Fosiller, yeryüzünün tarihini anlamada eşsiz bir öneme sahiptir. Dünyanın dört bir yanında, farklı kayaç türlerinde bulunan bu biyolojik kalıntılar, geçmişte yaşamış canlıların izlerini günümüze taşır. Ancak fosil kayıtlarının, evrim hipotezi ile ciddi çelişkiler taşıdığına dair önemli bulgular bulunmaktadır. Jeolojik süreçler, kayaçları üç ana gruba ayırmıştır:
Magmatik Kayaçlar: Yerin derinliklerinde oluşan ya da volkanlardan yüzeye çıkan lavların soğumasıyla meydana gelir. Granit ve bazalt gibi örnekleri vardır. Fosil bulguları genellikle magmatik kayaçlarda nadirdir.
Tortul Kayaçlar: Kum, alüvyon ve su içinde taşınan maddelerin birikmesiyle oluşur. Fosillerin çoğunluğu bu kayaçlarda bulunur. Kum taşı, şist ve kireç taşı gibi türler fosil açısından zengindir.
Metamorfik Kayaçlar: Yüksek basınç ve sıcaklık altında yapısı değişen magmatik ve tortul kayaçlardır. Bu tür kayaçlarda fosiller nadiren ve deformasyona uğramış halde bulunur.
Fosillerin büyük bir kısmı tortul kayaçlarda korunmuş halde bulunmaktadır. Bu durum, fosil kayıtlarının oluşumunda tortul süreçlerin anahtar bir rol oynadığını göstermektedir. Evrim hipotezine göre, canlılar yavaş ve aşamalı bir süreçle birbirlerinden türemiştir. Ancak fosil kayıtları, bu görüşle çelişen iki önemli özelliğe sahiptir:
Durağanlık: Fosil kayıtları, türlerin, dünya üzerinde var oldukları süre boyunca morfolojik olarak değişmeden kaldığını göstermektedir. Bu durum, evrim hipotezinin öngördüğü ara geçiş formlarının varlığına dair bir kanıt sunmamaktadır.
Caddedeki kalabalık, arabalar, korna sesleri, mağazalar, binalar... Bir caddeye baktığınızda gördüğünüz bu tablo size oldukça net ve gerçek gibi gelir. Bu nedenle, birçok insan gördükleri bu tablonun aslında beyinlerinde meydana geldiğini anlayamaz ve hepsini gerçek zannederek yanılır. Ancak, bu algı o kadar mükemmel bir şekilde yaratılmıştır ki, bunun dış dünyanın kendisi değil, zihnimizde oluşan bir kopya görüntü olduğunu anlamak neredeyse imkânsızdır. Görüntüyü bu kadar inandırıcı ve etkileyici yapan unsurlar mesafe, derinlik, renk, gölge, ışık gibi detaylardır. Bu unsurlar o kadar kusursuz bir biçimde kullanılmıştır ki, beynimizde üç boyutlu, renkli ve canlı bir görüntü haline gelirler. Sonsuz sayıdaki ayrıntının bu görüntüye eklenmesiyle, farkında olmadan tüm ömrümüz boyunca gerçek zannederek içinde yaşadığımız, aslında sadece zihnimizde muhatap olduğumuz bir dünya oluşur. Araba kullanırken kendinizi düşünün. Direksiyonu kendinizden bir kol mesafesi uzaklıkta, trafik lambalarını ise birkaç yüz metre ileride görürsünüz. Önünüzdeki araba yaklaşık 10 metre uzakta, ufuktaki dağlar ise kilometrelerce mesafededir. Ancak bu tahminlerin hepsi yanlıştır. Ne dağlar, ne de önünüzdeki araba o kadar uzaktadır. Aslında bütün görüntüler beynimizde, bir sinema perdesindeki gibi iki boyutlu bir yüzeyde yer alır. Gözümüze yansıyan görüntüler, televizyon ekranındaki görüntüler gibi iki boyutludur. Öyleyse, bu mesafe ve derinlik duygusu nasıl oluşur? Görüntülerde mesafe ve derinlik hissini uyandıran unsurlar; perspektif, gölge ve harekettir. Optik biliminde "mekan algısı" olarak adlandırılan bu algı, oldukça karmaşık sistemlerle sağlanır. Aslında gözümüze gelen görüntü sadece iki boyutludur; yüksekliği ve genişliği vardır. Ancak, her iki gözümüzün aynı anda farklı açılardan aldığı görüntüler beynimizde birleştirilir ve derinlik hissi oluşturulur. Bu durumu daha iyi anlamak için basit bir deney yapabilirsiniz: Sağ kolunuzu ileri uzatın ve işaret parmağınızı kaldırın. Gözlerinizi parmağınıza odaklayarak sırayla sağ ve sol gözlerinizi kapatıp açın. İki göze farklı iki görüntü geldiği için parmağınızın yer değiştirdiğini fark edeceksiniz. Aynı şekilde, gözlerinizi sırayla kapatarak yakındaki ve uzaktaki nesnelerin yer değiştirme derecesini gözlemleyebilirsiniz. Yakındaki nesneler daha fazla kayarken, uzaktaki nesneler daha az kayar. İki boyutlu bir retinada derinlik hissinin oluşumu, ressamların kullandığı tekniklere çok benzer. Ressamlar, perspektif, gölge, doku değişimi gibi unsurlarla iki boyutlu bir yüzeyde derinlik ve gerçeklik hissi oluştururlar. Örneğin, doku değişimi derinlik algısında önemli bir rol oynar. Yakındaki yüzeyler daha detaylı, uzaktaki yüzeyler ise daha silik görünür. Başarılı ressamların tablolarında gölge, ışık ve perspektif unsurlarını kullanarak elde ettikleri gerçeklik hissi, beynimizin algı mekanizmasıyla birebir benzerlik gösterir. Tren raylarının ufukta birleşmesi ya da uzaktaki ağaçların daha küçük çizilmesi gibi yöntemlerle mesafe hissi oluşturulur. Beynimizde de benzer şekilde derinlik algısı oluşur; ışık, gölge ve ayrıntılar ne kadar detaylı işlenirse görüntü o kadar gerçekçi olur ve duyularımızı aldatır. Beynimizdeki görme merkezi, bir kredi kartı büyüklüğündedir. Buna rağmen binlerce kilometre uzaktaki yıldızlar, Ay, Güneş ya da elinizdeki bardak gibi tüm görüntüler bu küçük alana sığdırılır. Örneğin, ufukta kaybolan bir gemi, aslında sizden kilometrelerce uzakta değildir; beyninizin içindedir. Aynı şekilde, evinizin önündeki ağaç ya da denizde yol alan bir gemi de beyninizdeki görme merkezinde, tek bir yüzey üzerinde yer alır. Bu gerçeklik, rüyalarda da açıkça görülür. Rüyalarınızda, tamamen hayali dünyalar içinde yürür, nesnelerle etkileşime girersiniz. Ancak bu dünyaların hiçbir maddi karşılığı yoktur; her şey zihninizde oluşur. Rüyanızda gördüğünüz beden bile tamamen zihninizin ürünüdür. Algılarımızın dış dünyadaki maddi bir karşılığa dayanması gerekmez. Simülatörler ve rüyalar, bu gerçeği kanıtlar. Örneğin, görme engelli bireyler üzerinde yapılan bir deneyde, görüntüleri titreşimlere dönüştüren cihazlar kullanılmıştır. Bu cihazlar aracılığıyla görme engelli bireylerin beyinleri, dış dünyadan uyarılar alarak görüntüler oluşturmuştur. Bu kişiler, görüntüler büyüyormuş gibi hissettiklerinde refleks olarak kendilerini koruma davranışları sergilemişlerdir. Sonuç olarak, algıladığımız dünyanın, zihnimizde oluşan bir kopya olduğunu anlamak zor olabilir. Ancak bilimsel bulgular, gördüğümüz, duyduğumuz ve hissettiğimiz her şeyin beynimizde meydana geldiğini ve dış dünyanın bir "yansıması" olduğunu göstermektedir. Gerçek dediğimiz dünya, aslında zihnimizde oluşan bir algılar dünyasından ibarettir.
Görme algısı, sıradan bir deneyim olarak algılansa da, altında yatan mekanizmalar olağanüstü bir bilimsel mucizeyi temsil eder. İnsanlık, gözleri "dünyaya açılan pencereler" olarak tasvir etse de, bu anlayış eksiktir. Çünkü gördüğümüz her şey, aslında beynimizin bir ürünü olarak şekillenir. Görme, gözlerin çevredeki ışığı algılamasıyla başlar. Bir nesneden gelen ışık, göz merceğinden geçerek ağ tabakada (retina) baş aşağı ve iki boyutlu bir görüntü oluşturur. Retinada bulunan çubuk ve koni hücreleri, bu ışığı kimyasal süreçler yoluyla elektrik sinyallerine dönüştürür. Bu sinyaller, milyonlarca sinir hücresi aracılığıyla beynin arka kısmında yer alan görme merkezine iletilir. Ancak beynin bulunduğu ortam tamamen karanlıktır; kafatası ışığı içeri geçirmez. Buna rağmen, beyin gelen sinyalleri anlamlandırarak üç boyutlu, renkli ve detaylı bir dünya oluşturur. Örneğin, bir parkta oyun oynayan çocukları izlerken gördüğümüz görüntüler, aslında beynimizin bir yorumundan ibarettir. R. L. Gregory'nin de belirttiği gibi, gözlerimize gelen ters görüntüler, beynimizde anlamlı nesneler olarak yeniden inşa edilir. Bu süreçte beyin, ışık sinyallerini düzenler, boyutları ve renkleri belirler, derinlik algısı oluşturur. Retinada baş aşağı oluşan bir görüntü, beynimizde düzeltilerek, çevremizde gördüğümüz sağlam nesneler haline gelir. Bu olgu, beynin algıladığı görüntülerin dış dünyadaki nesnelerle birebir aynı olmadığını gösterir. Görme işlemi sırasında, beynimiz bir "kopya görüntü" oluşturur ve biz asıl nesneler yerine bu kopyaları algılarız. Görme algısının bilimsel açıklaması, dünyaya dair algılarımızın ne kadar yanıltıcı olabileceğini gösterir. İnsanlar, çevrelerindeki her şeyi dış dünyada sabit nesneler olarak algılar. Ancak tüm bu algılar, beynin içinde oluşan birer imgedir. Bu durumu anlamak için basit bir deney yeterlidir: Gözünüzü kaşıdığınızda, gördüğünüz her şeyin hareket ettiğini fark edersiniz. Bu durum, görüntülerin dış dünyada sabit bir şekilde var olmadığını, beyninizdeki bir süreçle şekillendiğini açıkça gösterir. Alman nörolog Hoimar von Ditfurth bu gerçeği şu şekilde ifade eder: “Gözümüzün gördüğü şey, ‘dünya’ değildir, sadece onun imgesidir. Orijinalle ne kadar örtüştüğü ise tartışılır.” Bu ifade, algılarımızın mutlak bir gerçeklik sunmadığını, yalnızca beynimizin yorumladığı bir izdüşüm olduğunu vurgular. Görme sürecinde en dikkat çekici noktalardan biri, beynin tamamen karanlık bir ortamda ışıklı, renkli ve canlı bir dünya oluşturabilmesidir. Güneşin parlaklığı, bir çiçeğin rengi ya da bir ateşin sıcaklığı gibi algılar, beynimizin karanlık ortamında elektrik sinyalleri olarak şekillenir. Örneğin, bir mangal ateşini izlediğinizde, beyniniz bu ateşin ışığını ve sıcaklığını hissetmez. Beyninizin içi karanlık ve sabit bir sıcaklıkta kalır. Buna rağmen, bu karanlık ortamda ışıklı ve renkli bir dünya oluşur. Bu süreç, hayranlık uyandıran bir mucizedir. Hayatımız boyunca gördüğümüz her şey, aslında beynimizde oluşan kopya görüntülerden ibarettir. Dış dünyadaki nesnelerin asıllarına hiçbir zaman doğrudan erişemeyiz. Gördüğümüz görüntülerin aslına ne kadar uygun olduğunu veya bir asıl nesnenin var olup olmadığını bilmek mümkün değildir. Bu gerçeklik, hayatın anlamını yeniden değerlendirmemize olanak sağlar. Çevremizde gördüğümüz dünyanın tamamen beynimizin bir yorumu olduğunu fark etmek, algılarımızın ne kadar sınırlı ve öznel olduğunu gösterir. Bu bilinçle, hayata dair birçok varsayımımızı yeniden düşünmek ve algıladığımız dünyanın ötesine geçmek mümkündür. Sonuç olarak, görme olayının bilimsel açıklaması, insan algısının sınırlarını anlamamız için önemli bir pencere sunar. Hayat boyunca gördüğümüz dünyayı dışımızda değil, beynimizin içindeki küçük bir noktada deneyimleriz.
İslam düşünce geleneğinde hadis literatürü, Kur'an'dan sonra ikincil bir kaynak olarak kabul edilmiş ve zamanla bu literatür üzerinden geniş bir din anlayışı inşa edilmiştir. Ancak hadis külliyatının oluşum süreci, aktarım mekanizması ve korunma garantisi açısından Kur'an ile kıyaslandığında ciddi epistemolojik problemler taşıdığı görülmektedir.
1. Hadis Külliyatının İlahi Koruma Altında Olmaması
Kur'an'ın korunmasıyla ilgili açık bir ilahi vaat bulunmaktadır: "Şüphesiz o zikri biz indirdik ve şüphesiz onun koruyucuları biziz." (Hicr 9) Bu vaat, Kur'an'ın hem lafzının hem de içeriğinin değişime karşı korunduğunu gösterir. Oysa hadis literatürü için böyle bir koruma vaadi söz konusu değildir.
Hadis kitapları:
- İnsan eliyle derlenmiştir
- Nebimiz Muhammed'in vefatından yüzyıllar sonra sistemli hale getirilmiştir
Modern çağda dini bilginin nasıl üretildiği, dolaşıma sokulduğu ve kutsallaştırıldığı meselesi, salt teolojik bir problem değildir. Bu, epistemoloji, sosyoloji, psikoloji ve iletişim bilimlerinin kesiştiği karmaşık bir olgudur. Hadis uydurma pratiği, içerik üretiminden önce bir otorite inşası sürecidir. Çünkü sahte bilginin kabulü, içeriğin doğruluğundan değil, kaynağın toplumsal meşruiyetinden başlar.
Birinci Aşama: Otorite Simülasyonu - Görünürlük ve Sembolizm
Dini Semboller ve Görsel Kodlar
Senaryomuzda bir kişi web sitesi açar, sosyal medyada cami adı altında sayfa oluşturur, sarık takar, sakalını uzatır. Bu unsurlar rastgele seçilmiş detaylar değildir; bunlar otorite göstergeleridir.
Toplumsal hafızada:
- Sarık = ilim
19. yüzyılın sonlarında, evrimci biyolog Ernst Haeckel tarafından ortaya atılan "Recapitulation" (Tekrar Teorisi), uzun yıllar bilimsel bir gerçek olarak kabul edilmiş ve evrim hipotezini destekleyen önemli bir argüman olarak sunulmuştur. Ancak ilerleyen yıllarda bu teorinin, tamamen bilim dışı bir hayal ürünü olduğu ortaya çıkmıştır. Haeckel'in teorisi, canlı embriyolarının gelişim süreçleri sırasında, sözde atalarının geçirdiği evrimsel aşamaları tekrar ettiğini iddia ediyordu. Örneğin, insan embriyosunun gelişiminde önce balık, ardından sürüngen özellikleri sergilediği ve en sonunda insana dönüştüğü öne sürülüyordu. Günümüzde bu teorinin birçok açıdan geçersiz olduğu bilinmektedir. Haeckel'in "solungaç" olarak adlandırdığı yapılar, aslında insanın orta kulak kanalı, paratiroid bezleri ve timüs bezlerinin başlangıç noktalarıdır. Embriyonun "yumurta sarısı kesesi" olarak tanımlanan kısmının ise, gerçekte bebeğin kan üretimini sağlayan bir yapı olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca Haeckel'in "kuyruk" olarak tanımladığı yapı, insanın omurga kemiği olup, yalnızca bacaklardan önce oluştuğu için kuyruğa benzemektedir. Bu bulgular, bilim dünyasında genel kabul görmüş gerçeklerdir. Evrimciler dahi bu hataları kabul etmektedir. Neo-Darwinizm’in kurucularından George Gaylord Simpson, “Haeckel evrimsel gelişimi yanlış bir şekilde ortaya koydu. Bugün canlıların embriyolojik gelişimlerinin geçmişlerini yansıtmadığı artık kesin olarak biliniyor” diyerek bu durumu açıkça ifade etmiştir. 1950'li yıllardan itibaren Recapitulation Teorisi ders kitaplarından çıkarılmıştır ve bilimsel bir tartışma olarak geçerliliğini çok daha önce, 1920'li yıllarda yitirmiştir. American Scientist dergisinde yayımlanan bir makalede, bu teori için “Biyogenetik yasası (Recapitulation Teorisi) artık tamamen ölmüştür” denilmiştir. Haeckel, teorisini desteklemek için bilim etiğiyle bağdaşmayan yöntemlere başvurmuştur. Balık ve insan embriyolarını birbirine benzetmek için sahte çizimler yapmıştır. Bu durum ortaya çıktığında, Haeckel, savunmasında diğer evrimcilerin de benzer sahtekarlıklar yaptığını itiraf etmiştir: > “Bu yaptığım sahte çizimler nedeniyle kınanmalıyım. Ancak beni avutan şey, benimle aynı durumdaki yüzlerce meslektaşımın, güvenilir gözlemcilerin ve ünlü biyologların, en iyi biyoloji kitaplarında ve tezlerinde benzer sahtecilikler ve çarpıtmalar yapmış olmasıdır.” Bu ifadeler, Haeckel’in sahtekarlığının yalnızca bireysel bir durum olmadığını, dönemin evrimci biyologları arasında yaygın bir uygulama olduğunu göstermektedir. Evrim hipotezini savunma gayesiyle hareket eden birçok bilim insanı, taraflı sonuçlar, yanlış bilgiler ve sahteciliklerle dolu çalışmalara imza atmıştır.
Recapitulation Teorisi’nin çöküşü, evrim hipotezinin bilimsel bir gerçek olarak sunulmasındaki sorunları bir kez daha gözler önüne sermiştir. Evrim hipotezini destekleyen hiçbir somut bilimsel delilin olmaması, bilim insanlarının taraflılık ve hatalara daha yatkın olmasına neden olmuştur. Haeckel ve onun izinden giden birçok biyolog, evrimi savunmak adına bilim etiğini hiçe saymış, yanlış bilgilerle kamuoyunu yanıltmıştır. Sonuç olarak, Recapitulation Teorisi'nin bilimsel olarak çürütülmesi, bilim dünyasında daha dikkatli ve etik bir yaklaşımın önemini ortaya koymuştur. Bilim, doğrular üzerine inşa edilmelidir ve herhangi bir teoriyi desteklemek adına yapılan sahtekarlıklar, bilime olan güveni zedelemekten başka bir işe yaramaz.
Günümüzde bilgiye ulaşmak her zamankinden daha kolay ancak doğru bilgiye ulaşmak bir o kadar zor hale gelmiştir. Özellikle sosyal medya ve haber kanalları, bilgi kirliliğinin en yoğun yaşandığı alanlardan biri haline gelmiştir. Görüntüler, açıklamalar ya eksik verilir ya da kasıtlı olarak çarpıtılır. Bir olayın yalnızca bir kısmı gösterilirken, geri kalanı karartılır. Menfaat, ideoloji ya da siyasi tarafgirlik uğruna gerçekler göz ardı edilir. Bu sebeple, insan gördüğü ve duyduğu her şeye hemen itibar etmemeli doğruluğunu araştırmadan karar vermemelidir. Kur’an'da bu hassas konuya doğrudan temas eden şu ayet yer alır: "Ey iman edenler! Eğer bir fasık bir haberle size gelirse onu araştırın. Yoksa cehaletle bir topluluğa kötülük edersiniz sonra yaptığınız üzerine pişman olursunuz."(Hucurat suresi 6. ayet) Bu ayet, sadece bireysel hayatımızda değil toplumsal ilişkilerde de bilgiye karşı duyarlılığın ne denli önemli olduğunu vurgular. Çünkü doğrulanmamış bilgiyle hareket etmek yalnızca muhataba değil topluma da zarar verebilir. Bugün medya organları büyük oranda iki kutba ayrılmıştır: hükümet yanlıları ve muhalifler. Her iki taraf da çoğu zaman işine gelen kısmı aktarır işine gelmeyeni gizler. Bu da halkın sağlıklı bilgiye ulaşmasını zorlaştırır. Bu nedenle, bir tarafı dinleyip diğerini peşinen reddetmek büyük bir hatadır. Hakikate ulaşmanın yolu her iki tarafın da dinlenmesi, çelişkilerin ve eksik kalan yönlerin araştırılmasıyla mümkündür. Ancak bu mesele sadece medya ile sınırlı değildir. Günlük hayatta da aynı yaklaşımı benimsemek gerekir. Örneğin bir aile içi tartışmada yalnızca bir tarafın anlatımına itibar etmek diğer tarafı peşinen suçlu ilan etmek anlamına gelebilir. Bu da adaletsizliğe, ilişkilerin zedelenmesine ve hatta geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açabilir. Günümüzde sosyal medyada ya da bazı asılsız haberlerde Çinlilerin insan eti yediği gibi akıl dışı iddialara dahi inanılabilmektedir. Bu durum bireyin sorgulama kabiliyetini yitirmesiyle ortaya çıkar. Araştırmayan, sadece duyduğuna inanan insan zamanla her türlü yanlış bilginin savunucusu haline gelir. Dahası kimi zaman bu bilgiler sapkın kişilerin yönlendirmesiyle yayılır. Allah bu konuda da Müslümanları uyarır: "Ey iman edenler! Sapkının adımlarını izlemeyin. Kim sapkının adımlarını izlerse, şüphesiz o, çirkinliği ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın lütfu ve bağışlaması size olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla arınamazdı. Ancak Allah dilediğini arındırır. Ve Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir." (Nur Suresi 21. Ayet) Bu ayetten anlıyoruz ki, araştırmadan, sorgulamadan hareket eden kişi farkında olmadan sapkının izini sürebilir. Bu da hem birey hem toplum için yıkıcı sonuçlar doğurur. Aynı zamanda, hakikati gizleyen ya da çarpıtan sapkınların söylemlerine kanmak, insanı batıla destek verir hale getirir. Öyleyse, bir Müslüman olarak görevimiz duyduğumuz her bilgiyi sorgulamak her haberi araştırmak ve hakikate ulaşma gayretinde olmaktır. Çünkü adaletin ve doğruluğun temeli sağlam bilgiye dayanır. Aksi halde cehaletle yapılan bir hareket pişmanlıkla sonuçlanacak yanlışlara yol açabilir. Görülen ya da duyulan her şeye hemen itibar etmek hem birey hem toplum için tehlikelidir. Mümin duyduğu haberi araştırmadan kabul etmez. Çünkü bilir ki yanlış bir bilginin peşinden gitmek sadece insanı yanıltmaz onu şeytanın adımlarını izlemeye kadar götürür. Kur’an’ın rehberliğinde, aklımızı ve vicdanımızı kullanarak hakikatin izini sürmek hepimizin sorumluluğudur.
Hak, inkârı mümkün olmayan, kesin gerçek demektir. Aynı zamanda Allah’ın isim veya sıfatlarındandır. Çünkü hak; varlığı sabit olan, mutlak gerçekliği ifade eden ve hikmetle var edilen şeydir. Kur’an’a göre hak, sadece Allah’ın vahiy yoluyla bildirdiği bilgi ve değerlere dayanır. Beşerî yorumlara, kültürel alışkanlıklara veya geleneksel kabullere dayanan her anlayış ise batıldır. Zira değişmez doğruların ve evrensel değerlerin kaynağı sadece Allah’tır. Beşer, Allah bildirmediği sürece neyin hak, neyin batıl olduğunu bilemez. Nitekim melekler, “Seni tesbih ederiz, bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur; şüphesiz sen her şeyi en iyi bilensin.” (Bakara 2:32) diyerek bu gerçeği itiraf etmişlerdir. Geleneksel din anlayışı, vahyin yeterliliğini kabul etmeyip uydurma hadislerle dini şekillendirdiğinden, hak kavramını da tahrif etmiştir. Oysa Kur’an’a göre bir insanın yaşadığı hayattan sorumlu olduğu merci sadece Allah’tır. Günahı da sevabı da Allah katında değerlidir. İnsan Allah’a karşı sorumludur; O'nun belirlediği farzları yerine getirmek ve haramlardan sakınmakla yükümlüdür. Eğer Allah’ın sınırları aşılırsa, işlenen her suç ya da günah, Allah’a karşı işlenmiş olur. Ve bu günahları sadece Allah bağışlayabilir. Kur’an bu konuda çok açıktır: “Ve Allah’tan başka günahları kim bağışlayabilir?” (Âl-i İmrân 3:135) Toplumda yaygın olan “kul hakkı” söylemi, aslında Kur’an merkezli İslam’da yeri olmayan bir ifadedir. Kur’an’da böyle bir kavram geçmez. İnsanlar, birbirlerine karşı hukuki ve ahlaki yükümlülüklerle sorumludurlar. Ancak bir insan, bir başkasına zarar verdiğinde bu fiilin esas günah tarafı, Allah’ın sınırlarını çiğnemesidir. Dolayısıyla bağışlanma da sadece Allah’a aittir. Örneğin bir kimse hırsızlık yaparsa, hem kanun önünde suç işlemiştir hem de Allah’ın koyduğu bir yasağı çiğnemiştir. Suçun dünyevi cezasını devlet verir; ancak bu kişinin ahiretteki sorumluluğunu belirleyecek olan yalnızca Allah’tır. Eğer hırsız kamu malı çaldıysa, toplumun tüm fertleri "Hakkımızı helal ettik" dese bile, bu ahlaki bir duruş olabilir ama günahın bağışlanması için yeterli değildir. Çünkü günahı affedecek olan yalnızca Allah’tır. Aynı şekilde, gıybet edilen, alaya alınan, iftiraya uğrayan kişiler, “Ben hakkımı helal etmiyorum” diyebilirler. Bu söz, kişisel duygusal bir tepkidir. Ancak kişinin affetmemesi, o günahın bağışlanmayacağı anlamına gelmez. Çünkü kulun affı, Allah’ın affına denk değildir. Allah dilerse affeder, dilerse affetmez. Kulun yetki alanı sadece dünyevi ilişkilerle sınırlıdır. Kur’an, anne babaya iyilik yapılmasını emreder; ancak onların çocukları üzerinde mutlak hak sahibi olduğunu söylemez. Kur’an’da geçen emirler, "saygı gösterin", "iyilik yapın", "öf bile demeyin" şeklindedir. Ama bu iyi muamele, onların üzerimizde hak sahibi olduğu için değil; Allah emrettiği için yapılır. Ebeveyn şirk koşmayı emrederse, onlara itaat edilmez. (Lokman 31:15) Dolayısıyla anne-baba hakkı gibi kavramlar da, hakikatte Allah’ın verdiği nimetlerin, lütufların sadece O'na ait olduğunu unutarak türetilmiş beşeri anlayışlardır. “Size ulaşan her nimet Allah’tandır…” (Nahl 16:53) ayeti bu gerçeği bildirir. Kur’an’a göre insan, Allah’ın yarattığı bir ruh olarak, bu dünyada Allah’ın gösterdiği görüntüleri izlemektedir. Olayların arkasında görünmeyen bir hakikat vardır ve bu hakikati yaratan da yöneten de yalnızca Allah’tır. Bu nedenle hiç kimse, başka birinin hayatına, kaderine, günahına ya da sevabına gerçek anlamda müdahale edemez. Görünen fiillerin ardındaki mutlak fail Allah’tır. Şeyhlerin, evliyaların, mezhep imamlarının, “Sana şefaat ederim”, “Seni cennete götürürüm” gibi iddiaları da Kur’an’a göre şirk içerir. Çünkü günahı yalnızca Allah bağışlar, hüküm yalnızca Allah’a aittir: “Hükmüne hiç kimseyi ortak kılmaz.” (Kehf 18:26) “Ben hakkımı helal etmiyorum” demek, insani bir tepki olabilir ama Allah’a ait olan bağışlama yetkisini kendine atfetmek anlamına gelecek şekilde kullanıldığında tehlikeli bir inanca dönüşebilir. Kur’an’da “kul hakkı affedilmez” şeklinde bir hüküm yoktur. Allah dilerse affeder. Kur’an’da bildirilmeyen her inanç ve söylem, şirk ve batıl riski taşır. Hak, yalnız Allah’ındır. Affetme yetkisi yalnız Allah’a aittir. Dinin hükümlerini koyan da bağışlayan da hükmeden de sadece Allah’tır. Geleneksel din algısının bu gerçeklerin üstünü örtmesine izin vermemek gerekir. Çünkü “Hak” tektir, O da Allah’tır.
Kur'an'da, özellikle Bakara Suresi 219. ayet ve Maide Suresi 90. ayet gibi önemli ayetlerde, aklı örten her şeyin insanın ruhsal ve fiziksel sağlığını olumsuz etkileyen ve insanı kötü yola yönlendiren unsurlar olarak kabul edildiği vurgulanmaktadır. Bu ayetlerde, "hamr" kelimesi genellikle şarap veya alkol olarak çevrilse de, kelimenin anlamı çok daha geniştir. Hamr, aslında insanın aklını örten ve doğru düşünmesini engelleyen her türlü maddeyi kapsar. Alkol, sigara ve uyuşturucu gibi maddeler, bu tanıma uyan örneklerdir. Bakara Suresi 219. ayetinde şöyle denir: "Sana örtenden ve kumardan sorarlar de: Onlarda büyük günah ve insanlar için faydalar vardır. Ve onların günahı yararından daha büyüktür. Ve sana neyi infak edeceklerini soruyorlar de: Bağış. Allah size ayetleri böyle açıklıyor. Umulur ki düşünürsünüz." (Bakara, 219) Bu ayet, insanların hayatında bazı zararlı şeylerin, örneğin içki, uyuşturucu sigara ve kumar gibi, kısa vadede faydalar sağlıyor gibi görünse de uzun vadede büyük günahlara ve zararlara yol açtığını belirtir. Burada "örtmek" kelimesi, insanın aklının ve düşünme yeteneğinin kapanması anlamında kullanılmıştır. Yani, içki, uyuşturucu, sigara ve kumar gibi şeylerin bireylerin zihinsel sağlığını olumsuz etkilediği, onları doğru düşünme yetisinden mahrum bıraktığı vurgulanmaktadır. Sigaranın da bir takım faydaları bulunmaktadır. Sigara içmek, nikotinin beyin üzerindeki uyarıcı etkileri nedeniyle bazı kişilerde dikkat sürekliliğini geçici olarak artırabilir. Ancak bu fayda kısa sürelidir ve uzun vadede daha fazla odaklanma sorunu oluşturabilir. Sigara içmek yalnızca geçici faydalar sağlamakta olup bu faydalar uzun vadede ciddi sağlık sorunlarına yol açan bağımlılık ve hastalıklarla kıyaslandığında önemsizdir. Uyuşturucununda tıpta faydası vardır. Maide Suresi 90. ayetinde ise, aklı örten her şeyin şeytan işi pislik olduğu ve bunlardan kaçınılması gerektiği belirtilir. "Ey iman edenler! Şüphesiz örten, kumar, dikili taşlar ve fal okları sapkın işi pisliktir. Bunlardan kaçının umulur ki kurtuluşa erersiniz." (Maide, 90) Bu ayet, insanın aklını örten her türlü şeyin, insanı saptıran, zararlı ve şeytani bir davranış olduğunu net bir şekilde ifade eder. Buradaki "şeytan işi pislik" ifadesi, aklı örten maddelerin manevi olarak zararlı olduklarını ve insanı kötü yola sürükleyeceğini vurgular. Aklı örten maddelerin başında sigara, alkol ve uyuşturucu gibi maddeler gelir. Bu maddelerin, kişinin zihinsel sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri, bilimsel açıdan da kanıtlanmış durumlardır. Sigara, alkol ve uyuşturucu gibi maddeler, beyin kimyasını değiştirir, düşünme yeteneğini zayıflatır, hafızayı bozar ve karar verme yeteneğini olumsuz etkiler. Sigara içmek, nikotinin beyne hızlı bir şekilde ulaşması sonucu dopamin salgısını artırır. Bu, kısa vadede bir rahatlama hissi verebilir, ancak uzun vadede bağımlılığa yol açar ve beyin kimyasını bozar. Sigara içenlerin dikkat dağınıklığı, hafıza problemleri yaşadıkları ve düşünme kabiliyetlerinin zayıfladığı gözlemlenmiştir. Sigara, aklı örter ve insanın zihinsel işlevlerini kısıtlar. Beyindeki nöronlar arasındaki iletişimi yavaşlatarak, problem çözme ve stresle başa çıkma kabiliyetini olumsuz etkiler. Alkol, beyin fonksiyonlarını yavaşlatarak, düşünme hızını ve mantıklı kararlar verme yeteneğini zayıflatır. Alkolün etkisi altında, kişi ne düşündüğünü veya ne yaptığını değerlendirmekte zorlanabilir. Alkol, aynı zamanda kısa süreli hafızayı etkileyebilir ve kişi alkol aldıktan sonra yaptığı şeyleri unutabilir. Uzun süreli alkol tüketimi, özellikle depresyon ve anksiyete gibi duygusal bozuklukları tetikleyebilir. Alkol, bireyin iletişim yeteneğini de zayıflatır, yanlış anlamalar ve iletişimdeki bozukluklar ortaya çıkabilir. Uyuşturucular, beyindeki kimyasal dengenin bozulmasına yol açar. Dopamin, serotonin ve diğer nörotransmitterlerin seviyelerindeki değişiklikler, kişinin duygusal halini, düşünce süreçlerini ve davranışlarını doğrudan etkiler. Uyuşturucu kullanımı, düşünme yeteneğini bozarak, dikkat dağınıklığı, mantıklı düşünme eksiklikleri ve kafa karışıklığına yol açar. Uzun süreli uyuşturucu kullanımı, hafıza kaybına ve yeni bilgilerin öğrenilmesinde zorluklar yaşanmasına neden olabilir. Kur'an, insanı zararlı maddelerden uzak durmaya çağırırken, aklı örten her şeyin insanın manevi sağlığını zedelediği ve onu doğru yoldan sapmaya ittiği konusunda uyarıda bulunur. Sigara, alkol ve uyuşturucu gibi maddeler, aklı örterek kişinin düşünme yeteneğini engeller ve bireyi zararlı bir hale getirir. Bu nedenle, "hamr" kelimesinin sadece alkolle sınırlı kalmayıp, insanın zihinsel sağlığını olumsuz etkileyen her türlü maddeyi kapsadığı anlaşılmaktadır. Kur'an'da, bu tür zararlı alışkanlıklardan uzak durulması gerektiği vurgulanmakta ve insanın aklını örten her şeyin, şeytan işi pislikler olarak kabul edildiği ifade edilmektedir. Bu da bizlere, zihinsel sağlığımıza dikkat etmenin, doğru düşünmenin ve sağlıklı yaşam tarzlarını benimsemenin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmaktadır.
21. yüzyılda tarım sektörü, geleneksel üretim yöntemlerinden hızla uzaklaşarak teknoloji odaklı bir dönüşüm yaşamaktadır. Artan dünya nüfusu, iklim değişikliği ve sürdürülebilir üretim ihtiyacı, tarımsal verimliliği artıracak yenilikçi çözümler gerektirmektedir. Bu noktada Hassas Tarım ve Tarımsal Robotlar lisans programı, dijital tarımın geleceğini şekillendirmek isteyen genç nesil için öncü bir eğitim modeli sunmaktadır. Hassas Tarım ve Tarımsal Robotlar lisans programı, Türkiye'de Niğde Ömer Halis Demir Üniversitesi bünyesinde tamamen İngilizce eğitim veren ilk devlet üniversitesi programlarından biri olarak dikkat çekmektedir. Program, dijital tarım teknolojileri, yapay zeka, robotik sistemler ve bilişim yazılımı alanlarında uzmanlaşmış mezunlar yetiştirmeyi amaçlamakta, öğrencilere hem teorik bilgi hem de uygulamalı deneyim sunan bir eğitim modeline odaklanmaktadır. Programın temel hedefi, ulusal ve uluslararası düzeyde tarım teknolojilerine yön verecek nitelikte uzmanlar yetiştirmektir. Bu doğrultuda öğrenciler, dronlar, otonom tarım robotları ve hassas veri analiz sistemleri konusunda projeler geliştirmeyi öğrenmekte, yapay zeka ve makine öğrenmesi teknolojilerini tarıma entegre etmeyi başarmaktadırlar.
Finansal Destek ve Burs Sistemi
Program, öğrencilerine sunduğu kapsamlı burs sistemiyle de öne çıkmaktadır. Her öğrenciye temel olarak 5.000 TL burs verilmekte, ancak akademik başarıya göre bu miktar artırılmaktadır. YKS sıralamasında ilk 50.000'e girenlere bursun 4 katı(20.000 lira), 50.001-150.000 aralığındakilere ise 2 katı (10.000 lira) burs sağlanarak, yetenekli öğrencilerin programa kazandırılması hedeflenmektedir.
Müfredat ve Eğitim İçeriği
Program müfredatı, modern tarımın ihtiyaç duyduğu tüm teknolojik alanlara hitap edecek şekilde tasarlanmıştır:
Hassas Tarım Sistemleri




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!