Muhammed Rıdvan Kaya Şiirleri - Şair Muh ...

0

TAKİPÇİ

Muhammed Rıdvan Kaya

Görme algısı, sıradan bir deneyim olarak algılansa da, altında yatan mekanizmalar olağanüstü bir bilimsel mucizeyi temsil eder. İnsanlık, gözleri "dünyaya açılan pencereler" olarak tasvir etse de, bu anlayış eksiktir. Çünkü gördüğümüz her şey, aslında beynimizin bir ürünü olarak şekillenir. Görme, gözlerin çevredeki ışığı algılamasıyla başlar. Bir nesneden gelen ışık, göz merceğinden geçerek ağ tabakada (retina) baş aşağı ve iki boyutlu bir görüntü oluşturur. Retinada bulunan çubuk ve koni hücreleri, bu ışığı kimyasal süreçler yoluyla elektrik sinyallerine dönüştürür. Bu sinyaller, milyonlarca sinir hücresi aracılığıyla beynin arka kısmında yer alan görme merkezine iletilir. Ancak beynin bulunduğu ortam tamamen karanlıktır; kafatası ışığı içeri geçirmez. Buna rağmen, beyin gelen sinyalleri anlamlandırarak üç boyutlu, renkli ve detaylı bir dünya oluşturur. Örneğin, bir parkta oyun oynayan çocukları izlerken gördüğümüz görüntüler, aslında beynimizin bir yorumundan ibarettir. R. L. Gregory'nin de belirttiği gibi, gözlerimize gelen ters görüntüler, beynimizde anlamlı nesneler olarak yeniden inşa edilir. Bu süreçte beyin, ışık sinyallerini düzenler, boyutları ve renkleri belirler, derinlik algısı oluşturur. Retinada baş aşağı oluşan bir görüntü, beynimizde düzeltilerek, çevremizde gördüğümüz sağlam nesneler haline gelir. Bu olgu, beynin algıladığı görüntülerin dış dünyadaki nesnelerle birebir aynı olmadığını gösterir. Görme işlemi sırasında, beynimiz bir "kopya görüntü" oluşturur ve biz asıl nesneler yerine bu kopyaları algılarız. Görme algısının bilimsel açıklaması, dünyaya dair algılarımızın ne kadar yanıltıcı olabileceğini gösterir. İnsanlar, çevrelerindeki her şeyi dış dünyada sabit nesneler olarak algılar. Ancak tüm bu algılar, beynin içinde oluşan birer imgedir. Bu durumu anlamak için basit bir deney yeterlidir: Gözünüzü kaşıdığınızda, gördüğünüz her şeyin hareket ettiğini fark edersiniz. Bu durum, görüntülerin dış dünyada sabit bir şekilde var olmadığını, beyninizdeki bir süreçle şekillendiğini açıkça gösterir. Alman nörolog Hoimar von Ditfurth bu gerçeği şu şekilde ifade eder: “Gözümüzün gördüğü şey, ‘dünya’ değildir, sadece onun imgesidir. Orijinalle ne kadar örtüştüğü ise tartışılır.” Bu ifade, algılarımızın mutlak bir gerçeklik sunmadığını, yalnızca beynimizin yorumladığı bir izdüşüm olduğunu vurgular. Görme sürecinde en dikkat çekici noktalardan biri, beynin tamamen karanlık bir ortamda ışıklı, renkli ve canlı bir dünya oluşturabilmesidir. Güneşin parlaklığı, bir çiçeğin rengi ya da bir ateşin sıcaklığı gibi algılar, beynimizin karanlık ortamında elektrik sinyalleri olarak şekillenir. Örneğin, bir mangal ateşini izlediğinizde, beyniniz bu ateşin ışığını ve sıcaklığını hissetmez. Beyninizin içi karanlık ve sabit bir sıcaklıkta kalır. Buna rağmen, bu karanlık ortamda ışıklı ve renkli bir dünya oluşur. Bu süreç, hayranlık uyandıran bir mucizedir. Hayatımız boyunca gördüğümüz her şey, aslında beynimizde oluşan kopya görüntülerden ibarettir. Dış dünyadaki nesnelerin asıllarına hiçbir zaman doğrudan erişemeyiz. Gördüğümüz görüntülerin aslına ne kadar uygun olduğunu veya bir asıl nesnenin var olup olmadığını bilmek mümkün değildir. Bu gerçeklik, hayatın anlamını yeniden değerlendirmemize olanak sağlar. Çevremizde gördüğümüz dünyanın tamamen beynimizin bir yorumu olduğunu fark etmek, algılarımızın ne kadar sınırlı ve öznel olduğunu gösterir. Bu bilinçle, hayata dair birçok varsayımımızı yeniden düşünmek ve algıladığımız dünyanın ötesine geçmek mümkündür. Sonuç olarak, görme olayının bilimsel açıklaması, insan algısının sınırlarını anlamamız için önemli bir pencere sunar. Hayat boyunca gördüğümüz dünyayı dışımızda değil, beynimizin içindeki küçük bir noktada deneyimleriz.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

19. yüzyılın sonlarında, evrimci biyolog Ernst Haeckel tarafından ortaya atılan "Recapitulation" (Tekrar Teorisi), uzun yıllar bilimsel bir gerçek olarak kabul edilmiş ve evrim hipotezini destekleyen önemli bir argüman olarak sunulmuştur. Ancak ilerleyen yıllarda bu teorinin, tamamen bilim dışı bir hayal ürünü olduğu ortaya çıkmıştır. Haeckel'in teorisi, canlı embriyolarının gelişim süreçleri sırasında, sözde atalarının geçirdiği evrimsel aşamaları tekrar ettiğini iddia ediyordu. Örneğin, insan embriyosunun gelişiminde önce balık, ardından sürüngen özellikleri sergilediği ve en sonunda insana dönüştüğü öne sürülüyordu. Günümüzde bu teorinin birçok açıdan geçersiz olduğu bilinmektedir. Haeckel'in "solungaç" olarak adlandırdığı yapılar, aslında insanın orta kulak kanalı, paratiroid bezleri ve timüs bezlerinin başlangıç noktalarıdır. Embriyonun "yumurta sarısı kesesi" olarak tanımlanan kısmının ise, gerçekte bebeğin kan üretimini sağlayan bir yapı olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca Haeckel'in "kuyruk" olarak tanımladığı yapı, insanın omurga kemiği olup, yalnızca bacaklardan önce oluştuğu için kuyruğa benzemektedir. Bu bulgular, bilim dünyasında genel kabul görmüş gerçeklerdir. Evrimciler dahi bu hataları kabul etmektedir. Neo-Darwinizm’in kurucularından George Gaylord Simpson, “Haeckel evrimsel gelişimi yanlış bir şekilde ortaya koydu. Bugün canlıların embriyolojik gelişimlerinin geçmişlerini yansıtmadığı artık kesin olarak biliniyor” diyerek bu durumu açıkça ifade etmiştir. 1950'li yıllardan itibaren Recapitulation Teorisi ders kitaplarından çıkarılmıştır ve bilimsel bir tartışma olarak geçerliliğini çok daha önce, 1920'li yıllarda yitirmiştir. American Scientist dergisinde yayımlanan bir makalede, bu teori için “Biyogenetik yasası (Recapitulation Teorisi) artık tamamen ölmüştür” denilmiştir. Haeckel, teorisini desteklemek için bilim etiğiyle bağdaşmayan yöntemlere başvurmuştur. Balık ve insan embriyolarını birbirine benzetmek için sahte çizimler yapmıştır. Bu durum ortaya çıktığında, Haeckel, savunmasında diğer evrimcilerin de benzer sahtekarlıklar yaptığını itiraf etmiştir: > “Bu yaptığım sahte çizimler nedeniyle kınanmalıyım. Ancak beni avutan şey, benimle aynı durumdaki yüzlerce meslektaşımın, güvenilir gözlemcilerin ve ünlü biyologların, en iyi biyoloji kitaplarında ve tezlerinde benzer sahtecilikler ve çarpıtmalar yapmış olmasıdır.” Bu ifadeler, Haeckel’in sahtekarlığının yalnızca bireysel bir durum olmadığını, dönemin evrimci biyologları arasında yaygın bir uygulama olduğunu göstermektedir. Evrim hipotezini savunma gayesiyle hareket eden birçok bilim insanı, taraflı sonuçlar, yanlış bilgiler ve sahteciliklerle dolu çalışmalara imza atmıştır.
Recapitulation Teorisi’nin çöküşü, evrim hipotezinin bilimsel bir gerçek olarak sunulmasındaki sorunları bir kez daha gözler önüne sermiştir. Evrim hipotezini destekleyen hiçbir somut bilimsel delilin olmaması, bilim insanlarının taraflılık ve hatalara daha yatkın olmasına neden olmuştur. Haeckel ve onun izinden giden birçok biyolog, evrimi savunmak adına bilim etiğini hiçe saymış, yanlış bilgilerle kamuoyunu yanıltmıştır. Sonuç olarak, Recapitulation Teorisi'nin bilimsel olarak çürütülmesi, bilim dünyasında daha dikkatli ve etik bir yaklaşımın önemini ortaya koymuştur. Bilim, doğrular üzerine inşa edilmelidir ve herhangi bir teoriyi desteklemek adına yapılan sahtekarlıklar, bilime olan güveni zedelemekten başka bir işe yaramaz.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Günümüzde bilgiye ulaşmak her zamankinden daha kolay ancak doğru bilgiye ulaşmak bir o kadar zor hale gelmiştir. Özellikle sosyal medya ve haber kanalları, bilgi kirliliğinin en yoğun yaşandığı alanlardan biri haline gelmiştir. Görüntüler, açıklamalar ya eksik verilir ya da kasıtlı olarak çarpıtılır. Bir olayın yalnızca bir kısmı gösterilirken, geri kalanı karartılır. Menfaat, ideoloji ya da siyasi tarafgirlik uğruna gerçekler göz ardı edilir. Bu sebeple, insan gördüğü ve duyduğu her şeye hemen itibar etmemeli doğruluğunu araştırmadan karar vermemelidir. Kur’an'da bu hassas konuya doğrudan temas eden şu ayet yer alır: "Ey iman edenler! Eğer bir fasık bir haberle size gelirse onu araştırın. Yoksa cehaletle bir topluluğa kötülük edersiniz sonra yaptığınız üzerine pişman olursunuz."(Hucurat suresi 6. ayet) Bu ayet, sadece bireysel hayatımızda değil toplumsal ilişkilerde de bilgiye karşı duyarlılığın ne denli önemli olduğunu vurgular. Çünkü doğrulanmamış bilgiyle hareket etmek yalnızca muhataba değil topluma da zarar verebilir. Bugün medya organları büyük oranda iki kutba ayrılmıştır: hükümet yanlıları ve muhalifler. Her iki taraf da çoğu zaman işine gelen kısmı aktarır işine gelmeyeni gizler. Bu da halkın sağlıklı bilgiye ulaşmasını zorlaştırır. Bu nedenle, bir tarafı dinleyip diğerini peşinen reddetmek büyük bir hatadır. Hakikate ulaşmanın yolu her iki tarafın da dinlenmesi, çelişkilerin ve eksik kalan yönlerin araştırılmasıyla mümkündür. Ancak bu mesele sadece medya ile sınırlı değildir. Günlük hayatta da aynı yaklaşımı benimsemek gerekir. Örneğin bir aile içi tartışmada yalnızca bir tarafın anlatımına itibar etmek diğer tarafı peşinen suçlu ilan etmek anlamına gelebilir. Bu da adaletsizliğe, ilişkilerin zedelenmesine ve hatta geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açabilir. Günümüzde sosyal medyada ya da bazı asılsız haberlerde Çinlilerin insan eti yediği gibi akıl dışı iddialara dahi inanılabilmektedir. Bu durum bireyin sorgulama kabiliyetini yitirmesiyle ortaya çıkar. Araştırmayan, sadece duyduğuna inanan insan zamanla her türlü yanlış bilginin savunucusu haline gelir. Dahası kimi zaman bu bilgiler sapkın kişilerin yönlendirmesiyle yayılır. Allah bu konuda da Müslümanları uyarır: "Ey iman edenler! Sapkının adımlarını izlemeyin. Kim sapkının adımlarını izlerse, şüphesiz o, çirkinliği ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın lütfu ve bağışlaması size olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla arınamazdı. Ancak Allah dilediğini arındırır. Ve Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir." (Nur Suresi 21. Ayet) Bu ayetten anlıyoruz ki, araştırmadan, sorgulamadan hareket eden kişi farkında olmadan sapkının izini sürebilir. Bu da hem birey hem toplum için yıkıcı sonuçlar doğurur. Aynı zamanda, hakikati gizleyen ya da çarpıtan sapkınların söylemlerine kanmak, insanı batıla destek verir hale getirir. Öyleyse, bir Müslüman olarak görevimiz duyduğumuz her bilgiyi sorgulamak her haberi araştırmak ve hakikate ulaşma gayretinde olmaktır. Çünkü adaletin ve doğruluğun temeli sağlam bilgiye dayanır. Aksi halde cehaletle yapılan bir hareket pişmanlıkla sonuçlanacak yanlışlara yol açabilir. Görülen ya da duyulan her şeye hemen itibar etmek hem birey hem toplum için tehlikelidir. Mümin duyduğu haberi araştırmadan kabul etmez. Çünkü bilir ki yanlış bir bilginin peşinden gitmek sadece insanı yanıltmaz onu şeytanın adımlarını izlemeye kadar götürür. Kur’an’ın rehberliğinde, aklımızı ve vicdanımızı kullanarak hakikatin izini sürmek hepimizin sorumluluğudur.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Hak, inkârı mümkün olmayan, kesin gerçek demektir. Aynı zamanda Allah’ın isim veya sıfatlarındandır. Çünkü hak; varlığı sabit olan, mutlak gerçekliği ifade eden ve hikmetle var edilen şeydir. Kur’an’a göre hak, sadece Allah’ın vahiy yoluyla bildirdiği bilgi ve değerlere dayanır. Beşerî yorumlara, kültürel alışkanlıklara veya geleneksel kabullere dayanan her anlayış ise batıldır. Zira değişmez doğruların ve evrensel değerlerin kaynağı sadece Allah’tır. Beşer, Allah bildirmediği sürece neyin hak, neyin batıl olduğunu bilemez. Nitekim melekler, “Seni tesbih ederiz, bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur; şüphesiz sen her şeyi en iyi bilensin.” (Bakara 2:32) diyerek bu gerçeği itiraf etmişlerdir. Geleneksel din anlayışı, vahyin yeterliliğini kabul etmeyip uydurma hadislerle dini şekillendirdiğinden, hak kavramını da tahrif etmiştir. Oysa Kur’an’a göre bir insanın yaşadığı hayattan sorumlu olduğu merci sadece Allah’tır. Günahı da sevabı da Allah katında değerlidir. İnsan Allah’a karşı sorumludur; O'nun belirlediği farzları yerine getirmek ve haramlardan sakınmakla yükümlüdür. Eğer Allah’ın sınırları aşılırsa, işlenen her suç ya da günah, Allah’a karşı işlenmiş olur. Ve bu günahları sadece Allah bağışlayabilir. Kur’an bu konuda çok açıktır: “Ve Allah’tan başka günahları kim bağışlayabilir?” (Âl-i İmrân 3:135) Toplumda yaygın olan “kul hakkı” söylemi, aslında Kur’an merkezli İslam’da yeri olmayan bir ifadedir. Kur’an’da böyle bir kavram geçmez. İnsanlar, birbirlerine karşı hukuki ve ahlaki yükümlülüklerle sorumludurlar. Ancak bir insan, bir başkasına zarar verdiğinde bu fiilin esas günah tarafı, Allah’ın sınırlarını çiğnemesidir. Dolayısıyla bağışlanma da sadece Allah’a aittir. Örneğin bir kimse hırsızlık yaparsa, hem kanun önünde suç işlemiştir hem de Allah’ın koyduğu bir yasağı çiğnemiştir. Suçun dünyevi cezasını devlet verir; ancak bu kişinin ahiretteki sorumluluğunu belirleyecek olan yalnızca Allah’tır. Eğer hırsız kamu malı çaldıysa, toplumun tüm fertleri "Hakkımızı helal ettik" dese bile, bu ahlaki bir duruş olabilir ama günahın bağışlanması için yeterli değildir. Çünkü günahı affedecek olan yalnızca Allah’tır. Aynı şekilde, gıybet edilen, alaya alınan, iftiraya uğrayan kişiler, “Ben hakkımı helal etmiyorum” diyebilirler. Bu söz, kişisel duygusal bir tepkidir. Ancak kişinin affetmemesi, o günahın bağışlanmayacağı anlamına gelmez. Çünkü kulun affı, Allah’ın affına denk değildir. Allah dilerse affeder, dilerse affetmez. Kulun yetki alanı sadece dünyevi ilişkilerle sınırlıdır. Kur’an, anne babaya iyilik yapılmasını emreder; ancak onların çocukları üzerinde mutlak hak sahibi olduğunu söylemez. Kur’an’da geçen emirler, "saygı gösterin", "iyilik yapın", "öf bile demeyin" şeklindedir. Ama bu iyi muamele, onların üzerimizde hak sahibi olduğu için değil; Allah emrettiği için yapılır. Ebeveyn şirk koşmayı emrederse, onlara itaat edilmez. (Lokman 31:15) Dolayısıyla anne-baba hakkı gibi kavramlar da, hakikatte Allah’ın verdiği nimetlerin, lütufların sadece O'na ait olduğunu unutarak türetilmiş beşeri anlayışlardır. “Size ulaşan her nimet Allah’tandır…” (Nahl 16:53) ayeti bu gerçeği bildirir. Kur’an’a göre insan, Allah’ın yarattığı bir ruh olarak, bu dünyada Allah’ın gösterdiği görüntüleri izlemektedir. Olayların arkasında görünmeyen bir hakikat vardır ve bu hakikati yaratan da yöneten de yalnızca Allah’tır. Bu nedenle hiç kimse, başka birinin hayatına, kaderine, günahına ya da sevabına gerçek anlamda müdahale edemez. Görünen fiillerin ardındaki mutlak fail Allah’tır. Şeyhlerin, evliyaların, mezhep imamlarının, “Sana şefaat ederim”, “Seni cennete götürürüm” gibi iddiaları da Kur’an’a göre şirk içerir. Çünkü günahı yalnızca Allah bağışlar, hüküm yalnızca Allah’a aittir: “Hükmüne hiç kimseyi ortak kılmaz.” (Kehf 18:26) “Ben hakkımı helal etmiyorum” demek, insani bir tepki olabilir ama Allah’a ait olan bağışlama yetkisini kendine atfetmek anlamına gelecek şekilde kullanıldığında tehlikeli bir inanca dönüşebilir. Kur’an’da “kul hakkı affedilmez” şeklinde bir hüküm yoktur. Allah dilerse affeder. Kur’an’da bildirilmeyen her inanç ve söylem, şirk ve batıl riski taşır. Hak, yalnız Allah’ındır. Affetme yetkisi yalnız Allah’a aittir. Dinin hükümlerini koyan da bağışlayan da hükmeden de sadece Allah’tır. Geleneksel din algısının bu gerçeklerin üstünü örtmesine izin vermemek gerekir. Çünkü “Hak” tektir, O da Allah’tır.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Kur'an'da, özellikle Bakara Suresi 219. ayet ve Maide Suresi 90. ayet gibi önemli ayetlerde, aklı örten her şeyin insanın ruhsal ve fiziksel sağlığını olumsuz etkileyen ve insanı kötü yola yönlendiren unsurlar olarak kabul edildiği vurgulanmaktadır. Bu ayetlerde, "hamr" kelimesi genellikle şarap veya alkol olarak çevrilse de, kelimenin anlamı çok daha geniştir. Hamr, aslında insanın aklını örten ve doğru düşünmesini engelleyen her türlü maddeyi kapsar. Alkol, sigara ve uyuşturucu gibi maddeler, bu tanıma uyan örneklerdir. Bakara Suresi 219. ayetinde şöyle denir: "Sana örtenden ve kumardan sorarlar de: Onlarda büyük günah ve insanlar için faydalar vardır. Ve onların günahı yararından daha büyüktür. Ve sana neyi infak edeceklerini soruyorlar de: Bağış. Allah size ayetleri böyle açıklıyor. Umulur ki düşünürsünüz." (Bakara, 219) Bu ayet, insanların hayatında bazı zararlı şeylerin, örneğin içki, uyuşturucu sigara ve kumar gibi, kısa vadede faydalar sağlıyor gibi görünse de uzun vadede büyük günahlara ve zararlara yol açtığını belirtir. Burada "örtmek" kelimesi, insanın aklının ve düşünme yeteneğinin kapanması anlamında kullanılmıştır. Yani, içki, uyuşturucu, sigara ve kumar gibi şeylerin bireylerin zihinsel sağlığını olumsuz etkilediği, onları doğru düşünme yetisinden mahrum bıraktığı vurgulanmaktadır. Sigaranın da bir takım faydaları bulunmaktadır. Sigara içmek, nikotinin beyin üzerindeki uyarıcı etkileri nedeniyle bazı kişilerde dikkat sürekliliğini geçici olarak artırabilir. Ancak bu fayda kısa sürelidir ve uzun vadede daha fazla odaklanma sorunu oluşturabilir. Sigara içmek yalnızca geçici faydalar sağlamakta olup bu faydalar uzun vadede ciddi sağlık sorunlarına yol açan bağımlılık ve hastalıklarla kıyaslandığında önemsizdir. Uyuşturucununda tıpta faydası vardır. Maide Suresi 90. ayetinde ise, aklı örten her şeyin şeytan işi pislik olduğu ve bunlardan kaçınılması gerektiği belirtilir. "Ey iman edenler! Şüphesiz örten, kumar, dikili taşlar ve fal okları sapkın işi pisliktir. Bunlardan kaçının umulur ki kurtuluşa erersiniz." (Maide, 90) Bu ayet, insanın aklını örten her türlü şeyin, insanı saptıran, zararlı ve şeytani bir davranış olduğunu net bir şekilde ifade eder. Buradaki "şeytan işi pislik" ifadesi, aklı örten maddelerin manevi olarak zararlı olduklarını ve insanı kötü yola sürükleyeceğini vurgular. Aklı örten maddelerin başında sigara, alkol ve uyuşturucu gibi maddeler gelir. Bu maddelerin, kişinin zihinsel sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri, bilimsel açıdan da kanıtlanmış durumlardır. Sigara, alkol ve uyuşturucu gibi maddeler, beyin kimyasını değiştirir, düşünme yeteneğini zayıflatır, hafızayı bozar ve karar verme yeteneğini olumsuz etkiler. Sigara içmek, nikotinin beyne hızlı bir şekilde ulaşması sonucu dopamin salgısını artırır. Bu, kısa vadede bir rahatlama hissi verebilir, ancak uzun vadede bağımlılığa yol açar ve beyin kimyasını bozar. Sigara içenlerin dikkat dağınıklığı, hafıza problemleri yaşadıkları ve düşünme kabiliyetlerinin zayıfladığı gözlemlenmiştir. Sigara, aklı örter ve insanın zihinsel işlevlerini kısıtlar. Beyindeki nöronlar arasındaki iletişimi yavaşlatarak, problem çözme ve stresle başa çıkma kabiliyetini olumsuz etkiler. Alkol, beyin fonksiyonlarını yavaşlatarak, düşünme hızını ve mantıklı kararlar verme yeteneğini zayıflatır. Alkolün etkisi altında, kişi ne düşündüğünü veya ne yaptığını değerlendirmekte zorlanabilir. Alkol, aynı zamanda kısa süreli hafızayı etkileyebilir ve kişi alkol aldıktan sonra yaptığı şeyleri unutabilir. Uzun süreli alkol tüketimi, özellikle depresyon ve anksiyete gibi duygusal bozuklukları tetikleyebilir. Alkol, bireyin iletişim yeteneğini de zayıflatır, yanlış anlamalar ve iletişimdeki bozukluklar ortaya çıkabilir. Uyuşturucular, beyindeki kimyasal dengenin bozulmasına yol açar. Dopamin, serotonin ve diğer nörotransmitterlerin seviyelerindeki değişiklikler, kişinin duygusal halini, düşünce süreçlerini ve davranışlarını doğrudan etkiler. Uyuşturucu kullanımı, düşünme yeteneğini bozarak, dikkat dağınıklığı, mantıklı düşünme eksiklikleri ve kafa karışıklığına yol açar. Uzun süreli uyuşturucu kullanımı, hafıza kaybına ve yeni bilgilerin öğrenilmesinde zorluklar yaşanmasına neden olabilir. Kur'an, insanı zararlı maddelerden uzak durmaya çağırırken, aklı örten her şeyin insanın manevi sağlığını zedelediği ve onu doğru yoldan sapmaya ittiği konusunda uyarıda bulunur. Sigara, alkol ve uyuşturucu gibi maddeler, aklı örterek kişinin düşünme yeteneğini engeller ve bireyi zararlı bir hale getirir. Bu nedenle, "hamr" kelimesinin sadece alkolle sınırlı kalmayıp, insanın zihinsel sağlığını olumsuz etkileyen her türlü maddeyi kapsadığı anlaşılmaktadır. Kur'an'da, bu tür zararlı alışkanlıklardan uzak durulması gerektiği vurgulanmakta ve insanın aklını örten her şeyin, şeytan işi pislikler olarak kabul edildiği ifade edilmektedir. Bu da bizlere, zihinsel sağlığımıza dikkat etmenin, doğru düşünmenin ve sağlıklı yaşam tarzlarını benimsemenin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmaktadır.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

21. yüzyılda tarım sektörü, geleneksel üretim yöntemlerinden hızla uzaklaşarak teknoloji odaklı bir dönüşüm yaşamaktadır. Artan dünya nüfusu, iklim değişikliği ve sürdürülebilir üretim ihtiyacı, tarımsal verimliliği artıracak yenilikçi çözümler gerektirmektedir. Bu noktada Hassas Tarım ve Tarımsal Robotlar lisans programı, dijital tarımın geleceğini şekillendirmek isteyen genç nesil için öncü bir eğitim modeli sunmaktadır. Hassas Tarım ve Tarımsal Robotlar lisans programı, Türkiye'de Niğde Ömer Halis Demir Üniversitesi bünyesinde tamamen İngilizce eğitim veren ilk devlet üniversitesi programlarından biri olarak dikkat çekmektedir. Program, dijital tarım teknolojileri, yapay zeka, robotik sistemler ve bilişim yazılımı alanlarında uzmanlaşmış mezunlar yetiştirmeyi amaçlamakta, öğrencilere hem teorik bilgi hem de uygulamalı deneyim sunan bir eğitim modeline odaklanmaktadır. Programın temel hedefi, ulusal ve uluslararası düzeyde tarım teknolojilerine yön verecek nitelikte uzmanlar yetiştirmektir. Bu doğrultuda öğrenciler, dronlar, otonom tarım robotları ve hassas veri analiz sistemleri konusunda projeler geliştirmeyi öğrenmekte, yapay zeka ve makine öğrenmesi teknolojilerini tarıma entegre etmeyi başarmaktadırlar.
Finansal Destek ve Burs Sistemi
Program, öğrencilerine sunduğu kapsamlı burs sistemiyle de öne çıkmaktadır. Her öğrenciye temel olarak 5.000 TL burs verilmekte, ancak akademik başarıya göre bu miktar artırılmaktadır. YKS sıralamasında ilk 50.000'e girenlere bursun 4 katı(20.000 lira), 50.001-150.000 aralığındakilere ise 2 katı (10.000 lira) burs sağlanarak, yetenekli öğrencilerin programa kazandırılması hedeflenmektedir.
Müfredat ve Eğitim İçeriği
Program müfredatı, modern tarımın ihtiyaç duyduğu tüm teknolojik alanlara hitap edecek şekilde tasarlanmıştır:
Hassas Tarım Sistemleri

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İnsan bedeni her bir noktası ince hesaplarla tasarlanmış bir mucizedir. Bu muazzam sistemde hayati bir görev üstlenen kan ve onu vücudun her hücresine pompalayan kalp Allah’ın varlığını ve kudretini gözler önüne seren en açık delillerden biridir. Kanın dolaşımı hücrelere oksijen ve besin taşırken atık maddelerin vücuttan uzaklaştırılmasını sağlar. Bu görevler öylesine hassas ve kusursuz bir şekilde gerçekleşir ki bu düzenin tesadüf eseri oluştuğunu düşünmek akıl ve mantıkla bağdaşmaz. Kan vücudumuzun her köşesine ulaşarak yaşamın devamını sağlar. Bu sıvının temel görevi beynimizin derin kıvrımlarından derimizin en ince noktasına kadar oksijen taşımaktır. Hücreler enerji üretebilmek için oksijene ihtiyaç duyar. Oksijen eksikliği hücrelerin ölümüyle sonuçlanır ve bu durum tüm bedenin işleyişini tehdit eder. Allah bu hassas düzeni şu şekilde açıklar: >"Ve Allah her canlıyı sudan yarattı. Onlardan kimi karnı üzerinde yürür. Ve onlardan kimi iki ayak üzerinde yürür. Ve onlardan kimi dört üstünde yürür. Allah ne dilerse onu yaratır. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir."(Lokman Suresi, 28) Kan oksijen taşımanın yanı sıra hücrelerin atıklarını temizler, hormonları organlara iletir ve vücut ısısını dengede tutar. Ortalama bir insan bedeninde yaklaşık 5 litre kan dolaşır ve bu miktarın herhangi bir eksikliği ciddi sağlık sorunlarına yol açar. Kan hücreleri vücudun ihtiyaçlarını kusursuz bir şekilde karşılamak üzere yaratılmıştır. Kalp kanın vücuda ulaşmasını sağlayan hayati bir pompalama merkezidir. Elektriksel bir sistemle çalışan kalp her an kusursuz bir şekilde görev yapar. Kalbin sol tarafı oksijen açısından zengin temiz kanı tüm vücuda pompalar sağ taraf ise kullanılmış kirli kanı akciğerlere gönderir. Bu işlem dakikada yaklaşık 70, bir yılda ise 40 milyon kez gerçekleşir. Kalbin yorulmadan çalışabilmesi ve gerektiğinde temposunu artırabilmesi insan yapımı hiçbir mekanizmayla karşılaştırılamayacak bir üstünlük sergiler. >"De: O'dur sizi yaratan. Ve size işitme ve gözler ve gönüller veren. Ne kadar az şükrediyorsunuz."(Mülk Suresi, 23) Kalbin özel kas yapısı hem yorulmadan çalışmasına hem de vücudun ihtiyaçlarına göre çalışma temposunu ayarlamasına imkan tanır. Örneğin; fiziksel aktivitelerde dokuların artan oksijen ihtiyacını karşılamak için kalp hızlanır ve kan akışını beş katına çıkarır. Bu olağanüstü sistem Allah’ın yaratma sanatının apaçık bir göstergesidir. Kan vücudun savunma sisteminin bir parçası olarak da hayati bir rol oynar. Bakteri veya virüslerin vücuda girdiği anda savunma hücreleri kan yoluyla hızlıca tehlikeli bölgeye ulaşır. Kandaki antikorlar ve akyuvarlar tehlikeyi fark eder hedefe ulaşır ve organizmayı savunmaya başlar. Bu süreç üstün bir bilinç ve akıl gerektirir. Ancak bu akıl ve bilinç hücrelere Allah tarafından ilham edilmiştir. >"O yarattığı her şeyi en iyi yapandır. Ve insanı yaratmaya kilden başladı."(Secde Suresi, 7) Kan vücudun tüm organlarına ulaşarak hayati maddeleri taşır. Ancak her organın ihtiyacı olan kan miktarı farklıdır. Metabolizması yüksek organlar daha fazla kana ihtiyaç duyar ve bu ihtiyaç vücutta bilinçli bir düzenleme ile karşılanır. Bu bilinçli ayar yalnızca Allah’ın yaratma sanatını işaret eder: >"Ve Allah çocuk edindi dediler. Bilakis O yücedir. Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. Hepsi O'na itaatkardır."(Bakara Suresi, 116) Vücudumuzdaki bu muazzam sistem milyarlarca insanın her birinde aynı mükemmellikte işler. Kalp, kan ve damarlar insan bedenindeki kusursuz düzenin birer parçalarıdır. Tüm bunlar Allah’ın sonsuz kudretinin birer göstergesidir. >"O Allah yaratandır. Yoktan var edendir. Şekil verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde bulunanlar O'nu tesbih ederler. Ve O güçlüdür, hikmet sahibidir."(Haşr Suresi, 24) İnsan bedeni her bir detayı ince bir planla yaratılmış bir mucizedir. Kan ve kalp bu mucizenin hayati parçalarıdır ve Allah’ın yaratma sanatının açık delillerindendir. Bu sistemin kusursuz işleyişi tesadüflerle açıklanamayacak kadar üstün bir yaratılış sergiler. İnsan kendi bedenindeki bu mucizeleri fark ederek Allah’a şükretmeli ve O’nun büyüklüğünü kavramalıdır. >"Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur. O, Yücedir, Azametlidir."(Şura Suresi, 4)

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Bilim insanları, hayatın kökenini açıklama çabasıyla birçok hipotez geliştirmiştir. Ancak bu hipotezler arasında en dikkat çekici olanlardan biri, 1980'li yıllarda ortaya atılan RNA Dünyası hipotezidir. Bu hipotez, yaşamın başlangıcını açıklamaya yönelik bir girişim olsa da beraberinde çözülmesi zor pek çok soruyu getirmiştir. Moleküler evrimin bu kritik kavramına ve onun dayandığı bilimsel problemlere yakından bakalım. 1950'lerde Stanley Miller ve Harold Urey'in deneyleri, ilkel dünyanın atmosferinde basit organik moleküllerin oluşabileceğini öne sürüyordu. Ancak 1970'li yıllarda yapılan yeni araştırmalar, bu atmosferin deneylerde öngörülen gazları içermediğini ve amino asit sentezini mümkün kılmadığını ortaya koydu. Bu bulgular, moleküler evrim hipotezi için büyük bir darbe niteliğindeydi. Böylece 1980'li yıllarda bilim insanları yeni hipotezlere yönelmek zorunda kaldı ve RNA Dünyası hipotezi bu arayışların bir ürünü olarak ortaya çıktı. 1986 yılında Harvard Üniversitesi'nden Walter Gilbert tarafından ortaya atılan RNA Dünyası senaryosu, ilk RNA molekülünün kendiliğinden oluştuğunu ve bu molekülün çevresel etkenlerle protein sentezlemeye başladığını öne sürüyordu. Daha sonra bu RNA molekülü, bilgiyi depolamak için DNA'yı üretti. Ancak bu hipotezin her aşaması ciddi imkânsızlıklarla doludur.
1. RNA’nın Oluşum Problemi
RNA, nükleotid adı verilen kompleks moleküllerden oluşur. Ancak nükleotidlerin dünyada nasıl oluştuğu ve uygun bir dizilimde bir araya gelerek RNA’yı oluşturduğu bilimsel olarak açıklanamamaktadır. Araştırmacı John Horgan, RNA’nın tesadüfen oluşmasının neredeyse imkânsız olduğunu belirtmiş ve bu konunun çözülmesinin giderek zorlaştığını ifade etmiştir.
2. Kendini Kopyalama ve Protein Sentezi
RNA Dünyası hipotezine göre, RNA molekülü kendini kopyalayabilen bir yapıya sahip olmalıydı. Ancak bu mekanizmanın nasıl işlediği ve nükleotidlerin kopyalama için nereden temin edildiği hala açıklanamamış bir sorudur. Ayrıca RNA'nın protein sentezini gerçekleştirebilmesi için karmaşık mekanizmalar gereklidir ve bu mekanizmaların ilkel dünyada var olması mümkün görünmemektedir.
3. Protein Sentezine Geçiş

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Sağlık hizmetlerinin kalbi olarak kabul edilen hemşirelik mesleği, modern tıbbın ve hasta bakımının ayrılmaz bir parçasıdır. Bireylerin, ailelerin ve toplumun sağlık düzeyini yükseltmek, hastalıkları önlemek ve tedavi süreçlerinde kapsamlı bakım hizmeti sunmak amacıyla faaliyet gösteren hemşireler, sağlık sisteminin en temel yapı taşlarından birini oluşturmaktadır. Dört yıllık lisans eğitimi ile yetiştirilen hemşireler, sahip oldukları bilgi, beceri ve değerler doğrultusunda toplumun sağlık ihtiyaçlarına yanıt vermektedir. Hemşirelik mesleği, çok boyutlu bir yapıya sahip olup geniş bir sorumluluk alanını kapsamaktadır. Hemşireler, hasta bakım süreçlerini yönetirken aynı zamanda multidisipliner sağlık ekibinin kilit üyeleri olarak görev yapmaktadır. Hastanın fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarını değerlendirmek, tedavi planının uygulanmasında doktorlarla iş birliği yapmak, ilaç uygulamaları ve takibini gerçekleştirmek, acil durumlara müdahale etmek ve sağlık kayıtlarını düzenli olarak tutmak temel görevleri arasında yer almaktadır. Hemşirelerin sağlık eğitimi verme rolü de oldukça önemlidir. Hastaları ve ailelerini hastalık süreçleri, tedavi yöntemleri ve sağlıklı yaşam pratikleri konusunda bilgilendirmek, toplumsal sağlık düzeyini artırmada kritik bir işlev görmektedir. Bu eğitici rol, hemşireliği salt tedavi edici bir meslekten çıkarıp koruyucu ve geliştirici sağlık hizmetlerinin merkezine yerleştirmektedir. Hemşirelik, iş bulma olanakları açısından oldukça avantajlı bir meslek dalıdır. Devlet hastaneleri başta olmak üzere KPSS ile atama yapılan kamu kurumları, özel hastaneler ve klinikler, aile sağlığı merkezleri, okul sağlığı birimleri, evde bakım hizmetleri, rehabilitasyon merkezleri ve üniversite hastaneleri hemşirelerin çalışabileceği temel alanları oluşturmaktadır. Sağlık Bakanlığı her yıl düzenli olarak binlerce hemşire ataması yapmakta olup, hemşirelik en çok alım yapılan sağlık branşlarının başında gelmektedir. Bu durum, mesleğin istihdam güvencesi açısından sağladığı avantajı göstermektedir. Özel sektörde de hemşirelik hizmetlerine olan talep sürekli artmakta, bu da mezunlara çeşitli çalışma alternatifleri sunmaktadır. Yabancı dil bilen hemşireler için uluslararası çalışma fırsatları da oldukça geniştir. Özellikle Almanya, ABD, Kanada ve Avustralya gibi ülkelerde hemşirelik mesleği yüksek talep görmekte, gerekli denklik işlemleri tamamlandıktan sonra bu ülkelerde çalışma imkanı bulunmaktadır. Hemşirelik mesleğinin sunduğu temel avantajlar arasında istihdam güvencesi ön plana çıkmaktadır. Mesleğin dünya genelinde tanınması ve geçerliliği, uluslararası mobility sağlamaktadır. İnsanlara doğrudan yardım etme ve şifa sürecine katkıda bulunma imkanı, mesleki tatmin açısından önemli bir faktördür. Devlet sektöründe çalışan hemşireler için sabit maaş, emeklilik hakları ve sağlık güvencesi gibi sosyal haklar mevcuttur. Döner sermaye ve nöbet ücretleri gibi ek kazanç imkanları da bulunmaktadır. Mesleğin teknolojik gelişmelerle birlikte sürekli değişim geçirmesi, hemşirelere yaşam boyu öğrenme ve gelişim fırsatları sunmaktadır. Diğer yandan, hemşirelik mesleği ciddi zorluklara da sahiptir. Gece nöbetleri, hafta sonu ve bayram mesaileri, vardiyalı çalışma sistemi hem fiziksel hem de duygusal açıdan yorucu olabilmektedir. Hastane ortamının sürekli stres, yoğunluk ve acil durumlar içermesi, meslek mensupları üzerinde psikolojik baskı oluşturmaktadır. Uzun süre ayakta kalma, hasta kaldırma gibi fiziksel zorlanmalar mesleğin doğası gereği kaçınılmazdır. Hasta ve hasta yakınlarıyla yaşanan iletişim problemleri zaman zaman psikolojik olarak yıpratıcı olabilmektedir. Özel hastanelerde maaşların kamuya göre düşük olması, mesai ve nöbet ücretlerinin yetersizliği ekonomik açıdan dezavantaj oluşturmaktadır. Bulaşıcı hastalıklarla temas riski ve pandemi dönemlerinde ön safta görev alma zorunluluğu, mesleğin risk faktörleri arasında yer almaktadır. Bu zorluklara rağmen, mesleki doyum ve toplumsal katkı açısından hemşirelik değerli bir kariyer seçeneği olmaya devam etmektedir. Hemşirelik mezunlarının karşılaştığı temel eksiklikler genellikle teorik bilgi ile klinik uygulama arasındaki dengesizlikten kaynaklanmaktadır. Eğitim sürecinde yeterli klinik deneyim kazanamamış mezunlar, gerçek hasta bakımında zorlanabilmektedir. İletişim becerileri, empati kurma ve stresli durum yönetimi konularında gelişime ihtiyaç duyulması sık karşılaşılan durumlar arasındadır. Hızlı ve doğru karar verme, kritik durumlarda girişimde bulunma kapasitesi bazı mezunlarda yetersiz kalabilmektedir. Sağlık teknolojilerinin hızla değişmesi karşısında teknolojik adaptasyon zorluğu yaşanması, elektronik sağlık kayıtları ve cihaz kullanımında yetersizlikler görülebilmektedir. Mesleğe dair motivasyon kaybı, kariyer hedeflerini belirleme ve mesleki gelişim planlamasında eksiklikler, mezunların bir kısmında gözlenen problemler arasındadır. Sağlık sektörünün zorlu koşullarında dayanıklılık geliştirme konusunda yetersiz kalan mezunlarda tükenmişlik sendromu riski artmaktadır. Modern hemşirelik uygulamalarında teknoloji kullanımı hızla artmaktadır. Elektronik Sağlık Kayıtları (ESK) ve hasta yönetim yazılımları, hasta bilgilerinin dijital ortamda güvenli ve düzenli şekilde tutulmasını sağlamaktadır. Bu sistemler, hemşirelerin ilaç uygulama, vital bulgu takibi ve tedavi planı süreçlerini daha kolay ve hatasız yönetmesine olanak tanımaktadır. Yazılımlar, iş planlaması, nöbet çizelgeleri ve hasta izlemelerini otomatikleştirerek hemşirelerin iş yükünü azaltmaktadır. İlaç uygulama, dozaj kontrolü ve alerji uyarıları gibi yazılım destekli sistemler, hemşire hatalarını minimuma indirerek hasta güvenliğini artırmaktadır. Hemşirelik eğitiminde sanal simülasyonlar ve interaktif yazılımların kullanımı, öğrencilerin pratik becerilerini geliştirmekte, gerçek hayata daha iyi hazırlanmalarını sağlamaktadır. Sağlık verilerinin toplanması ve analizi için kullanılan yazılımlar, hemşirelik hizmetlerinin kalitesini artırmaya yönelik araştırmaları hızlandırmaktadır. Yapay zeka teknolojileri, hemşirelik mesleği üzerinde devrimsel etkiler oluşturmaktadır. Yapay zeka destekli sistemler, hastaların vital bulgularını sürekli analiz ederek kritik durumları önceden tespit edebilmektedir. Kalp ritim bozuklukları, solunum sorunları gibi acil durumların erken uyarılarla hemşirelere bildirilmesi, müdahale süresini kısaltmakta ve hasta güvenliğini artırmaktadır. Büyük veri ve yapay zeka analizleri, hastaların tıbbi geçmişi ve tedavi sonuçlarını değerlendirerek hemşirelere tedavi süreçlerinde rehberlik etmektedir. En uygun bakım planlarının oluşturulması, riskli hastaların belirlenmesi ve kaynakların verimli kullanımı bu teknolojiler sayesinde kolaylaşmaktadır. Yapay zeka, ilaç dozajının hazırlanması, rutin kayıtların tutulması ve malzeme stok takibi gibi işlerin otomatikleştirilmesine imkan tanımakta, hemşirelerin daha fazla hasta ile birebir ilgilenmelerine olanak sağlamaktadır. Eğitim alanında yapay zeka destekli sanal gerçeklik programları, öğrencilerin gerçekçi ve kişiselleştirilmiş eğitim almasını mümkün kılmaktadır. Hemşirelik mezunlarının rekabetçi iş piyasasında başarılı olmaları için stratejik yaklaşımlar benimsemeleri gerekmektedir. Güncel tıbbi gelişmeleri takip etmek, seminer, kurs ve sertifika programlarına katılmak mesleki bilgi ve becerilerin güçlendirilmesi açısından kritik önem taşımaktadır. Belirli bir alanda uzmanlaşmak, örneğin yoğun bakım, pediatri veya cerrahi hemşireliği gibi alanlarda derinleşmek, iş bulma şansını önemli ölçüde artırmaktadır. Elektronik sağlık kayıtları, yazılım ve yapay zeka uygulamalarını kullanabilme becerisi geliştirmek, teknolojik dönüşüme uyum açısından zorunlu hale gelmektedir. Etkili iletişim kurabilme yeteneği, multidisipliner ekiplerde uyumlu çalışabilme kapasitesi ve empati gibi insani değerleri ön planda tutabilme becerisi, hemşirelikte başarı için temel gereksinimlerdir. Yabancı dil bilgisi, özellikle İngilizce, hem akademik kaynakları takip etme hem de uluslararası çalışma fırsatlarından yararlanma açısından önemli avantaj sağlamaktadır. Eğitim süresince ve sonrasında çeşitli sağlık kurumlarında pratik yaparak deneyim kazanmak, mesleki perspektifin genişletilmesi açısından değerlidir. Meslektaşlar, akademisyenler ve sağlık sektörü profesyonelleri ile iletişim kurarak güçlü bir network oluşturmak, kariyer gelişimi için stratejik öneme sahiptir. Meslek birlikleri, dernekler ve kongrelere aktif katılım, güncel gelişmelerden haberdar olma ve mesleki tanınırlık açısından faydalıdır. Sosyal medya platformlarında mesleki içerik paylaşımı, blog yazarlığı ve gönüllü kuruluşlarda aktif rol alma, kişisel marka oluşturma ve tanınırlık artırma açısından etkili stratejilerdir. Hemşireler, mesleki uygulamalarında iş sağlığı ve güvenliği kurallarına, çevre koruma düzenlemelerine ve mesleğin verimlilik ile kalite standartlarına uygun olarak hareket etmek zorundadır. Her ortamda bireyin, ailenin ve toplumun hemşirelik girişimleri ile karşılanabilecek sağlıkla ilgili ihtiyaçlarını belirlemek ve kanıta dayalı hemşirelik bakımını planlamak, uygulamak, değerlendirmek ve denetlemek temel mesleki sorumluluklarındandır. Verilen hemşirelik bakımının kalitesini ve sonuçlarını sürekli değerlendirmek, hizmet sunumunda iyileştirmeler yapmak ve sonuçları ilgili birimlere iletmek kalite yönetimi açısından kritik önem taşımaktadır. Tıbbi tanı ve tedavi planının uygulanmasında hekim talimatlarını titizlikle yerine getirmek, hasta ve çalışan güvenliği açısından gerekli tedbirleri almak yasal ve etik zorunluluklardandır. Hemşireler genellikle temiz ve kontrollü ortamlarda çalışmakta, ancak yoğun iletişim gerektiren bir meslek ortamında faaliyet göstermektedir. Hastalar, hasta yakınları, doktorlar ve diğer sağlık personeliyle sürekli etkileşim halinde olmak, güçlü iletişim becerilerini gerekli kılmaktadır. Vardiyalı çalışma sistemi ve nöbet uygulamaları mesleğin doğal bir parçasıdır. Bu çalışma düzeni, esneklik sağlamakla birlikte yaşam kalitesi açısından bazı zorluklar da barındırmaktadır. Üniversite hastaneleri, devlet hastaneleri, Sağlık Bakanlığı kurumları, aile sağlığı merkezleri ve özel sağlık kurumları hemşirelerin temel çalışma alanlarını oluşturmaktadır. Hemşirelik mesleği, sağlık sisteminin vazgeçilmez bir bileşeni olarak konumunu güçlendirmeye devam etmektedir. Teknolojik gelişmeler ve yapay zeka uygulamaları mesleğin iş yapış şeklini dönüştürürken, insan odaklı bakım hizmetlerinin önemini artırmaktadır. Mesleğin sunduğu istihdam güvencesi, sosyal haklar ve mesleki tatmin imkanları, zorlu çalışma koşullarına rağmen hemşireliği cazip bir kariyer seçeneği haline getirmektedir. Mezunların başarılı olabilmeleri için sürekli öğrenme, teknolojik adaptasyon, etkili iletişim ve mesleki gelişim konularına odaklanmaları gerekmektedir. Sağlık sektörünün dinamik yapısı, hemşirelik mesleğini sürekli değişim geçiren, yenilikçi ve gelişim odaklı bir alan olarak konumlandırmaktadır. Gelecekte yapay zeka ve dijital teknolojilerin daha da yaygınlaşacağı öngörülmekte, bu durum hemşirelerin teknik becerilerini geliştirmelerini zorunlu kılmaktadır. Ancak teknolojik gelişmeler, hemşireliğin temel değeri olan insani dokunuşu ve empatiyi ortadan kaldırmamakta, aksine bu değerlerin önemini daha da artırmaktadır. Sonuç olarak, hemşirelik mesleği hem bireysel tatmin hem de toplumsal katkı açısından değerli bir kariyer yolu sunmaktadır. Mesleğin gerektirdiği sorumlulukları üstlenmeye hazır, sürekli gelişime açık ve insani değerlere bağlı bireylerin hemşirelik alanında başarılı olacağı açıktır. Sağlık sektörünün gelecekteki ihtiyaçları düşünüldüğünde, nitelikli hemşirelere olan talep artmaya devam edecek ve meslek daha da önemli hale gelecektir.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Hendek Savaşı'na dair rivayetler hadislerden alınmıştır. Ancak, bu rivayetlerin hepsi uydurmadır. Savaşın temelleri yanlış bir şekilde anlatılmaktadır. Bu hendekler Müslümanlar tarafından değil, münafıklar ve müşrikler tarafından kazılmıştır. Münafıklar ve müşrikler, bu hendekleri kazarak, hem Müslümanları savaşa çekmeyi, hem de aralarındaki düşmanlıkları kışkırtmayı amaçlamışlardır. Bir diğer dikkat çeken husus, Hendek sahiplerinin öldürülmüş olduğunun Kur'an'da geçmesidir. Buruc Suresi'nde, "Hendek sahipleri öldürüldü." (Buruc, 4) şeklinde bir ayet yer almaktadır. Bu ayetin, Hendek Savaşı'ndan sonra inmiş olması durumunda, hendek kazmayı Müslümanların gerçekleştirdiği iddiasını çürütmektedir. Öncesinde indirilmesi durumundaysa Nebimiz Muhammed hendek kazılması talebini reddederdi. Zira, eğer Müslümanlar hendek kazmış olsalardı, bu durumda ayetin Müslümanlarla ilgili olması gerekirdi. İslam'da savaş, yalnızca dinin savunulması ve adaletin tecelli etmesi amacıyla yapılır. Müslümanların savaşma amacı, bir toplumda zulmü engellemek ve dinlerini özgürce yaşama hakkını elde etmektir. Hendek kazmak, öldürmek ve savaşmak, İslam’ın öğretileriyle örtüşmeyen eylemlerdir. Müslümanlar, dinlerini savunmak ve barışı sağlamak için mücadele ederler. Bu nedenle, hendek kazma eylemi, İslami öğretilerle çelişen bir davranıştır. Hendekler, sadece tarihi bir olay olarak kalmamış, günümüzde de farklı şekillerde kullanılmaktadır. 2015-2016 yıllarında Türkiye'nin güneydoğusunda yaşanan hendek kazma olayları, bazı terörist grupların sivillere zarar vermesiyle sonuçlanmıştır. Bu durum, hendeklerin güvensizlik oluşturma, halkı savaş ortamına çekme ve toplumda kaos oluşturma amacıyla kullanıldığını göstermektedir. Hendekler, aslında bir savunma değil, halkı savaşa sokmayı amaçlayan bir tuzak olarak kullanılmaktadır. İslam’ın temel öğretilerine göre, Müslümanların amacı savaşmak değil, dinlerini savunmak ve barışı sağlamaktır. Bu bağlamda, hendeklerin kazılmasının, Müslümanlar değil, münafıklar ve müşrikler tarafından gerçekleştirilmiş olduğu söylenebilir. Bu kişiler, kendi çıkarları doğrultusunda tuzaklar kurarak, hem Müslümanlar arasında düşmanlık oluşturmayı hem de savaşı kışkırtmayı amaçlamışlardır. Hendekler, toplumları savunmak bahanesiyle parçalama, halkın gündelik yaşamını sekteye uğratma ve insanları korkuya sürükleme aracı olarak kullanılır. Tarihsel bağlamda olduğu gibi günümüzde de hendekler, toplumlar arasında fiziki ve duygusal mesafeler oluşturarak kardeşlik, dayanışma ve sosyal bütünlüğü tehdit etmektedir. Medine’de yaşandığı iddia edilen Hendek Savaşı'nda, eğer hendekler Müslümanlarca kazılmış olsaydı, bu durum şehir halkını savunmak yerine onları kuşatma psikolojisine sokar, korku ve güvensizlik duygularını pekiştirirdi. Oysa Kur’an’ın hedefi, müminler arasında sevgi, dayanışma ve güven ortamını tesis etmektir (Hucurât, 10). Hendek kazma eylemi, toplumun üretim gücünü ve emeğini boşa harcayan, ekonomik kaynakları savaş hazırlığına yönlendiren bir uygulamadır. Tarım, ticaret ve hayvancılıkla geçinen Medine halkının, haftalarca hendek kazmak için çalıştırılması, temel üretim faaliyetlerini aksatmış olurdu. Bu durum, gıda kıtlığına, gelir azalmasına ve toplumsal huzursuzluğa yol açardı. Kur’an’da savaş, savunma dışında meşru kılınmamıştır; Müslümanların ekonomik düzenlerini savaş psikolojisine göre bozacak, israf ve yıkım getirecek girişimlerden kaçınmaları öğütlenmiştir. Dolayısıyla hendek kazmak, Kur’an’ın ekonomik adalet ve üretim ilkesine de ters düşmektedir. Kur’an’da savaşın sınırları belirlenmiştir: Zulüm sona erene ve inanç özgürlüğü sağlanana kadar savaş meşrudur (Bakara, 193). Ancak düşmana tuzak kurmak, halkı kuşatma altına almak ve topyekûn bir yıkıma yol açacak hazırlıklar yapmak, savaşın hukukuna aykırıdır. Hendekler, çoğu zaman karşı tarafla doğrudan yüzleşmek yerine psikolojik baskı ve tuzak oluşturma amacı güder. Müslümanlar, düşmanla adil bir savaş yürütür; suikast, tuzak ya da sivil halkı korkutma gibi eylemlerden uzak dururlar (Maide, 8). Bu bağlamda, hendek kazma gibi aldatmaya dayalı savaş yöntemlerinin, Kur’an’ın savaş ahlakı ile örtüşmediği açıktır. Hendekler, fiziksel bir bariyer olmanın ötesinde, insan psikolojisinde korku, endişe ve yalnızlık duygularını körükler. Kuşatma altında yaşamak, bireylerin ruhsal dengesini bozar, dayanışma yerine güvensizlik duygusunu pekiştirir. Özellikle kadınlar, çocuklar ve yaşlılar açısından hendek ortamı bir korku hapishanesine dönüşebilir. Kur’an, müminleri korkuyla değil, umut ve güvenle eğitir. Onların kalplerine huzur indirir (Fetih, 4). Bu nedenle, müminlerin kendi elleriyle toplumlarını korkuya sokacak ve psikolojik travma oluşturacak bir eylemi benimsemeleri düşünülemez. Kur’an perspektifinden bakıldığında, hendek kazma eylemi; savaşı körükleyen, toplumları bölüp yoksullaştıran, savaş hukukunu ihlal eden ve insanların duygusal sağlığını bozan bir uygulamadır. Buruc Suresi 4. ayette, “Hendek sahipleri öldürüldü” ifadesiyle bu tuzağın sahiplerinin Allah katında mahkûm edildiği ve cezalandırıldığı bildirilir. Bu ayet, hendek kazmanın İslam’la değil, fitneyle ilişkili olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla Hendek Savaşı anlatıları, eğer Müslümanları bu eylemin faili olarak sunuyorsa, Kur’an’a aykırı bir tarih inşası söz konusudur. Ayrıca Hendek Savaşı’nın geleneksel anlatımlarında geçen hadis rivayetlerini Kur’an süzgecinden geçirerek ele alabiliriz.
1. Rivayet:
“Selman-ı Farisi hendek kazmayı önerdi. Nebi bu öneriyi kabul etti ve ashabıyla birlikte hendek kazdı.”(Kaynak: Buhari, Cihad 142; Müslim, Cihad 124)
Kur’an Temelli Eleştiri:
Kur’an’da Selman-ı Farisi’nin ismi geçmez. O’nun herhangi bir savaş taktiği önerdiğine dair hiçbir ayet bulunmaz. Nebimiz Muhammed'in savaş yönetiminde ilhamla hareket ettiği belirtilir: “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve beslenip bağlanan atlar hazırlayın...” (Enfal, 60) Bu ayette savunma tedbirleri genel olarak zikredilir; hendek gibi özel bir yöntemin vahiyle emredildiğine dair hiçbir ima yoktur. Eğer hendek kazmak İslamî bir yöntem olsaydı, Kur’an’da bir kez dahi bu olay geçmeliydi. Ancak Hendek Savaşı ismen bile anılmaz.
2. Rivayet:

Devamını Oku