümkün kıldığını göstermektedir. Bazı insanlar gerçekten de hiçbir dünyevi çıkar beklemeden doğru olanı yapar ve topluma fayda sağlar. Bu durum, onların samimiyetinin ve doğru yolda oluşlarının bir alameti olarak değerlendirilmelidir. "Bedava peynir sadece fare kapanında olur" sözünün aşırı genelleştirilmesi, toplumsal hayatta çeşitli olumsuzluklara yol açmıştır:
1. Motivasyon Kaybı
Ücretsiz hizmet edip iyilik yapmaya çalışan kişiler, sürekli bu söz ile karşılaştıklarında motivasyon kaybı yaşamışlardır. Bu durum, bazı insanların karşılıksız yapmış oldukları iyilikleri bırakmalarına neden olmuştur.
2. Toplumsal Şüphe
İnsanlarda bedava hizmetlere karşı genel bir şüphe oluşmuştur. Bu şüphe, gerçekten iyi niyetle yapılan karşılıksız hizmetlerin de sorgulanmasına ve hatta reddedilmesine yol açmıştır.
3. İyilik Sayısında Azalma

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Hayatımız boyunca yaşadığımız, gördüğümüz ve hissettiğimiz her şey, beynimizde meydana gelir. Bu, insanlar için sıradan bir gerçeklik gibi görünse de, derinlemesine düşünüldüğünde oldukça çarpıcı bir kavram ortaya çıkar. Beynimizin dış dünyaya dair algılarla şekillenen bir ekran gibi çalıştığını ve bu algıların, dünyadaki gerçekliğin yalnızca birer yansıması olduğunu anlamak, insan zihninin karmaşıklığını ve sınırlılığını gözler önüne serer. İnsanlar genellikle dış dünyayı ve çevrelerini doğrudan deneyimlediklerini düşünürler. Ancak, bu görüş yanlış bir varsayımdır. Koltuğunda oturup camdan dışarıyı izleyen bir kişi, aslında camdan görünen manzarayı beynindeki bir ekranda izlemektedir. Koltuğun sertliği, kahve kokusu, deniz manzarası ve diğer her şey beynimizde işlenir ve bu algılar, fiziksel dünyayı temsil eden sadece kopyalardır. Beynimizde oluşan bu görüntüler ve hisler, dış dünyadaki gerçeklerden farklıdır ve her zaman yalnızca bizim beynimizde var olan birer izlenimdir. George Berkeley'in "İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine İnceleme" adlı eserinde ifade ettiği gibi, beynimizde meydana gelen bu algılar bir bütün olarak anlamlı bir dünya oluşturur. Ancak, bu dünya, hiçbir zaman dış dünyadaki "gerçek" ile tam olarak örtüşmez. Bir elmanın tadı, kokusu, şekli ve rengi beynimizdeki algılarla birleşir ve bu birleşim "elma" diye adlandırılır. Fakat, asla gerçek elmayı deneyimleyemeyiz; çünkü biz yalnızca beynimizdeki kopyalarını algılarız. Beynimizde meydana gelen bu kopyalar, dış dünyada gördüğümüz şeylerin gerçeğinden farklıdır. Örneğin, bir limonun tadı, kokusu ve şekli beynimizde oluşturulmuş bir algıdır, ancak biz hiçbir zaman o limonun aslıyla doğrudan karşılaşamayız. Bilimsel ve felsefi bir bakış açısıyla, dış dünyadaki her şeyin yalnızca algılarımızla sınırlı olduğuna dair bir anlayış gelişir. Bu anlayış, insanın dış dünyadaki "gerçek" ile olan ilişkisini sorgular ve doğrudan gerçekliğe ulaşmanın imkansızlığını ortaya koyar. Bir insan, gözleriyle gördüğü bir manzarayı, kulaklarıyla duyduğu sesleri veya vücudunun hissettiği dokunma hissini, beynindeki kopyalar olarak algılar. Fakat bu algılar o kadar gerçekçidir ki, dış dünyada olup bitenlere dair bir kuşkuya düşmek oldukça zordur. Bir televizyon ekranındaki görüntüler nasıl gerçek gibi görünüyorsa, insan beynindeki algılar da tıpkı gerçek dünyadaki deneyimler gibi hissedilir. Bu nedenle, insanlar çoğunlukla çevrelerindeki dünyayı, algılarındaki gerçeklikle karıştırır ve dış dünyaya dair sahip oldukları tüm bilgiyi yalnızca beyninde şekillenen kopyalar üzerinden değerlendirirler. İnsanın dış dünyadaki gerçekleri öğrenme çabası, ancak ve ancak beynindeki algıların izlediği sınırlamalarla mümkündür. Bir insan beyninin dışına çıkıp, dünyayı olduğu gibi gözlemleme şansına sahip olamaz. Yani, bir kişi dışarıda gördüğü her şeyin sadece beyninde bir yansıma olduğunu kabul etmek zorundadır. Dış dünyadaki bir objeyi ne zaman gözlemlersek, bu gözlemi sadece beynimizdeki sinirsel aktiviteler aracılığıyla gerçekleştirebiliriz. Beynimizde oluşan bu kopyaların, dış dünyadaki objelerle doğrudan bir ilişkisi yoktur; bu kopyalar, beynin algılama sürecinin birer ürünü olarak karşımıza çıkar. Örneğin, bir limonun renk ve şekli, beynimizde ışık sinyalleri ve renk algısı olarak yansır. Ancak, bu yansıma, limonun gerçek "doğası" hakkında bilgi vermez. Beynimiz, sadece dış dünyayı kopyalar ve bu kopyalar gerçeğin yalnızca bir izlenimidir. Yaşam boyunca deneyimlediğimiz her şey, beynimizde oluşan kopyalardır. Renkli ışıkların, seslerin, kokuların ve tatların her biri, beynimizin birer ürünüdür. Teknolojinin ilerlemesi, bilimsel bulguların elde edilmesi veya dış dünyada yapılan keşifler, yine insanların algılarında şekillenir. Bu nedenle, dış dünyayı anlamanın ve öğrenmenin hiçbir zaman tam anlamıyla mümkün olamayacağı ortaya çıkar. Her yeni bilgi, bir şekilde beynimizdeki varlıkları ve algıları genişletir, ancak dış dünyadaki nesnelerin "gerçekliği" hakkında hiçbir zaman doğrudan bilgi edinemeyiz. Sonuç olarak, insanlar hayatları boyunca beynindeki kopyalarla yaşarlar. Bu kopyalar o kadar gerçekçidir ki, dış dünyadaki "asıl"larla hiçbir ilgisi olmadığını fark etmezler. Bu, insan algısının sınırlı doğasının bir yansımasıdır ve bilimsel bakış açılarıyla da desteklenen bir gerçektir. Dış dünya her ne kadar var olsa da, bizler ancak beynimizdeki kopyalarla bu dünyayı deneyimleyebiliriz ve bu algılar, hayatımızın her alanını şekillendirir.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İnsan vücudundaki en karmaşık ve etkileyici sistemlerden biri sinir sistemi ve beynin işleyişidir. Beyin vücudu kontrol eden ve yöneten merkezi organ olarak elektriksel sinyalleri kullanarak tüm vücutla iletişim kurar. Beynin elektriksel iletim kapasitesi bilim dünyasında halen çözülmemiş bir sır olarak kalmaktadır ve bu mükemmel yaratılış Allah’ın sonsuz ilmi ve gücünün bir yansımasıdır. İnsan vücudu tüm bilgi türlerini elektriksel sinyaller aracılığıyla iletmektedir. Görme, işitme, dokunma, tat ve koku gibi beş duyumuzdan gelen bilgiler elektriksel sinyaller olarak beyne iletilir. Bu elektriksel sinyaller sinir hücreleri (nöronlar) arasında taşınır ve bir hedefe ulaştığında kimyasal bir değişim meydana gelir. Bu değişim bir kasın kasılmasına ya da bir hareketin gerçekleştirilmesine yol açar. Nöronlar bilgiyi işlerken elektriksel değişimlere neden olur. Elektriksel sinyaller bir nörondan diğerine geçerken çeşitli kimyasal maddelerle (iyonlar) etkileşime girer. Sodyum, potasyum ve kalsiyum iyonları gibi elektriksel olarak yüklü parçacıklar hücre zarından geçerek elektriksel değişikliklere yol açar ve bu sinyaller sinir hücreleri arasında iletilir. Bu süreç sinir hücrelerinin bilgi iletimini sağlamak için kullandığı özel bir özelliktir. Beyin bu elektriksel sinyalleri kullanarak vücudun her bölgesiyle iletişim kurar. Beyindeki elektriksel faaliyetler beynin düşünme, hatırlama, hissetme ve hareket etme gibi işlevlerini yerine getirmesine olanak sağlar. Beynin elektriği kullanarak bu kadar karmaşık bir iletişim ağı kurması sinir sisteminin mükemmelliğini ve tasarımındaki kusursuzluğu gösterir. Beynin en dikkat çekici özelliklerinden biri paralel bilgi işlem kapasitesidir. Beyin milyonlarca farklı işlemi aynı anda ve kusursuz bir şekilde gerçekleştirir. Bu paralel işlem vücudun farklı bölgelerindeki kaslar ve organlar arasındaki koordinasyonu sağlar. Örneğin bir kişi aynı anda elini kaldırabilir, başını sağa sola sallayabilir ve bir şarkı söyleyebilir. Beyin bu karmaşık ve eş zamanlı işlemleri mükemmel bir uyum içinde gerçekleştirir. Beyindeki sinir hücreleri arasında gerçekleşen elektriksel iletimler sinapslar aracılığıyla birbirine bağlanan nöronlar tarafından koordine edilir. Her hareket ve düşünce beynin çeşitli bölgelerindeki nöronlar arasındaki elektriksel sinyallerin iletimiyle mümkündür. Beyin her bir eylemin ve düşüncenin ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini belirleyen bir kumanda merkezi gibi çalışır. Beyindeki elektriksel sinyallerin iletimi ve nöronlar arasındaki iletişim bilimsel olarak büyük bir ilgi görmüştür. Sinir hücrelerinin elektriksel iletim kapasitesi bilgisayar biliminde de dikkat çekmiştir. Beynin paralel işlem kapasitesi bilgisayarların işlem gücünden çok daha yüksek bir seviyeye ulaşmaktadır. Bir bilgi beynin içinde 100.000 nörona aynı anda yayılabilir. Bu paralel işlem bilgisayarların simüle edemediği bir kapasiteye sahiptir. Beynin bu mükemmel işleyişi bilim insanlarını hayrete düşürmektedir. Beyin sadece elektriksel sinyallerle iletişim kurmaz aynı zamanda kimyasal maddeler ve nörotransmitterlerle de çalışır. Bu kimyasallar nöronlar arasındaki sinapslarda bırakılır ve nöronlar arasında iletişimi sağlar. Beynin tüm bu karmaşık işlemleri bir arada yapabilmesi Allah’ın sonsuz ilminin ve kudretinin bir göstergesidir. Beynin bu mükemmel işleyişi insanın doğasında bulunan üstün bir yaratılışı yansıtır. Beyin vücudun her bir fonksiyonunu kontrol ederken aynı zamanda duygularımızı, düşüncelerimizi ve hafızamızı yönetir. Beynin işlevleri insanın ne kadar büyük bir yaratılışın ürünü olduğunu gösterir. Beynin elektriksel ve kimyasal iletişimi insanın vücudundaki her işlemi bir araya getirir ve mükemmel bir uyum içinde çalışmasını sağlar. Beynin bu mükemmel işleyişi her yönüyle Allah’ın yarattığı kusursuz bir tasarımı yansıtır. Allah evrendeki her şeyin yaratıcısıdır ve insan vücudu da bu yaratılışın bir parçasıdır. Beyindeki elektriksel ve kimyasal iletimin kusursuzluğu Allah’ın gücünü ve ilmini gösterir. Allah her şeyin yaratıcısıdır ve bu yaratılışın her bir detayı insanın hayretle bakması gereken bir mucizedir. Kuran’da Allah’ın yaratması şöyle belirtilir: >“Gökleri ve yeri yaratan onların benzerlerini yaratmaya güç yetiremez mi? Evet O her şeyin yaratıcısıdır. Bilgisi sonsuz olandır. O'nun emri bir şeyi istediği zaman ona ol der olur. O yücedir. Her şeyin yönetimi elinde bulunandır. Ve O'na geri döndürüleceksiniz.” (Yasin Suresi, 81-83) Bu ayetler Allah’ın yaratmadaki kudretini ve her şeyin O’na ait olduğunu vurgular. Beynin mükemmel yaratılışı da bu kudretin bir örneğidir. İnsan beyninin elektriksel işleyişi ve sinir sisteminin kusursuz yaratılışı Allah’ın sonsuz ilmi ve gücünü gösteren bir mucizedir. Beynin vücudun her noktasına bilgi göndermesi ve bu bilgiyi mükemmel bir şekilde işleyerek her hareketi ve düşünceyi yönetmesi Allah’ın yaratışındaki üstünlüğü yansıtır. Bilim dünyası beynin işleyişini anlamaya çalışırken aslında bu mükemmel yaratılışın arkasındaki ilahi kudreti görmelidir. Beynin her bir fonksiyonu Allah’ın yaratma gücünü ve ilmini gösterir. Beynin karmaşık yapısı insanın Allah’ın sonsuz ilminin bir parçası olarak yaratıldığını ve her bir detayın O’nun kudretiyle şekillendiğini gözler önüne serer.

Devamını Oku