İnsanoğlunun sahip olduğu görme ve işitme mekanizmaları, yalnızca biyolojik işleyişten ibaret değildir; aynı zamanda evrenin mükemmel düzenini ve yaratılışın ilahi boyutunu ortaya koyar. Bu sistemler, sadece birer fizyolojik işlev değil, aynı zamanda Yaratıcı’nın sonsuz ilmini, kudretini ve sanatını yansıtan mucizelerdir. İnsan gözü, dünyayı renkli, üç boyutlu ve son derece net bir şekilde algılamamızı sağlar. Peki bu süreç nasıl işler? Bir cismin yansıttığı ışık, göz merceğinden geçerek retinaya ters olarak düşer. Retina, bu ışığı elektrik sinyallerine dönüştürür ve sinirler aracılığıyla beynin arkasındaki görme merkezine iletir. Ancak, beynin içi tamamen karanlıktır. Burada ışık yoktur, ama biz dış dünyayı parlak ve net bir şekilde algılarız. Kur'an-ı Kerim’de göz ve görme mucizesi hakkında şu ayet yer alır: >"Ve sizin için kulak ve gözler ve kalpler inşa eden O'dur. Ne az şükrediyorsunuz." (Mü’minun, 23:78) Bu ayet, görme ve işitme duyularımızın bir tesadüf sonucu değil, ilahi bir hikmetle yaratıldığını açıkça ortaya koyar. İnsan beyninde bu kadar karanlık bir ortamda, bu kadar parlak bir dünyayı algılayabilmek, sadece Yaratıcı’nın kudretini düşünmemize sebep olur. Kulak, dışarıdan gelen ses dalgalarını toplayarak orta kulağa, ardından da iç kulağa iletir. Burada ses dalgaları elektrik sinyallerine dönüştürülerek beyne gönderilir. Tıpkı görmede olduğu gibi, işitme olayında da beynin içi tamamen sessizdir. Beynimiz ses geçirmezdir, ama biz müzikten insan sesine kadar her şeyi en net haliyle duyarız. Bu olay, teknolojiyle bile kopyalanamayan bir mükemmelliği ortaya koyar. Kur’an-ı Kerim’de işitme duyusunun yaratılışı şu şekilde ifade edilmiştir: >"De: O'dur sizi yaratan ve size kulak ve gözler ve gönüller yaratan. Ne az şükrediyorsunuz? " (Mülk, 67:23) Bu ayet, işitme ve görme duyularımızın sadece biyolojik süreçler olmadığını, Yaratıcı’nın birer lütfu olduğunu vurgular. Sesin beyindeki algılanışındaki netlik ve kalite, insan aklını hayrete düşürür. Bilimsel kaynaklarda, gözden ve kulaktan gelen sinyallerin beyinde nasıl işlendiği ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Ancak, burada eksik bırakılan çok önemli bir gerçek vardır: Beyinde bu elektrik sinyallerini algılayan kimdir? Görüntüyü izleyen, sesleri dinleyen, kokuları hisseden varlık nedir? Bu sorunun cevabı, biyolojik bir yapıda değil, Allah’ın insana bahşettiği ruhta saklıdır. Kur’an-ı Kerim’de ruhun yaratılışı ile ilgili şöyle buyrulmuştur: >"Ve sana ruhtan soruyorlar. De: Ruh Rabbimin emrindendir. Ve size ancak az bir ilim verilmiştir." (İsra, 17:85) Ruh, maddeye bağlı olmayan bir şuurdur ve bu şuur, gözün veya kulağın fiziksel varlığına ihtiyaç duymadan algılayabilir. İnsanın zihnindeki bu sonsuz derinlik ve algılama kabiliyeti, Allah’ın varlığını ve kudretini apaçık bir şekilde gösterir. Bugünün en ileri teknolojileri bile insan gözünün ve kulağının sağladığı netlik ve kaliteye ulaşamamıştır. En gelişmiş televizyon ekranları, kameralar veya ses sistemleri, insan algı mekanizmalarıyla kıyaslandığında oldukça yetersiz kalır. Görme ve işitme organlarının bu mükemmel yapısı, evrim hipotezi gibi materyalist yaklaşımlarla açıklanamayacak kadar karmaşık ve hassas bir sistemdir. Kur’an’da, Allah’ın yaratmadaki mükemmelliği şöyle ifade edilmiştir: >"O ki yarattığı her şeyi güzel yaptı. Ve insanı yaratmaya kilden başladı." (Secde, 32:7) Bu ayet, insanın görme ve işitme organlarındaki üstün yaratılışı açıkça ortaya koyar. İnsan, bu mükemmelliği kavradığında Allah’a şükretmeli ve O’na yönelmelidir. Görme ve işitme mekanizmalarındaki bu harikalık, evrenin her köşesinde var olan ilahi düzenin bir yansımasıdır. Beyindeki birkaç santimetreküplük karanlık alanda, tüm evrenin ışıklı, renkli ve sesli bir şekilde algılanması, sadece bir Yaratıcı’nın varlığıyla açıklanabilir. Kur’an-ı Kerim’de insanın bu harikalıklar üzerinde düşünmesi emredilmiştir: >"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında ve gecenin ve gündüzün farklılığında akıl sahipleri için ayetler vardır." (Ali İmran, 3:190) İnsan, bu üstün yaratılışı ve düzeni tefekkür etmeli, Yaratıcı’nın büyüklüğünü idrak etmeli ve O’na yönelmelidir. Görme ve işitme mekanizmasının incelenmesi, Allah’ın varlığına ve birliğine dair apaçık bir delil niteliğindedir. Bu mucizeler üzerinde düşünmek ve onları anlamak, insanı Yaratıcı’ya daha da yakınlaştıracaktır.
İslam'da insan hayatının her anı, Allah'ın takdiri ve izniyle şekillenir. Kuran-ı Kerim, insanın varlık sürecine ve hayatının belirli bir süreyle sınırlı olduğuna dikkat çeker. Allah, insanın yaşamını planlarken belirli bir sürenin içinde yer almasını sağlar ve her bireyin ölüm zamanı O’nun iradesine bağlıdır. İlk olarak, Ali İmran suresinin 145. ayetinde, "Allah'ın izni olmadan bir kişi için ölmek yoktur. Belirli bir süreye göre yazılmıştır. Ve kim dünya sevabını isterse ondan veririz ve kim ahiret sevabını isterse ondan veririz. Ve şükredenleri ödüllendireceğiz." denilmektedir. Bu ayet, insanın hayatının tamamen Allah’ın kontrolünde olduğunu vurgular. Hiç kimse kendi ömrünü uzatamaz veya kısaltamaz; ölüm, belirlenmiş bir sürenin sonunda gerçekleşir. Ayrıca, bu ayette, her insanın dünyada ya da ahirette karşılığını almak üzere bir tercih yapacağına değinilir. Bu durum, insanın nihai amacını, Allah'ın iradesine göre belirleyip buna göre bir yol izlemesini gerektiğini gösterir. Benzer şekilde, Enam suresi 2. ayetinde "O ki sizi kilden yarattı. Sonra sürenizi belirledi. Ve onun katında belirlenmiş bir süre vardır" ifadesi yer alır. Bu ayet de insanın yaratılışından itibaren belirlenen bir ömre sahip olduğunu ve Allah'ın takdirinin ötesinde hiçbir şeyin olmayacağını anlatır. İnsanlar bazen kendi ömürleri üzerinde kontrol sahibi olmayı arzulasa da, Kuran’a göre insanın yaşam süresi ve zamanı yalnızca Allah'ın takdirindedir. Yunus suresi 49. ayette ise "De: Ben Allah'ın dilediği dışında kendime zarar veya yarar dokunduramam. Her ümmetin bir süresi vardır. Süreleri geldiği zaman ne bir saat öne alınırlar ne de geriye bırakılırlar" denir. Burada, insanın yaşadığı süreyi değiştirmesinin imkansız olduğuna, her varlığın takdir edilen süresinin nihayet bulacağına işaret edilir. Bir toplum veya birey, Allah’ın belirlediği zamanı yaşar ve hiçbir şekilde bu zaman dilimini ne uzatabilir ne de kısaltabilir. Bu ayetlerde yer alan mesajlar, hayatın geçici olduğunu, insanların kendi sürelerinin ötesinde bir güce sahip olmadığını, ancak bu süreyi nasıl değerlendireceklerinin kendi iradelerine bağlı olduğunu öğretir. Allah’ın takdiri, her şeyin en hayırlısı olarak kabul edilir. İnsanlar, ahirette alacakları karşılık için doğru yaşamaya çalışmalı ve bu dünyadaki zamanlarını verimli kullanmalıdırlar. Kuran'daki bu öğretiler, insanın ölümünü kabul ederek ve takdiri doğru bir şekilde anlaması gerektiğini vurgular. Sonuç olarak, Kuran’daki bu ayetler, hayatın ve ölümün Allah'ın iznine dayalı olduğunu, insanın zamanına müdahale edemeyeceğini ancak bu zamanı nasıl değerlendireceğini bilmesi gerektiğini anlatır. İnsanların dünyadaki hedefleri ve ahiretteki karşılıkları, bu takdire uygun bir şekilde şekillenir.
Gözlerimiz, kulaklarımız, ellerimiz, hatta koklama ve tat alma duyularımız aracılığıyla çevremizi algılarız. Ancak bilim, bu algıların yalnızca fiziksel bir süreçle sınırlı olmadığını ortaya koymuştur. Gözler, retinaya düşen ışık bilgilerini elektrik sinyallerine dönüştürür ve bu sinyaller beynin görme merkezine iletilir. Beyin, bu elektrik sinyallerini bir ayçiçeği tarlası veya bir arkadaşımızın yüzü gibi görüntüler olarak yorumlar. Benzer şekilde, işitme duyusu da elektrik sinyallerini sese çevirir. Ancak bu noktada önemli bir soru ortaya çıkar: Bu görüntüleri veya sesleri kim algılar? Beynin içinde fiziksel olarak bir ekran, göz, ya da bir ses algılayıcı yoktur. Dahası, elektrik sinyallerinin beyin içinde bir bilinç tarafından izlenmesi gereklidir. Bilim insanları ve filozoflar bu bilinç sahibini “makinenin içindeki hayalet” ya da “içteki göz” olarak tanımlamışlardır. Ancak bu tanımlar, materyalist bir perspektifle yetersiz kalmaktadır. Materyalist düşünce, evrendeki her şeyin yalnızca maddesel bir temele dayandığını iddia eder. İnsan bilincinin, beynin kimyasal ve elektriksel aktivitelerinin bir ürünü olduğunu savunur. Ancak materyalistler, şu kritik sorulara tatmin edici bir cevap veremezler:
1. Beyindeki görüntüleri kim izliyor?
Beyin, bir televizyon ekranı gibi görüntüler oluşturabilse bile, bu görüntüleri kimin izlediği sorusu cevapsızdır.
2. Hayal edilen bir görüntüyü kim izliyor?
Bir kişi, hafızasındaki bir anıyı canlı bir şekilde zihninde canlandırabilir. Ancak bu görüntüyü algılayan varlık kimdir?
3. Duyguların kaynağı nedir?
İnsan, hayatında karşılaştığı her olayda genellikle aceleci bir tutum sergiler. Bu acelecilik, zaman zaman kişinin yararına olmayabilir. İslam, insanın bu aceleci doğasına karşı bir denge kurmasını öğütler ve sabrın önemini vurgular. İslam’ın öğretilerine göre, insanın en belirgin özelliklerinden biri aceleciliktir. İsra Suresi'nin 11. ayetinde bu özellik açıkça ifade edilir: “İnsan hayra dua ettiği gibi şerre dua eder. Ve insan çok acelecidir.” Bu ayet, insanın hem hayırlı hem de şerli şeyler konusunda hızlıca sonuç beklemesinin doğru bir yaklaşım olmadığını bildirir. İnsan, bazen bir şeyin kendisi için iyi olduğunu düşündüğü için hemen gerçekleşmesini ister. Ancak, Allah bir şeyin hemen gerçekleşmesini engelliyorsa, bunun kişinin hayrına değil, şerrine olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Aceleci olmak, insanın farkında olmadan kendi zararına bir davranış sergilemesine yol açabilir. Bu durum, insanın sabırlı olması gerektiğini ve Allah’a güvenmesi gerektiğini ortaya koyar. Çünkü Allah, her şeyin en doğru zamanlamasında gerçekleşmesini bilir ve bu, kişinin en iyi şekilde fayda sağlayacağı anı belirler. Dolayısıyla, aceleci davranmak yerine sabırlı olmak, insanın hayatını daha sağlıklı bir şekilde yönlendirmesine yardımcı olacaktır. Neml Suresi'nin 46. ayetinde ise, insanın iyilikten önce kötülükte acele etmemesi gerektiği belirtilir: “Ey kavmim! Neden iyilikten önce kötülükte acele ediyorsunuz. Allah'tan bağışlanma dilemeniz gerekmez mi? Belki bağışlanırsınız.” Bu ayet, insanın hatalarını kabul etmesi ve Allah’tan bağışlanma dilemesi gerektiğini anlatır. Çünkü Allah’ın affı, insanın kurtuluşu için en önemli yoldur. İnsan, hata işlediğinde ya da olumsuz bir durumla karşılaştığında, acele etmeden, sabırla ve güvenle Allah’tan af dilemelidir. İslam, kişinin hatalarını anlayarak Allah’a dönmesini, sabırlı olmasını ve tövbe etmesini öğütler. Allah’ın rahmeti her zaman geniştir ve insan, bu rahmete güvenerek hatalarından ders çıkarabilir. Sabır, İslam’ın temel erdemlerinden biridir ve insanın aceleci doğasına karşı en güçlü dirençtir. İnsan, bir şeyin hemen olmasını isteyebilir, ancak her şeyin bir zamanı vardır ve Allah en iyi şekilde zamanı belirler. Sabır, insanı huzurlu kılar ve ona Allah’a güvenmeyi öğretir. Çünkü sabır, Allah’ın takdirine ve rahmetine güvenmektir. İslam, sabırlı olmayı, acele etmemeyi ve her durumda Allah’a güvenmeyi öğütler. İsra Suresi’nin 11. ayetindeki insanın aceleci doğasına dair öğüt, insanın sabırlı olmasını ve Allah’tan her durumda doğruyu dilemesini sağlayacak bir hatırlatmadır. Neml Suresi’nde ise, kötülükte acele etmemek ve affedilmek için sabırlı bir şekilde Allah’a yönelmek gerektiği ifade edilir. Sonuç olarak, İslam’da acelecilik, insanın doğasında olan ve dikkat edilmesi gereken bir özelliktir. Allah’ın her şeyin zamanlamasında en doğrusunu bildiği gerçeği, insanın aceleci davranışlarının yanlış olabileceğini gösterir. Bu nedenle, insanın sabırlı olması, hatalarını kabul edip Allah’tan bağışlanma dilemesi, ona en büyük kurtuluşu sağlayacaktır. Sabır, insanın Allah’a güvenmesini sağlayacak ve ona en doğru yolu gösterecektir.
İnsanın evrimi, tarih boyunca büyük bir ilgiyle araştırılan bir konu olmuştur. Ancak, evrim hipotezinin temel dayanaklarından biri olan fosil buluntuları ve bunların nasıl yorumlandığı, bilim dünyasında sıkça tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmaların merkezinde yer alan unsurlardan biri, fosillerin doğru bir şekilde yorumlanıp yorumlanmadığı ve fosil kalıntıları üzerinden yapılan "rekonstrüksiyonlar"ın bilimsel geçerliliğidir. Bu makalede, insan evrimine dair fosil kalıntıları üzerinde yapılan rekonstrüksiyonların güvenilirliği ve bu süreçte evrimcilerin kullandıkları yöntemler ele alınacaktır.
Fosil kalıntıları, geçmişte yaşamış canlıların izlerini taşıyan önemli biyolojik veriler olarak kabul edilir. Ancak, bu kalıntıların bilimsel açıdan anlamlı bir şekilde yorumlanması oldukça zordur. Fosillerin eksik parçalarından yola çıkarak yapılan rekonstrüksiyonlar, genellikle mevcut bilimsel bilgilerle şekillendirilmiş hayali figürlerdir. Evrimciler, fosil kalıntılarından yola çıkarak eski canlıların görsel temsillerini üretmekte, ancak bu temsillerin çoğu, gerçek fosil buluntularıyla tam örtüşmemektedir. Örneğin, gazetelerde, dergilerde ya da filmlerde görülen "maymun adam" figürleri, her biri ayrı ayrı fosil kalıntılarından türetilmiş hayali yaratıklardır. Evrim hipotezini savunan bilim insanları, fosil buluntularını analiz ederek insanın evrimsel geçmişine dair belirli çıkarımlarda bulunmuşlardır. Ancak, 1.5 asıra yakın bir süredir tek bir ara geçiş formu ortaya konamamıştır. Bu da, evrim hipotezinin gerçekliğine dair ciddi şüpheler doğurmuştur. Fosil kalıntılarından elde edilen veriler, bilimsel olarak doğrulanan bir ara form yerine, sürekli olarak hayal gücüne dayalı yorumlarla şekillendirilmiş "rekonstrüksiyonlar"la sonuçlanmıştır.
Fosil kalıntılarından yola çıkarak yapılan rekonstrüksiyonlar, genellikle bilimsel doğrulardan ziyade evrim hipotezini desteklemek amacıyla şekillendirilmiştir. Harvard Üniversitesi'nden antropolog David Pilbeam, bu konuda yaptığı açıklamada, "Paleontoloji alanında daha önce edinilmiş izlenimlerden oluşmuş teoriler, daima gerçek verilerle baskın çıkar" diyerek, evrimci hipotezlerin doğruluğuna dair eleştirilerini dile getirmiştir. Fosil kalıntılarından elde edilen veriler, genellikle çok sınırlıdır ve bu veriler üzerinden yapılan rekonstrüksiyonlar, bilimin gerekliliklerine uygun şekilde tasarlanmamaktadır. Özellikle, fosil buluntularından elde edilen veriler üzerinden yapılan yüzeysel analizler, genellikle gerçek verilerden çok, bilim insanlarının hayal gücüne dayalı yorumlar sunmaktadır. Örneğin, eski insan kafataslarıyla yapılan rekonstrüksiyonlar, genellikle dudaklar, gözler, kulaklar ve burun gibi organlar arasındaki bağlantıları göz ardı etmekte, sadece mevcut fosil kalıntıları üzerinden şekillendirilen yüzeysel bir tasarım ortaya çıkarmaktadır. Bu durum, fosil kalıntılarının gerçek bilimsel değeri ile hayal gücüne dayalı yorumlar arasındaki farkı gözler önüne sermektedir.
Evrimcilerin kullandıkları yöntemler, bilimsel bir dayanağa sahip olmaktan çok, belirli bir ideolojiye hizmet eden yorumlar üretmektedir. Fosil kalıntılarından yola çıkarak yapılan rekonstrüksiyonlar, genellikle bilimsel doğrulardan ziyade, evrim hipotezini savunmaya yönelik bir araç olarak kullanılmaktadır. Özellikle, Australopithecus robustus (Zinjanthropus) adlı fosil için çizilen üç ayrı rekonstrüksiyon örneği, bu tür yorumların ne kadar farklılık gösterebileceğini ve aynı fosil kalıntılarından dahi ne kadar çeşitli hayali figürler türetilebileceğini göstermektedir. Evrim hipotezinin savunucuları, fosil kalıntılarından yola çıkarak geçmişte yaşamış olan canlıların görünümünü yeniden inşa ederken, genellikle bilimsel verileri değil, ideolojik bakış açılarını öne çıkarmaktadırlar. Bu tür rekonstrüksiyonlar, halk arasında yanlış anlamalara ve yanıltıcı inançlara yol açabilmektedir. Örneğin, eski insan fosilleri üzerinden yapılan rekonstrüksiyonlar, bu canlıların tam olarak nasıl yaşadıklarına dair kesin veriler sunmaktan çok, bilimsel gerçeklerden uzak, hayal gücüne dayalı temsiller üretmektedir.
İnsanın evrimi konusundaki fosil buluntuları ve bu buluntular üzerinden yapılan rekonstrüksiyonlar, bilimsel açıdan birçok şüpheyi beraberinde getirmektedir. Fosil kalıntılarının eksik parçalarından yola çıkarak yapılan bu rekonstrüksiyonlar, çoğu zaman gerçek verilere dayanmaktan çok, evrim hipotezini savunmak amacıyla şekillendirilen hayali figürlerdir. Bu tür çalışmalar, bilimin gerekliliklerine uygunluk göstermemekte ve daha çok toplumu yönlendirme amacı güden bir propaganda aracı olarak kullanılmaktadır. Fosil buluntuları üzerinden yapılan bu tür hayali yorumlar, evrim hipotezinin temel dayanaklarını sorgulayan bilim insanları tarafından sıkça eleştirilmektedir.
İnsan bedeni Allah’ın eşsiz yaratmasının en çarpıcı örneklerinden biridir. Bedenimizdeki her bir detay Allah’ın sonsuz ilmini ve kudretini anlamamız için önemli bir delildir. Günlük yaşamımızda farkına bile varmadığımız hareketler aslında çok karmaşık ve muazzam bir düzenin sonucudur. Bu düzenin merkezinde ise kaslar ve sinir sistemi bulunmaktadır. Okuduğunuz bu satırları gözlerinizle takip etmek, ellerinizle kitabın sayfalarını çevirmek, oturduğunuz yerde ayaklarınızla yere basmak hatta yapay zekayla sohbet etmek için dahi kaslarınıza ihtiyaç duyarsınız. İnsan vücudundaki kaslar vücut ağırlığının yaklaşık %45’ini oluşturur. Kasların en temel özelliği kasılabilme yetenekleridir ve bu özellik sayesinde vücudumuzdaki her türlü hareket gerçekleşir. Kas dokusu boyları 0.5 ile 14 cm arasında değişen ve çapları yaklaşık 0.1 mm olan kas liflerinden oluşur. Bu lifler bir araya gelerek kasın yapısını oluşturur. Kasılma ve gevşeme mekanizmaları sayesinde su içer, araba kullanır, yürür ve konuşabiliriz. Allah’ın rahmeti sayesinde bu düzen kusursuz bir şekilde işler. Kur’an-ı Kerim’de bu muhteşem yaratılışa şöyle dikkat çekilir: >"Göklerin ve yerin Bedi'sidir. Ve bir işe hükmettiği zaman şüphesiz ona ol der hemen oluverir." (Bakara Suresi, 117) Kaslar insan vücudunda kontrol edilebilen (istemli) ve kontrol edilemeyen (istemsiz) olarak iki gruba ayrılır.
Kontrol Edilebilen Kaslar (İstemli Kaslar):
Bu kasların çalışması bilinçli düşünce ile gerçekleşir. Örneğin; merdiven çıkmak için beyninizin kaslara emir vermesi gerekir. İstemli kaslar genellikle iskelet sistemi ile bağlantılıdır ve hızlı bir şekilde kasılıp gevşerler.
Kontrol Edilemeyen Kaslar (İstemsiz Kaslar):
Bu kaslar insanın iradesinden bağımsız olarak çalışır. Kalbinizin atması, midenizin sindirimi gerçekleştirmesi ya da bağırsaklarınızın hareketi bu kaslar sayesinde olur. Allah’ın rahmetiyle özel bir sistem (otonom sinir sistemi) bu kasları kontrol eder. Eğer bu görev insanın kendi iradesine verilmiş olsaydı sürekli bu işle uğraşmak zorunda kalırdık ve başka hiçbir işi başaramazdık. Allah bu düzeni insana şöyle hatırlatır: >"Şüphesiz ki, insanı en güzel şekilde yarattık." (Tin Suresi, 4) Kasların vücutta dağılımı da oldukça zekice düzenlenmiştir. Örneğin parmaklarımızı hareket ettiren kaslar parmaklarımızda değil kollarımızda bulunur. Bu sayede parmaklarımız incelik gerektiren işleri kolaylıkla yapabilir. Elimizi öne eğdiğimizde bilekteki kaslar devreye girerek dengeyi sağlar. Tüm bu işlemler neredeyse aynı anda gerçekleşir ve insanın hiçbir bilinçli çabasına ihtiyaç duymaz. Bu düzenle ilgili Allah’ın büyüklüğünü anlamak için bir başka ayet: >"O'nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez." (En'am Suresi, 59) Bir parmağımızı hareket ettirmek istediğimizde beynimizden gelen minik elektrik akımları omurilik aracılığıyla kaslara iletilir. Bu akımlar kas hücrelerinin kasılmasını sağlar ve parmağımız istediğimiz şekilde hareket eder. Aynı anda beyin gözlerden ve parmaktan gelen sinyallerle hareketin doğru gerçekleşip gerçekleşmediğini kontrol eder. Eğer bir engel varsa yeni komutlar göndererek durumu düzeltir. Allah’ın insan vücudundaki bu kusursuz düzeni şu ayetle açıklanabilir: >"Allah her şeyin yaratıcısıdır. Ve O, her şey üzerine vekildir." (Zümer Suresi, 62) İstemsiz çalışan kaslar insan yaşamının devamı için hayati bir öneme sahiptir. Kalp kası, mide ve bağırsakların duvarları gibi düz kaslar, yorulmadan ve sürekli çalışarak vücudun temel fonksiyonlarını yerine getirir. Eğer bu görevler insanın kontrolüne bırakılmış olsaydı insan bu işlemleri gerçekleştiremediği için yaşamını sürdüremezdi. Allah’ın bu konudaki rahmeti Kur’an’da şöyle ifade edilir: "De: 'Sizi yaratan ve size işitme, görme ve gönüller veren O'dur. Ne az şükrediyorsunuz!'" (Mülk Suresi, 23) Kasların çalışmasından sinir sistemine, organların uyumundan vücudun dengesine kadar her şey Allah’ın dilemesiyle gerçekleşir. İnsan bu düzeni idrak ederek Allah’a olan şükrünü artırmalı ve O’nun büyüklüğünü takdir etmelidir. Çünkü Allah insanı en güzel surette yaratmış ve ona kendi varlığını anlaması için sayısız delil sunmuştur. >"Şüphesiz Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık." (Kamer Suresi, 49) Vücudumuzdaki bu düzen Allah’ın rahmetinin ve ilminin büyüklüğünün sadece bir örneğidir. Rabbimiz dileseydi bu kusursuz düzeni yaratmayabilirdi. Ancak insanı en güzel şekilde yaratarak ona büyük bir nimet sunmuştur. Bu nimetlerin farkında olarak Allah’a her an şükretmek insanın en önemli vazifelerinden biridir.
İnsanın gelişiminde, değişim ve dönüşüm kaçınılmaz bir süreçtir. Ancak, bu değişim, ancak kişi eleştiriye açık olduğu ve kendisini dönüştürme isteği taşıdığı sürece mümkündür. "7’sinde neyse 70’inde de aynı olmak neden doğru değildir?" sorusu, insanın sabırlı bir şekilde kendi potansiyelini keşfetmesi ve olgunlaşması için sürekli bir değişim içinde olması gerektiğini ifade eder. İnsanın kendisini yeterli görmesi, nefsin en tehlikeli durumlarından biridir. Bazen eğitim, tecrübeler, yaş, akıl ve zekâ gibi faktörlere dayanarak, insanlar kendilerini başkalarından üstün görmeye başlayabilirler. Bu, özellikle iman etmeyenler arasında yaygın bir davranış şeklidir. Kendini müstağni görmek, insanı her konuda en doğruyu bildiğini düşünmeye iter ve bu da eleştiriyi kabul etmemekle sonuçlanır. İnsanın değişimi, eleştirilere açık olmakla başlar. Eleştiriler, bireylerin eksiklerini görmelerini ve bu eksiklikleri gidermelerini sağlayarak, gelişimlerine katkıda bulunur. İnsanın en önemli sorumluluğu, kendisini sürekli olarak eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmesidir. Eleştirilere açık olmak, insanın kişisel gelişimine büyük katkı sağlar. Eleştiriyi samimi bir şekilde kabul edebilmek, insanı daha iyi bir insan yapar. Eleştiriler, insanın hatalarını fark etmesine ve bu hataları düzeltmek için adımlar atmasına olanak tanır. Bu da insanın daha iyi bir ahlak, daha olgun bir karakter ve daha sağlıklı bir tutum geliştirmesini sağlar. Eleştiri, sadece bir dış gözlemin sonucu olarak değil, aynı zamanda kişinin içsel bir dönüşüm arayışıdır. Kendini değiştirme sürecine giren bir insan, ilk adım olarak eksiklerini kabul etmeli ve bunları gidermek için çaba sarf etmelidir. Bu çaba, Allah’a yönelerek içsel bir samimiyetle yapılmalıdır. Çünkü gerçek değişim, yalnızca içsel bir irade ve Allah’a olan derin bir sevgi ile mümkündür. Müslüman, sadece kendi hatalarını görmekle kalmaz, başkalarına da iyiliği emredip kötülükten sakındırmakla sorumludur. Bu sorumluluk, her bireyin kendisini geliştirmesi için bir fırsat sunar. Müslüman, eleştirilere açık olarak sadece kendi gelişimini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda başkalarına da fayda sağlar. Eleştiriye açık olmak, insanın özdeğerini kaybetmeden daha iyi bir insan olmasına yardımcı olur. Kuran’da da insanın değişim sürecine dair çok önemli öğütler bulunmaktadır. Allah, insanlara verdiği nimetin artması veya azalmasında, kişinin kendi nefsinde yaptığı değişimlere bağlı olduğunu bildirmiştir. Eğer bir insan samimi bir şekilde kendisini değiştirme yoluna giderse, Allah onun çabasını mutlaka ödüllendirecek ve ona daha büyük nimetler verecektir. Bu nedenle, müminler, eleştiriye açık olmalı ve her durumu Allah’ın rızasına uygun şekilde değerlendirmelidirler. İnsanın en büyük engellerinden biri de kibirdir. Kibir, insanın kendisini diğer insanlardan üstün görmesine yol açar ve değişim sürecini engeller. Kişi, eleştirileri kabul etmez, başkalarını kendi seviyesine çekmeye çalışır ve kendi hatalarını görmekten kaçınır. Allah, Kuran’da kibirli olanların öğütlerden faydalanamayacağını belirtir. Bu da demektir ki, kibir insanı hem maddi hem manevi olarak geriye götürür. Kibir, kişinin kalbinde derin bir Allah korkusunun eksikliğiyle de bağlantılıdır. Gerçekten Allah korkusu olan bir insan, her durumu değerlendirirken Allah’ı hatırlayacak ve her durumda ondan gelen doğruyu kabul edecektir. Eleştirilere karşı mütevazı bir tavır sergileyen kişi, hem kendi gelişimi hem de toplumsal yarar için daha büyük katkılar sağlar. Olumlu ve yapıcı eleştiriler, insanların gelişimine büyük katkı sağlar. Eleştiri, insanın eksik olduğu yönleri görmesini sağlayan bir araçtır. İnsan en mükemmel olduğu noktada dahi bir eleştiriye açık olmalıdır. Çünkü her iyi yönün daha iyi bir hali vardır. Eleştiri, insanın kalitesini artıracak ve onu daha iyi bir insan yapacaktır. Ancak bazı insanlar, eleştiriye karşı savunmacı bir tutum sergilerler. Kendi haklılıklarını savunmak için uzun açıklamalar yaparlar, tartışmalar başlatırlar ve eleştiriyi büyütürler. Bu tür insanlar, eleştiriden fayda sağlayamazlar ve gelişemezler. Onların kalbinde gurur ve egoizm vardır, bu da onları daha iyi bir insan olmaktan alıkoyar. İnsanın değişim ve gelişim yolculuğu, eleştiriye açık olmayı gerektirir. Eleştiriler, insanın kendi eksiklerini fark etmesine, bu eksiklikleri gidermesine ve daha olgun bir insan olmasına yardımcı olur. Kendini yeterli görmek, insanın gelişiminin önündeki en büyük engeldir. Mümin, her zaman eleştiriye açık olmalı ve her türlü hatırlatmayı kendisi için bir fırsat olarak görmelidir. Allah’a samimi bir şekilde yönelerek, içsel bir değişim sürecine giren insan, hem dünyada hem de ahirette Allah’ın nimetlerine ulaşacaktır.
İslam dini, insanın hayatında Allah'ın nimetlerine olan bakış açısını şekillendirirken, rızık ve şükür konusuna özel bir vurgu yapar. Rızık, yalnızca maddi kazanımlarımızı değil, hayatın her anında Allah’ın bize sunduğu her türlü iyiliği kapsamaktadır. Bu bağlamda, Al-i İmran Suresi'nde geçen Meryem'e dair hikaye, rızık anlayışımızı doğru bir şekilde kavrayabilmek için önemli bir örnektir. Ayette, "Efendisi onu iyi bir kabulle kabul etti. Ve onu iyi bir şekilde yetiştirdi. Onu Zekeriya'nın korumasına verdi. Zekeriya her mihraba girdiğinde üzerinde bir rızık bulurdu. Ey Meryem bu sana nereden? dedi. Bu Allah katındandır dedi. Şüphesiz Allah dilediği kimseye hesap olmaksızın rızık verir."(Al-i İmran, 37) ifadesiyle Meryem’in rızık konusundaki teslimiyetini ve her türlü nimetin kaynağını Allah’a verdiği değeri görüyoruz. Geleneksel olarak bazı yorumcular, Meryem’e gelen yiyeceklerin gökten indirildiğini öne sürmüşlerdir. Ancak bu yorumlar, ayetin derin anlamından sapmaktadır. Meryem’in cevabı aslında rızık anlayışımıza dair önemli bir dersi bizlere sunmaktadır. Meryem, gelen yiyeceklerin Allah’tan olduğunu belirtirken, insanların Allah’tan başka bir kaynağa yönelmemeleri gerektiğini vurgulamaktadır. Rızık, yalnızca Allah’tan gelir ve O, dilediğine hesapsız şekilde rızık verir. Bu gerçeği günlük hayatımıza da taşıdığımızda, sabah kahvaltımıza oturduğumuzda sofrada bulunan yiyeceklerin aslında birer görüntü olduğunu hatırlamamız gerekir. Sofrada bulunan her şeyin varlığı, Allah’ın kudretiyle mümkündür. İnsanın bu dünyadaki rızkı, sadece ona vesile olan aracıların eliyle değil, doğrudan Allah’ın iradesiyle şekillenir. Annemiz, babamız ya da herhangi bir üretici, aslında Allah’ın yarattığı sebeplerin birer aracısıdır. Yiyecekleri babamız kazanmadı, onları Allah yarattı. Bunu kavrayabilmek, insanın şükür bilincini de derinleştirir. Şu'arâ Suresi'nin 79. ayetinde de belirtildiği gibi: “Ve O'dur bana yediren içiren.” Burada vurgulanan nokta, rızkın kaynağının yalnızca Allah olduğudur. İnsanlar, bazen rızkı kazanan kişiler olarak görülse de, gerçekte her şeyin sahibi ve gerçek rızık verici olan Allah’tır. Allah, yarattığı her şeyin sebeplerini de bizlere sunarak, onları Allah’a yönelmemiz için birer hatırlatıcı kılar. Rızık, sadece yemek ve içeceklerden ibaret değildir. Sağlık, güven, ilim, aile huzuru gibi hayatın her yönü de Allah’ın lütfudur. Bu nimetler, O’nun sonsuz rahmetinin tezahürleridir. İnsan, bu nimetleri doğru bir şekilde değerlendirmeli ve her şeyin sahibi olan Allah’a şükretmelidir. Allah’ın bu dünyadaki her nimetinin bir anlamı ve amacı vardır. İnsan, bu nimetlerin gerçek sahibini hatırlayarak, sadece ona yönelmelidir. Sonuç olarak, İslam dini rızık anlayışını doğru kavrayabilmemiz için bize Kuran'dan pek çok örnek sunmaktadır. Meryem’in hikayesi ve Şu'arâ Suresi’nin 79. ayeti, rızkın Allah’tan geldiğini ve yalnızca O’na şükredilmesi gerektiğini bizlere açıkça gösterir. İnsan, her şeyin aslında Allah’ın takdiriyle ve kudretiyle var olduğunu idrak ederse, rızıkla olan ilişkisi daha derin ve anlamlı hale gelir. Bu da insanın hayatta karşılaştığı her nimete karşı şükür duygusunu geliştirmesine yardımcı olur.
İnsan vücudu içinde barındırdığı sistemlerin kusursuzluğu ve detayların mükemmel işleyişiyle Allah’ın üstün yaratmasının en büyük delillerinden biridir. Vücut içindeki her hücre, her organ ve her mekanizma işlevini eksiksiz yerine getirebilmek için birbiriyle uyumlu bir şekilde çalışır. Bu uyum Allah’ın yaratmasımdaki hikmeti ve rahmeti açıkça göstermektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: >"Şüphesiz ki, insanı en güzel şekilde yarattık."(Tin Suresi, 4. Ayet) Beyin insan vücudunun merkezi komuta sistemidir. Vücuttaki her organdan ve her hücreden gelen sinyalleri alır analiz eder ve buna göre hareketlerimizi düzenler. Örneğin bir insan denge kaybetmeden yere eğilip bir eliyle saçlarını düzeltebilir. Bu beyindeki sinir hücrelerinin ve kasların kusursuz uyumu sayesinde gerçekleşir. Kasların uzunluğu kirişlerdeki gerginlik ve vücut pozisyonu gibi bilgiler sürekli olarak beyne iletilir. Bu bilgiler ışığında beyin hangi kasların kasılması veya gevşemesi gerektiğine karar verir. Beyin ve kaslar arasındaki iletişim sinir sistemi aracılığıyla sağlanır. Sinir uçlarından salınan asetilkolin adı verilen haberci molekül kasların kasılmasını sağlar. Bu karmaşık işlem zinciri saniyenin binde biri kadar kısa bir sürede gerçekleşir. Kur’an’da Allah’ın yaratmasındaki hız ve hikmet şu şekilde belirtilir: >"Şüphesiz bir şeyi istediği zaman O'nun işi sadece ol demesidir. Hemen oluverir."(Yasin Suresi, 82. Ayet) Eğer bu iletişimde bir aksama olursa kasların işlevi durur ve bu da felce yol açar. Allah’ın yarattığı bu mükemmel düzen hayatımızın devamı için vazgeçilmezdir. Kalsiyum vücudumuzdaki sinir iletimi, kas kasılması, kanın pıhtılaşması ve kemik sağlığı gibi pek çok hayati fonksiyonda görev alır. İnsan vücudunda yaklaşık 2 kilogram kalsiyum bulunur ve bunun yalnızca %1’i bu işlemlerde kullanılır. Geri kalan kısmı kemiklerde depolanır. Allah’ın bu detaylı yaratması bir ayette şöyle belirtilir: >“Ve hazineleri bizim yanımızda olmayan hiçbir şey yoktur. Ve biz belirli bir miktar ile indiririz.” (Hicr, 15:21) Kalsiyumun eksikliği sinir sisteminde iletişim kopukluğuna, kalp ritim bozukluklarına ve hayati organların işlevlerini durdurmasına yol açabilir. Bu da Allah’ın yarattığı düzenin hassas dengesini gözler önüne serer. Sindirim sistemi besinlerin vücuda faydalı hale gelmesini sağlayan kusursuz bir mekanizmadır. Bağırsaklardaki düz kaslar ritmik kasılmalarla besinlerin ilerlemesini sağlar. Bu hareket Kajal hücrelerinin ürettiği elektrik akımları sayesinde gerçekleşir. Eğer bu hücreler elektrik akımını oluşturmasaydı besinler ileriye doğru hareket edemezdi. Kur’an’da bu mükemmel sistemin yaratıcısı şu şekilde anlatılmaktadır: >"O, yedi göğü katman katman yaratandır. Sonsuz merhamet sahibinin yaratmasında bir dengesizlik göremezsin. Gözü döndür hiçbir bozukluk görüyor musun?"(Mülk Suresi, 3. Ayet) İnsan vücudu Allah’ın yarattığı mükemmel sistemlerin bir araya geldiği bir şaheserdir. Sinir sistemi, kaslar, kalsiyum metabolizması ve sindirim sistemi gibi işleyişler O’nun hikmetinin ve kudretinin delillerindendir. Tüm bu sistemlerin birbirleriyle uyum içinde çalışması Allah’ın yaratmasındaki kusursuzluğu ve insanların üzerindeki rahmetini gösterir. Kur’an’da Allah’ın insan üzerindeki nimetleri şu şekilde özetlenir: >"Ve eğer Allah'ın nimetini saysanız hesaplayamazsınız. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir."(Nahl Suresi, 18. Ayet) Bu nedenle insanın Rabbine şükretmesi ve O’nun kudretini tefekkür etmesi gerekir. İnsan bedeninde var olan her detay O’nun varlığını ve birliğini kanıtlamaktadır.
Evrim hipotezi, modern bilimde birçok tartışmaya yol açan önemli bir hipotezdir. Bu hipotez, insanın maymunsu atalarından türediğini ve zamanla bugünkü Homo sapiens formuna evrildiğini savunur. Ancak arkeolojik ve paleontolojik bulgular, bu hipoteze karşı önemli sorular ortaya koymuştur. Özellikle Louis ve Mary Leakey’in çalışmaları, insanlık tarihine dair geleneksel evrimsel açıklamaları sarsan sonuçlar doğurmuştur.
Louis Leakey, 1970’lerde Tanzanya’nın Olduvai Gorge bölgesinde yaptığı kazılarda, Homo habilis, Homo erectus ve Australopithecus türlerinin aynı dönemde bir arada yaşadıklarını keşfetmiştir. Bu durum, evrim hipotezinin öne sürdüğü ardışık türler zincirini geçersiz kılmaktadır. Daha çarpıcı bir şekilde, aynı katmanda bulunan taş yapılar, sadece Homo sapiens’in yapabileceği türden yapılardır. Bu, modern insanın (Homo sapiens) 1.7 milyon yıl önce var olduğunu gösteren bir kanıt olarak yorumlanmıştır.
Mary Leakey’in 1977 yılında Tanzanya’nın Laetoli bölgesinde bulduğu ayak izleri, insanlık tarihini daha da geriye götüren bir başka bulgudur. Yaklaşık 3.6 milyon yıllık bir volkanik tabakanın üzerinde bulunan bu fosilleşmiş ayak izleri, günümüz insanının ayak izlerinden tamamen farksızdır. Paleontologlar, bu izlerin çıplak ayaklı bir Homo sapiens tarafından bırakılmış olması gerektiğini belirtmiştir. Russell Tuttle, bu izlerin morfolojik yapısının günümüz insanınınkilerle birebir aynı olduğunu vurgulamış ve bu izlerin bir Australopithecus türüne ait olamayacağını savunmuştur. Ancak evrimciler, bu dönemde Homo türlerinin var olamayacağı ön kabulüyle, izleri Australopithecus’a atfetmişlerdir. Bu, bilimsel bulguların teorik varsayımlara uydurulmaya çalışıldığını göstermektedir.
Evrim hipotezinin öne sürdüğü bir diğer iddia, insanın iki ayaklı yürüyüşünün maymunların dört ayaklı hareket tarzından evrildiğidir. Ancak bu iddia da birçok bilimsel tutarsızlık barındırmaktadır. İki ayaklılık, evrimsel bir avantaj sunmadığı gibi, insana doğada birçok zorluk getirmiştir. İnsan, dört ayaklı hayvanlara kıyasla daha yavaş hareket eder ve savunmasızdır. Ayrıca, Darwinizm’in "aşama aşama gelişme" modeli, iki ayaklılık ile dört ayaklılık arasında bir geçiş formu gerektirmektedir. Ancak bugüne kadar bu geçişi temsil edecek herhangi bir fosil bulunamamıştır. İnsan ile maymunlar arasındaki anatomik farklılıklar, bu geçişin mümkün olmadığını göstermektedir.
Elde edilen bulgular, evrim hipotezinin bilimsel gerçeklere dayanmadığını, aksine bu gerçeklere rağmen savunulduğunu ortaya koymaktadır. Laetoli ayak izleri, Homo sapiens’in tarihini 3.6 milyon yıl öncesine taşırken, evrimciler bu durumu hipotezlerine uydurmak için kanıtları çarpıtma yoluna gitmişlerdir. Bu durum, bilimin objektif bir şekilde yapılmasını engelleyen bir dogmatizme işaret etmektedir. Evrim hipotezi, insanlık tarihini açıklamakta başarısız olmuş ve yeni bulgular ışığında yeniden değerlendirilmesi gereken bir hipotez olarak kalmıştır.
Leakey ailesinin bulguları ve diğer arkeolojik keşifler, insanlık tarihinin sanılandan çok daha eski ve karmaşık olduğunu göstermektedir. Bu durum, evrim hipotezinin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bilim, hipotezleri ve teorileri gerçeklere uydurmak yerine, gerçeklere dayalı teoriler üretmelidir. İnsanlık tarihine dair yapılan her yeni keşif, bu alandaki tartışmaları derinleştirmekte ve evrim hipotezinin geçerliliğini sorgulanır hale getirmektedir.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!