Modern eğitim sisteminde öğrenciler YKS (Yükseköğretim Kurumları Sınavı), LGS (Liselere Geçiş Sınavı), DGS (Dikey Geçiş Sınavı) gibi merkezi sınavlarla karşı karşıya kalmaktadır. Bu süreçte öğrenciler ve aileleri çeşitli stratejiler geliştirmekte, danışmanlık hizmetleri almakta, veri analizi yöntemleri kullanmakta ve tercih süreçlerini optimize etmeye çalışmaktadır. Ancak İslami perspektiften bakıldığında, tüm bu süreçlerin ve sonuçlarının Allah'ın kaderi çerçevesinde gerçekleştiği hakikati göz ardı edilmemelidir. Kur'an-ı Kerim'de "Ve Allah sizi ve yaptığınızı yaratmıştır" (Saffat Suresi 96) ayeti, insanın tüm eylemlerinin Allah'ın yaratması kapsamında olduğunu açıkça belirtmektedir. Bu ayet, eğitim sürecinde öğrencilerin başvurduğu tüm yöntem ve stratejilerin de Allah'ın yaratması olduğunu göstermektedir.
Öğrenciler sınav hazırlık sürecinde:
- Hangi danışmanı seçeceklerini
- Hangi analiz yöntemlerini kullanacaklarını
- Python veya R gibi programlama dillerini tercih edip etmeyeceklerini
- Hangi stratejileri uygulayacaklarını
İnsan bedeni, normal şartlarda kapasitesinin sadece bir bölümünü kullanır. Ancak yaşamın kritik anlarında, vücut olağanüstü bir güç sergileyebilir. Bu olguya "hysterical strength" ya da Türkçe karşılığıyla "isterik güç" denilmektedir. Bir annenin çocuğunun üzerine devrilen arabayı kaldırması, yangında kapıyı kıran kişinin normal durumda bu kapıyı açamaması, ya da zayıf yapılı birinin saldırganı yere sermesi gibi durumlar, bu gücün günlük yaşamdaki örnekleridir. İsterik güç, insanın olağanüstü stres ya da tehlike anında, normalde sahip olduğunun çok ötesinde fiziksel güç sergilemesi durumudur. Bu fenomen, bedenin hayatta kalmak için "acil durum moduna" geçerek kısa süreli olağanüstü performans göstermesidir.
Temel Özellikleri:
Bilinçsizce Gerçekleşir: Kişi o an tam olarak ne yaptığını anlamaz tepki otomatikleşmiştir. Bu durum, bilinçli kontrolün ötesindeki bir potansiyelin açığa çıkmasıdır.
Kısa Sürelidir: Vücut bu tür gücü sadece birkaç saniye veya dakika sürdürebilir. Çünkü bu güç, vücudun "acil durum bataryasını" kullanmasıyla ortaya çıkar.
Adrenalinle İlişkilidir: Stres anında sempatik sinir sistemi devreye girer, adrenal bezlerden bolca adrenalin (epinefrin) salınır. Bu da kalp atışını, kas gücünü ve reaksiyon hızını artırır.
Fiziksel Zarar Riski: Kişi bu sıradışı gücü kullandığında kaslarını yırtabilir, bağlarını zorlayabilir veya sinir sistemi aşırı yüklenebilir.
Kur’an-ı Kerim’in Duha Suresi 10. ayetinde Rabbimiz şöyle buyurur: “İsteyene gelince, sakın azarlama.” (Duha, 93/10) Bu kısa ama derin anlamlar barındıran ayet, insan onurunu merkeze alan bir ahlâk öğretisinin yansımasıdır. Toplumda sıkça karşılaştığımız bir durum olan yardım isteme veya dilenme hâli, bazen insanlar tarafından küçümsenmekte, kimi zaman hor görülmekte ve hatta alaya alınmaktadır. Oysa Yüce Allah, bir insanın istemesini azarlanacak bir davranış değil, merhamet ve anlayışla karşılanması gereken bir durum olarak değerlendirmektedir. Her insan hayatın farklı dönemlerinde yardıma muhtaç hâle gelebilir. Fakirlik, hastalık, borç gibi sebepler insanı zor durumda bırakabilir. Bu gibi zamanlarda bir başkasından yardım istemek, insanın acizliğini kabul etmesi anlamına gelir ki bu durum küçümsenecek değil, merhametle karşılanması gereken bir durumdur. Hele ki istemek bir ihtiyaçtan kaynaklanıyorsa, bu durumda azarlamak değil, el uzatmak gerekir. Duha Suresi 10. ayeti, bu konuda müminlere açık bir uyarı ve ahlâkî bir ilke sunmaktadır. Toplumda bazı kişilerin gerçekten ihtiyaç sahibi olmadan da yardım talebinde bulundukları bir gerçektir. Bu durum, yardım edenin gönlünde kırgınlığa yol açabilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus vardır: “Zengin olduğu hâlde dilenenler var” diyerek tüm isteyenleri aynı kefeye koymak, genellemeci bir haksızlıktır. Çünkü bu tür örneklerin varlığı, herkesin zengin olduğu veya ihtiyacının olmadığı anlamına gelmez. Kimin ne durumda olduğunu, ne yaşadığını dış görünüşten anlayamayız. İslam, görünene değil, hakikate göre hüküm vermemizi ister. Son zamanlarda dikkat çeken bir başka gerçek ise SMA hastası çocuklar için yapılan yardım kampanyalarıdır. Aileler, çocuklarının hayatını kurtaracak tedaviye ulaşabilmek için toplumdan destek istemekte, kimi zaman sokak sokak gezerek, sosyal medyada kampanyalar düzenleyerek yardım toplamaktadırlar. Bu tür bir "istemek", bir yaşam mücadelesinin parçasıdır. Bu çabayı "dilenme" olarak görmek, hem acımasızlık hem de cehalettir. Böyle bir durumda Duha Suresi 10. ayetinin evrensel mesajı daha da anlam kazanır: “İsteyene gelince, sakın azarlama.” Çünkü burada azarlamak, sadece kişiyi değil, çaresiz bir çocuğun umutlarını da kırmak anlamına gelir. Kur’an’ın öğrettiği ahlâkî ilkelerden biri, toplumda merhamet ve anlayışı hâkim kılmaktır. İstemek, utanılacak bir davranış değil, bazen bir insanın son çare olarak başvurduğu bir hayatta kalma mücadelesidir. Her isteyenin gerçekten muhtaç olup olmadığını bilmemiz mümkün değildir. Ama kesin olan bir şey varsa, o da şudur: Allah, isteyeni azarlamayı değil, yardım etmeyi ve anlayış göstermeyi emretmektedir. O hâlde Duha Suresi'nin bu ilham verici ayetini hayatımızın merkezine almalı, yardıma muhtaç olan insanlara karşı yargılayıcı değil, şefkatli bir tavır takınmalıyız. Zira her insan bir gün istemek zorunda kalabilir. Ve işte o gün, bu ayetin ne kadar hayati bir ilke olduğunu bir kez daha anlayabiliriz: “İsteyene gelince, sakın azarlama.” (Duha, 93/10)
İslam'da ölüm sonrası hayat, bireylerin inançlarını şekillendiren temel bir unsurdur. Bu inançlar, Kuran'daki öğretilerle pekiştirilmiştir. Kabir azabı, İslam toplumunda sıklıkla tartışılan bir konu olup, genellikle endişe ve kafa karışıklıklarına yol açmaktadır. Ancak kabir azabı inancının kökenlerine inildiğinde, Kuran'daki açık ifadeler ve rivayetlerin yorumlanış biçimleri arasında önemli farklar olduğu görülmektedir. Kuran, ölüm sonrası hayatı, mahşer günü ve ahiret hayatını ayrıntılı bir şekilde ele almaktadır. Ancak kabir azabına dair doğrudan bir açıklama bulunmamaktadır. Kuran’da, ölüm sonrası diriliş ve hesap verme süreci üzerinde durulmakta, kabir hayatı ise herhangi bir bağlamda ele alınmamaktadır. Kuran, ölümden sonraki yaşamı, iki ana aşama olarak tasvir eder: Diriliş ve mahşer günü. Kabir azabı, bu iki aşama arasında yer almaz ve Kuran’ın öğretilerinde açıkça belirtilen bir kavram değildir. Örneğin, Ta-ha Suresi 124-126. ayetlerinde, kıyamet günü kör olarak diriltilmekten bahsedilmekte, ancak bu ayet kabir azabına delil olarak gösterilmiştir. Oysa bu ayetlerde yalnızca kıyamet gününden, insanların hesaba çekileceği zamandan söz edilmektedir. >"Kim benim Zikr'imden yüz çevirirse şüphesiz ki onun için zor bir yaşam vardır. Ve kıyamet günü onu kör olarak dirilteceğiz. Rabbim beni niçin kör olarak dirilttin? Oysa görürdüm der. Ayetlerimiz sana geldiğinde sen onları nasıl unuttuysan bugün sen öylece unutulursun denilir."(Taha Suresi 124, 125, 126. ayetler) Aynı şekilde, Tur Suresi 47. ayetindeki “Ve şüphesiz zulmedenlere bundan başka bir azab vardır. Fakat onların çoğu bilmezler.” ifadesi, kabir azabına delil olarak yorumlanmış ve ayetin aslında bundan önce geçmediği hâlde meallerde bundan önce ifadesi eklenmiştir. Fakat bu ifadenin dünya hayatında yaşanacak sıkıntılarla ilgili olduğu açıktır. Bu örnekler, kabir azabına dair inançların büyük ölçüde rivayetlere dayandığını göstermektedir. İslam toplumunda kabir azabına dair inançların kaynağı, genellikle hadislerdir. Nebimiz Muhammed’e atfedilen birçok söz, bu inançların yayılmasında etkili olmuştur. Ancak bu rivayetlerin doğruluğu sorgulanmadan kabul edilmiş, insanlar, Nebimiz Muhammed'e duydukları sevgi ve saygı nedeniyle bu anlatıları sorgulamaktan çekinmişlerdir. Kabir azabına dair rivayetlerin birçoğu, kabirde yaşanacak sıkıntılardan ve azaptan bahseder, ancak bu rivayetlerin çoğu zaman bilimsel temelden yoksun olduğu göz ardı edilmiştir. Kuran’daki bazı ayetler, yanlış yorumlanarak kabir azabına delil olarak sunulmuştur. Örneğin, Mü'min Suresi 45-46. ayetleri, Firavun ailesinin sabah-akşam azaba uğratılacağından bahseder. Ancak burada söz konusu olan, Firavun ailesinin dünya hayatındaki huzursuzlukları ve korkularıdır. >"Allah onu onların kurduğu tuzakların kötülüklerinden korudu. Ve Firavun ailesini azabın en kötüsü kuşattı. Ateş! Sabah ve akşam ona sunulurlar ve kıyamet günü, Firavun'un ailesini en şiddetli azaba sokun." Benzer şekilde, Bakara Suresi 154. ayet ve Âl-i İmrân Suresi 169-171. ayetlerinde, şehitlerin Allah katında diri oldukları ve rızıklandırıldıkları belirtilir. Bu ifadeler, şehitlere özgü bir durumu ifade eder ve kabir azabı ile bağlantılı değildir. Kuran’da berzah kavramı, fiziksel veya manevi bir engeli ifade etmektedir. Rahman Suresi 20. ayetinde, birbirine karışmayan iki deniz arasındaki engel olarak anlatılmakta, Müminun Suresi 99-100. ayetlerinde ise ölen bir kişinin dünya hayatına geri dönmesini engelleyen bir perde olarak geçmektedir. Kabir azabını savunanlar, bu kavramı genişleterek, “berzah âlemi” adında yeni bir inanç oluşturmuşlardır. Ancak Kuran’daki berzah kavramı, kabir azabını destekleyecek şekilde yorumlanamaz. Zorlama yorumlar, Kuran’ın açık ifadeleriyle çelişmektedir. Kuran’da, ölümden sonra diriliş, mahşer günü ve ahiret hayatına dair birçok detaylı açıklama yer alırken, kabir azabına doğrudan değinen bir ayet bulunmamaktadır. Yasin Suresi’nde, insanların Sur’a üfürüldüğünde kabirlerinden diriltilerek Rablerine doğru süzülecekleri belirtilir: >“Sura üflenmiştir. İşte onlar kabirlerden Rablerine akın ediyorlar. Vay halimize! Bizi uykumuzdan kim kaldırdı? Bu Rahman'ın va'dettiği şeydir. Ve gönderilenler doğru söyledi dediler.” (Yasin, 51-52). Bu ayetler, dirilmenin bir uyanış gibi olacağını ve ölenlerin, daha önceki hayatları hakkında herhangi bir acı ya da kabir azabı hissetmediklerini ima etmektedir. İsra Suresi’nde ise ahiret hayatındaki insanların, dünyada yaşadıkları hayatı çok kısa bir süre gibi algılayacaklarına dair bir ayet bulunur: “Sizi çağıracağı gün O'na hamd ederek cevap verirsiniz. Ve siz, çok az bir zaman kaldığınızı sanırsınız.” (İsra, 52). Bu, ölüm sonrası dönemde zaman algısının farklı bir boyut kazandığını ve kabirden sonraki hayatın başka bir gerçeklikte yaşandığını gösterir. Kuran’daki diğer ayetler de kabir azabını reddeder niteliktedir. Müddessir Suresi, kıyametin korkunç bir gün olduğunu belirtirken, Kamer Suresi’nde mahşer günü insanların zorluk çekeceği, ancak bu zorluğun kabirde değil, kıyamet gününde olacağı vurgulanmaktadır. Kuran’ın birçok ayeti, kabir azabının varlığını reddeder ve zorlukların yalnızca mahşer günü başlayacağını belirtir. Kuran’da kabir azabına dair herhangi bir somut delil bulunmamaktadır. Ölüm sonrası diriliş ve mahşer günü, Kuran’da açıkça vurgulanan ve insanların karşılaştığı gerçekliklerdir. Kabir azabına dair iddialar, çoğunlukla geleneksel yorumlara dayanmaktadır ve bu yorumlar, Kuran’ın açık ifadeleriyle çelişmektedir. İslam’a göre, ölüm sonrası hayatta insanlar yalnızca ahiretteki hesap ve yargı sürecine tabi tutulurlar. Kabir hayatında geçirilen zaman, insanların dünyada yaşadıkları hayatın bir devamı değil, ahiretteki hesap ve ebedi yaşamın bir yansımasıdır. Kabir azabına dair yaygın inançların, Kuran’ın temel öğretileriyle uyumsuz olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca kabir azabına inanan kişiler Allah'ın gücünü hafife almaktadırlar zira kabir azabı gibi bir azap varsa kişi bundan kurtulabilir. Organ bağışı yapan bir kişinin öldükten sonra organları başkalarına bağışlanır. Haliyle ölen kişi toprak altına konulmaz. Bu durumda haşa insanlar Allah'tan daha güçlü olmuş olurlar çünkü Allah'ın azabından kurtulmuş olurlar yine Adem devrinde günah işleyip ölen birisiyle Nebimiz Muhammed döneminde ölen bir kişinin günahları aynıysa Adem döneminde ölen bir kişiye haksızlık olmuş olur. Bu da Allah'ın adalet anlayışına yakışmaz. İslam inancında ölüm, insanın bu dünyada verdiği imtihanın sona erdiği andır. Ancak bu son, aslında bir başlangıçtır. Ölüm, insanın ahiretteki ebedi hayatına adım attığı andır ve burada, dünya ile olan zaman boyutu tümüyle farklı bir yapıya bürünür. İnsan, ölümünden hemen sonra, dirilip ahiret âleminde dünyadaki zaman algısının oldukça farklı olduğunu fark edecektir. Ahiretteki görüntüler, dünyadaki gibi sınırlı ve geçici değil, tam aksine sonsuz bir netliğe sahiptir. İnsan, ölümden sonra hemen dirilir ve kendisini kıyametin kopmasından önce ahiret âleminde bulur. Bu, zamanın dünyadaki gibi lineer değil, farklı bir biçimde işlediği anlamına gelir. Ahirette geçirilen zaman, insanların dünya üzerindeki algılarından çok farklıdır. Ölümden sonra, kişi zamanın tamamen farklı bir boyutuna geçer. Dünya hayatındaki kavramlar, mekân ve zamanın sınırlamaları artık geçerli değildir. Kuran'da, ahiret günü ile ilgili birçok ayette, insanların zaman boyutuna olan bağımlılığının ortadan kalktığına dair işaretler bulunur. Ölen insanlar, zaman atlaması yaparak, kıyamet gününü hemen yaşarlar. Yani, onlar için kıyamet günü, ölümlerinin hemen ardından başlar ve bu, onları dünyadaki zamanın dışında bir varoluşa yerleştirir. Ölen insan bambaşka bir zaman ve mekan boyutuna geçer. İster bir dakika önce ölmüş olsun, ister binlerce yıl önce, ölen herkes aynı anda haşredilecek ve mahşer alanında bir araya gelecektir. İslam'ın temel öğretisi, ölümün bir son olmadığı, aksine bir geçiş olduğu üzerinedir. Bu geçiş, insanları farklı bir zaman ve mekân boyutuna taşır. Ölümden sonraki yaşamda, dünya hayatının tüm izleri silinir ve insan, ahiret hayatına geçiş yapar. Bu geçiş, zaman ve mekanın ötesine geçen bir varoluş şeklidir. Zaman, bu âlemde tamamen farklı bir boyut kazandığı için, dünya hayatı bir rüya gibi algılanır ve ahiret hayatı, gerçekliği daha net ve açık bir biçimde sunar. Tarih boyunca dinî metinlere çeşitli rivayetlerin eklenmesiyle İslam dini zaman içinde farklı unsurlarla tahrif edilmiştir. Bunlardan bir diğeride Münker-Nekir isimli meleklerin varlığıyla ilgili inançtır. Kur’an perspektifinden bakıldığında, bu inancın tartışmalı yönleri bulunmaktadır. Kur’an’da Münker ve Nekir kelimeleri doğrudan bir melek ismi olarak geçmemektedir. “Münker” kelimesi, kötülük ve yanlış olarak tanımlanan davranışları ifade ederken, “Nekir” kelimesi inkâr anlamına gelir. Eğer bu iki kelime gerçekten melek isimleri olsaydı bu anlamlara gelmezdiler bu noktadan hareketle, Münker ve Nekir’in birer melek olarak kabul edilmesi, geleneksel hadis kaynaklarına dayanan bir inançtır. Fakat bu hadislerin İslam’ın özüne ne kadar uygun olduğu, Kur’an ışığında sorgulanmalıdır. Çünkü İslam’ın kaynağı Kur’an’dır ve dinî inançların doğruluğu ancak Kur’an ile teyit edilebilir. Münker ve Nekir’in kabirde insanları sorguladığı ve azap verdiği yönündeki inanış, fiziksel ve mantıksal bazı çelişkileri de beraberinde getirmektedir:
1. Bedenin Yok Olması: İnsan bedeni zamanla çürür ve yok olur. Eğer kabir azabı fiziksel olarak gerçekleşiyorsa, cesedi tamamen çürüyen veya toprak olan bir insan bu süreci nasıl yaşayacaktır? Modern bilim, insan bedeninin belli bir süre sonra tamamen yok olduğunu ortaya koymaktadır.
2. Yanarak Ölenler ve Küle Dönüşme: Yanarak ölen bir insan tamamen küle dönüşmektedir. Eğer kabir azabı fiziksel olarak gerçekleşiyorsa, toprağın altına girecek bir beden kalmamaktadır. Küle dönüşen bir insan nasıl azap görecektir?
3. Organ Nakli Durumu: Organ bağışı yapan bir insanın vücudunun birçok parçası başkalarına nakledilmektedir. Bu durumda Münker ve Nekir, hangi bedeni sorgulayacaktır. Organları farklı bedenlere dağıtılmış bir kişinin kabir azabı nasıl olacaktır?
4. Bedensel Azap ve Ruhun Bağımsızlığı: İslam inancında ruhun bedenden bağımsız bir varlık olduğu kabul edilir. Ancak kabir azabı anlatıları, bedensel acılar üzerinden tarif edilmektedir. Eğer ruh bedenden ayrılıyorsa, bedene uygulanan azap nasıl anlam kazanabilir?
5. Allah'ın Adaleti: Adem döneminde ölen birisiyle bizim zamanımızda ölen birisinin günahlarının aynı olması durumunda Adem döneminde ölen kişiye haksızlık olmaz mı. Bu Allah'ın adaletine yakışır mı?
Kaçak elektrik kullanımı, bir bireyin veya kurumun elektrik enerjisini yasa dışı yollarla edinmesi anlamına gelir. Genellikle elektrik sayaçlarını manipüle etmek veya elektrik hatlarına izinsiz bağlanmak suretiyle gerçekleşir. Bu durum hukuken ve ahlaken ciddi bir suçtur. Çünkü elektrik, üretici şirketlerin ve dağıtım ağlarının sağladığı bir hizmet olup, kullanıcıların bu hizmetten faydalanmak için belirli bir bedel ödemesi gerekir. Kaçak elektrik kullanımı, bunu ihlal ederek hem elektrik şirketlerine hem de toplumun diğer bireylerine zarar vermektedir. Kaçak elektrik kullanımı, bir hırsızlıktır. Normalde hırsızlık yapan biri, yalnızca tek bir kişinin malını gasp ederken, kaçak elektrik kullanıcısı binlerce kişinin malını gasp etmektedir. Elektrik faturalarına yansıtılan kayıp-kaçak bedeli nedeniyle, kaçak elektrik kullanmayan kişiler de bu suçtan dolaylı olarak etkilenmektedir. Bu da toplumsal adaletsizliği derinleştiren bir unsur olmaktadır. Kaçak elektrik kullanımının zararlarından biri de ciddi güvenlik riskleri taşımasıdır. Elektrik tesisatına bilinçsizce yapılan müdahaleler, yangın ve elektrik çarpması gibi hayati tehlikeler doğurabilir. Bunun yanı sıra, enerji kayıpları artarak ülke ekonomisine de zarar vermektedir. Bu nedenle kaçak elektrik kullanımı sadece bireysel değil, toplumsal bir sorun olarak da ele alınmalıdır. Bu bağlamda, Kur'an'da yer alan Maide Suresi'nin 38. ayeti, hırsızlık yapan kişilerin cezalandırılması gerektiğini vurgular: > ""Hırsızlık yapan erkek ve kadının yaptıklarına karşılık Allah'tan caydırıcı bir ceza olarak güçlerini kesin. Allah azizdir, hakimdir." (Maide Suresi, 38. Ayet) Bu ayette belirtilen "gücün kesilmesi" ifadesi, fiziksel bir ceza olarak değil, suçlunun eylemlerini devam ettirmesini engelleyecek bir tedbir olarak yorumlanmalıdır. Kaçak elektrik kullanımı, bireylerin haksız kazancını ve topluma zarar vermesini sağladığı için, buna karşı etkili yaptırımlar uygulanmalı, suçluların bu haksız eylemlerine devam etmesi engellenmelidir. Sonuç olarak, kaçak elektrik kullanımı sadece ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ve ahlaki bir problemdir. Bu nedenle, yasal düzenlemeler sıkılaştırılmalı, kamuoyu bilinçlendirilmelidir. Ancak bu şekilde, toplumsal adaleti sağlamak ve herkesin eşit şekilde enerjiye erişmesini temin etmek mümkün olacaktır.
Kalp insan bedeninin en hayati organlarından biridir. Durmadan çalışan bu mucizevi pompa insan yaşamını sürdürmesi için gereken kanı tüm vücuda taşır. Ancak kalbin işleyişine dair detayları incelediğimizde onun sadece bir biyolojik yapı olmadığını Allah'ın üstün kudretini ve yaratma sanatını yansıtan harikulade bir sistem olduğunu görürüz. Kur’an-ı Kerim'deki bir ayette bu gerçek şöyle ifade edilir: >"Rabbim bilgice her şeyi kuşatmıştır. O hâlde neden düşünüp ibret almazsınız?" (En’âm Suresi, 80). Kalbin atışını sağlayan enerji dışarıdan gelmez kalp kendi elektriğini üreten bir motor gibidir. Kalbin bu enerjiyi nasıl ürettiğini ve kullandığını anlamak onun ne denli kusursuz bir düzen içinde çalıştığını gösterir. Kalbin içinde bulunan iletken hücreler elektrik sinyalleri üretir ve bu sinyalleri kas hücrelerine ileterek onların dakikada yaklaşık 70 kez kasılmasını sağlar. Embriyo aşamasından itibaren sinir sistemi kalbi beyne bağlamadan önce bile kalp atmaya başlar. Kalp nakli ameliyatlarında vücuttan çıkarılmış bir kalp dahi taze kanla beslendiği sürece atmaya devam eder. Çünkü kalbin içinde kendi elektriğini üreten bir jeneratör bulunur. Bir Kur’an ayetinde şöyle buyrulur: >"O Allah yaratandır. Var edendir. Biçim verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde bulunanlar O'nu tesbih ederler. Ve O mutlak galiptir. Mutlak bilgeliğe sahiptir." (Haşr Suresi, 24). Bu ayet kalbin işleyişindeki mükemmel düzenin tesadüf olmadığını Allah’ın yarattığı kusursuz bir sanat eseri olduğunu bize hatırlatır. Kalbin sağ kulakçığında bulunan "SA nodu" (sinoatriyal nod) kalbin doğal ritmini ayarlayan bir hücre topluluğudur. Bu nod dakikada 60-100 arasında elektrik sinyali üretir ve bu sinyaller kalbin dört odacığına dağıtılarak onların doğru zamanda kasılmasını sağlar. Elektriksel iletimin bir diğer önemli merkezi ise "AV nodu"dur (atriyoventriküler nod). AV nodu sinyalleri hafifçe geciktirerek kanın odacıklardan karıncıklara düzgün bir şekilde aktarılmasını sağlar. Eğer bu hassas zamanlama olmasaydı kalp verimli bir şekilde çalışamaz ve insan yaşamı tehlikeye girerdi. Bu düzen Allah’ın sonsuz ilminin ve kudretinin bir göstergesidir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulur: >"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ve gündüzün farklılığında ve insanların faydası için akan gemilerde Allah'ın gökten su indirip onunla yeri öldükten sonra diriltmesinde orada her çeşit canlıyı yaymasında ve rüzgarları yönlendirmesinde ve buluta gök ile yer arasında boyun eğdirmesinde düşünen bir kavim için deliller vardır." (Bakara Suresi, 164). Kalp kası hücreleri birbirleriyle tam bir uyum içinde çalışır. Her bir hücre kendine ulaşan elektrik sinyaline anında yanıt verir ve bu sinyalleri ileterek kalbin düzenli bir şekilde kasılmasını sağlar. Bu hücrelerin içinde bulunan iyon kanalları ve pompaları elektrik üretimini mümkün kılar. Hücre zarında bulunan proteinler iyonların hücre içine giriş ve çıkışını düzenler. Sodyum (Na+) ve kalsiyum (Ca+2) iyonlarının hassas etkileşimleri hücrenin kasılmasını sağlar. Bu düzenin saniyeden daha kısa bir sürede gerçekleşmesi Allah’ın sonsuz hikmetinin bir tezahürüdür. İnsan vücudu birbirini tamamlayan sistemlerin mükemmel bir uyumuyla çalışır. Spor yaparken kaslarımız normalden 20-25 kat daha fazla kana ihtiyaç duyar. Eğer kalp sürekli bu tempoda çalışmak zorunda kalsaydı yorulur ve işlevini kaybederdi. Ancak Allah kaslarımızı ve kalbimizi bir denge içinde yaratmıştır. Kalp kasların ihtiyaçlarına göre hızlanır ya da yavaşlar. Kur’an’da şöyle buyrulur: >"Şüphesiz Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık." (Kamer Suresi, 49). Kalbin milyarlarca hücresi tam bir düzen ve uyum içinde çalışır. Her bir hücre şeker molekülleriyle beslenir ve oksijen yakarak enerji üretir. Bu enerji kanın tüm vücuda pompalanmasını sağlar. Eğer bu sistemde en ufak bir aksaklık olursa hayati tehlike ortaya çıkar. Bu sistem Allah’ın büyüklüğünü ve yaratma sanatını yansıtan sayısız delilden sadece biridir. Kur’an’da şöyle buyrulur: >"Ve yeryüzünde kesin inananlara deliller vardır. Ve nefsiniz de. Hâlâ görmüyor musunuz?" (Zariyat Suresi, 20-21). Kalbin mucizevi işleyişi Allah’ın insanlara verdiği nimetlerin ve ilminin bir göstergesidir. İnsan vücudunun her bir detayı Yaratan’ın kusursuz planını ve hikmetini yansıtır. Kalbimizin durmaksızın atmasını sağlayan düzen Allah’ın kullarına olan rahmetinin ve sevgisinin bir göstergesidir. Bu hakikati fark ederek Rabbimize şükretmek insan olmanın en temel görevlerinden biridir. >"Şüphesiz bunda, düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır." (Nahl Suresi, 11).
Kanibalizm, insanlık tarihinin en tabu konularından biridir. Bir insanın başka bir insanın etini yemesi olarak tanımlanan bu eylem, hem biyolojik hem de kültürel-sosyolojik boyutlarıyla incelenmeye değer karmaşık bir olgudur. Latince kökenli "Canis" (köpek) ve "Canibal" (Karayip yerlilerine verilen isim) sözcüklerinden türeyen bu terim, kendi türünden bir bireyin bedenini yemek olarak tanımlanmaktadır.
Kanibalizmin Türleri ve Tarihsel Örnekleri
Endokanibalizm
Aynı gruba, kabileye veya aileye ait bireylerin ölüsünü yeme pratiği olarak tanımlanan endokanibalizm, genellikle törensel ve spiritüel amaçlarla gerçekleştirilmiştir. Papua Yeni Gine'deki Fore kabilesi bu konudaki en bilinen örnektir. Bu topluluk, ölen yakınlarını yiyerek onları içselleştirdiklerini ve ruhlarını kazandıklarını düşünüyordu.
Egzokanibalizm
Düşman, savaş esiri gibi "dış gruba" ait kişileri yeme pratiği olan egzokanibalizm, tarih boyunca savaş ve güç gösterisi bağlamında karşımıza çıkmıştır. Aztek savaşçıları, öldürdükleri düşmanlarının organlarını yiyerek güçlerini aldıklarına inanıyorlardı. Bu pratik, düşmana korku salma ve kendi toplumsal statülerini güçlendirme amacı taşıyordu.
İnsanın hayatı, zaman zaman karanlıklarla dolu olabilir. Bazen içsel bir boşluk, bazen dışsal zorluklar insanı derin bir kuyunun karanlıklarına sürükler. Fakat, karanlıklar ne kadar yoğun olursa olsun, gerçek kurtuluş yalnızca Allah’tan gelir. Kur’an-ı Kerim’de, bir insanın karanlıklardan nura çıkabilmesi için Allah’a yönelmesi gerektiği vurgulanır. Allah, insanları bazen zorluklarla sınar. Bir kuyuya düşmüş gibi hissedebiliriz, ancak unutmamalıyız ki, o karanlıklar içinde olan bizleriz ve yalnızca Allah bizi oradan kurtarabilir. Enbiyâ Suresi’nde, Elçi Yunus’un karanlıklara düştüğü zaman yaptığı dua örnek gösterilir: "Ve Zünun'u hani kızarak gitmişti kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı. O zaman karanlıklar içinde senden başka Allah yoktur seni tüm eksikliklerden tenzih ederim şüphesiz zalimlerden oldum diye seslendi. '" (Enbiyâ, 87). Bu dua, Allah’a olan teslimiyetin ve sadece O'ndan yardım dilemenin bir ifadesidir. Şirk karanlıklarını bilmeyen, nurun değerini de bilemez. Karanlıkların içinde sıkışmışsan, yalnızca Allah’a yönelmek seni o karanlıklardan çıkarabilir. Karanlıklar içinde kaybolduğumuzda, yapmamız gereken ilk şey, Allah’ın ipine sarılmaktır. Âl-i İmrân Suresi’nde, "Ve topluca Allah'ın ipine yapışın ayrılmayın." (Âl-i İmrân, 103) denir. Allah’ın ipine sarılmak, O’na teslim olmak ve tüm kalbimizle yönelmek demektir. Bu, bize karanlıkta kaybolmamamız için bir rehberlik sunar. Çünkü Allah’a sımsıkı sarıldığımızda, kuyuya düşmekten korunan bizler oluruz. Hac Suresi’nde de yine Allah’a sarılmanın önemine değinilir: "Ve Allah'a sarılın" (Hac, 78). Bu, dünyadaki tüm sıkıntılardan kurtulmanın, sadece Allah’a yönelmekle mümkün olacağını hatırlatır. Dünyanın yükünden kurtulmak ve Allah’a yönelmek, her zaman kurtuluşun bir yoludur. Zâriyât Suresi'nde Allah, insanları şirkten ve bozulmalardan kaçmaya çağırır: "O halde Allah'a yönelin şüphesiz ondan apaçık uyarıcıyım." (Zâriyât, 50). Allah’a doğru yönelmek, dünyadaki her şeyden sıyrılmak ve gerçek huzuru yalnızca O'nda aramaktır. Bu, bir hicret, bir dönüş işlemidir. Ankebût Suresi’nde ise, Lut Allah’a hicret etme kararı verdiğinde, şöyle der: "Lut ona iman etti. Ve şüphesiz ben Efendime göç edeceğim şüphesiz o güçlüdür, hikmet sahibidir dedi." (Ankebût, 26). Hicret, sadece fiziksel bir yer değiştirme değil, aynı zamanda kalp ve niyetin Allah’a yönelmesidir. İnsan, zaman zaman hata yapar ve bu hatalar insanı karanlık bir kuyuya düşürebilir. Ancak Zümer Suresi'nde, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmemenin ne kadar önemli olduğu vurgulanır: "De: Ey nefislerine karşı israf eden kullarım Allah'ın bağışlamasından umut kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz o çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. " (Zümer, 53). Bu ayet, Allah’ın affediciliğini ve rahmetinin sınırsız olduğunu hatırlatır. Kışın ortasında bahar yaratmak, Allah’ın kudretinin bir göstergesidir. İnsan ne kadar düşse de, Allah her zaman ona yeniden umut verebilir. Karanlıklar içinde bir çıkış yolu ararken, Allah’a yönelmek en doğru adımdır. Allah’a sarılmak, O’nun ipine tutunmak, ve her zaman O’na umutla yönelmek, insanı karanlıklardan kurtarır. Karanlıkların içinde kaybolan insan, Allah’a kaçarsa, O’nun rahmetiyle nura kavuşur. Dünyanın yüklerinden sıyrılıp Rabbine hicret eden kişi, huzura kavuşur.
İnsan vücudu kusursuz bir sistemle donatılmış benzersiz bir yapıdır. Bu sistemin en hayranlık uyandıran unsurlarından biri de kaslarımızdır. Kaslar hareket etmemizi sağlayan, enerji dönüşümü gerçekleştiren ve vücuda güç veren biyolojik makinelerdir. Her kasılma ve gevşeme hareketi insan bedenindeki ilahi düzenin ve üstün bir yaratılışın delillerinden biridir. Kaslar kimyasal enerjiyi mekanik enerjiye dönüştürerek hareketi sağlar. Bu dönüşüm sırasında kandaki glikoz ve oksijen temel yakıt kaynakları olarak kullanılır. Sindirim sistemi aracılığıyla alınan karbonhidratlar, yağlar ve proteinler enerji üretiminde önemli bir rol oynar. Proteinler dokuların onarımı ve gelişimi için kullanılırken, karbonhidratlar ve yağlar enerji sağlar. Kas hücrelerinde elektriksel uyarılar sayesinde gerçekleşen bu süreçte aktin ve miyozin proteinlerinin birbirine kaymasıyla kasılma meydana gelir. Bu Allah’ın yaratmış olduğu kusursuz bir düzendir: >“Ve hazineleri bizim yanımızda olmayan hiçbir şey yoktur. Ve biz belirli bir miktar ile indiririz.” (Hicr, 15:21) Bu ayet kas hücrelerinde meydana gelen hassas ve ölçülü olayları hatırlatır. Elektriksel sinyaller glikozun enerjiye dönüşmesi ve oksijenin taşınması hep bir ölçü ve düzen içinde gerçekleşir. Kas hücreleri elektriksel uyarılara tepki verebilme ve mekanik güç üretebilme yeteneğine sahiptir. Beyinden gelen elektriksel sinyaller omurilik yoluyla kaslara ulaşır ve hareketin başlamasını sağlar. Bu süreç saniyenin binde biri gibi kısa bir sürede tamamlanır. Bu hız ve koordinasyon insan bedenindeki mükemmelliği gösterir: >“Ve her şeyi yaratmış ve ona ölçü takdir etmiştir.” (Furkan, 25:2) Elektrik sinyallerinin iletimi sırasında kalsiyum iyonlarının serbest kalması aktin ve miyozin proteinlerinin hareketini başlatır. Bu biyokimyasal reaksiyonlar sonucunda kasılma gerçekleşir ve hareket meydana gelir. Kasların enerji ihtiyacı hücrelerde üretilen ATP (adenozin trifosfat) molekülleriyle karşılanır. ATP karbonhidratların ve yağların oksijenle parçalanması sonucu oluşur. Ancak oksijen yetersiz olduğunda kaslar glikozu laktik aside dönüştürerek enerji üretir. Bu süreç Allah’ın yarattığı kasların adaptasyon yeteneğini gözler önüne serer. >“O, yeryüzünü size beşik yaptı. Ve sizin için onda yollar açtı. Ve gökten su indirdi. Ve onunla bitkiden çeşitli çiftler çıkardı.” (Tâhâ, 20:53) Bu ayet insanın besinler yoluyla enerji elde etmesini ve bu enerjinin vücutta nasıl kullanıldığını hatırlatır. Kaslar yalnızca hareket için değil aynı zamanda vücut ısısının korunmasında da hayati bir rol oynar. Soğuk havalarda kasların titreşerek daha fazla ısı üretmesi vücudu sıcak tutmaya yardımcı olur. Kasların bu özelliği Allah’ın rahmetinin ve insan bedenine olan ikramının bir göstergesidir: >"Şüphesiz Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık." (Kamer, 54:49) Kaslar sürekli çalışamaz zamanla yorulur ve dinlenme ihtiyacı duyar. Yorulan kasların yerini başka kas lifleri alır. Bu döngüsel sistem insan bedeninin dayanıklılığını artırır ve hareketin sürekliliğini sağlar. Ancak aşırı çalışma durumunda kasılma hali ortaya çıkabilir ve bu da hareketi engelleyebilir. Kasların uyum içinde çalışması vücuttaki diğer sistemlerle koordinasyon içinde gerçekleşir. Sinir sistemi kaslara emirleri iletir ve hareketi başlatır. Eklemler kaslar sayesinde hareket eder ve insan vücudu istenilen şekilde harekete geçer. >"Şüphesiz ki, insanı en güzel şekilde yarattık." (Tîn, 95:4) İnsan vücudunun en küçük birimi olan kas hücreleri bile Allah’ın yarattığı üstün akıl ve düzeni gözler önüne serer. Kaslar hareket etmek, enerji üretmek ve ısı sağlamak gibi hayati görevleri yerine getirirken insanın Allah’a olan bağlılığını ve O’nun büyüklüğünü hatırlatır. Kasların işleyişi insan bedenindeki ilahi düzenin açık bir kanıtıdır. Her bir hücre Allah’ın ilham ettiği bilinçle hareket eder. Kas sisteminin bu harikulade düzeni Allah’ın yaratma sanatının eşsizliğini bir kez daha gösterir: >"Allah her şeyin yaratıcısıdır. Ve O, her şey üzerine vekildir." (Zümer, 39:62) İnsan bu mükemmel sistemin ardındaki hikmeti ve kudreti anlayarak Allah’a şükretmeli bedenine iyi bakarak bu emaneti korumalıdır.
İslam'da ölüm ve sonrası hakkında çok sayıda inanç ve gelenek bulunmakla birlikte bu inançların bazıları batıl ve insanları yanlış yönlendiren uygulamalardır. Kefen gibi geleneklerin maddi çıkarlar ve yanlış yorumlarla dinin içine dahil olduğu sıkça görülmektedir. Birçok kişi kefenin ölülerin kokusunun yayılmasını engellediğine ve ölüye gösterilen son saygı olarak kabul eder. Ancak bu inanç doğru değildir. Kefen bir tür örtüdür ve ölü bedenin bozulmasını engellemek için tasarlanmamıştır. İslam'da da kefenleme gibi bir inanç yoktur. Toprağa gömülen bir kişi kefenle ya da kefensiz gömülse de, zamanla çürüme süreci başlar ve bu süreç biyolojik bir olaydır. Toprağın derinliği, toprak türü ve çevresel faktörler koku yayılımını etkileyebilir. Örneğin, kil gibi sıkı topraklar kokunun yayılmasını yavaşlatabilir ancak bu tamamen kokunun engellenmesi anlamına gelmez. Ayrıca mezarların derinliği, gazların ve kokuların yer yüzeyine çıkmasını zorlaştırabilir. Ancak kefenin asıl işlevi bu değildir. Kefenleme ölüye gösterilen son saygı olarak kabul edilir. Ancak ölüye saygı kefenlemeyle olmaz ki Kur'an'da Adem'in iki oğlunun kıssasında kardeşini öldürene öldürdüğü kardeşini nasıl gömmeceğini göstermek için Allah bir karga gönderiyor. Ve kefensiz gömmülüyor. >"Derken Allah kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. Yazık bana ben kardeşimin cesedini gömmekten şu karga gibi aciz miyim? dedi. Ve pişman olanlardan oldu."(Maide Suresi 31. ayet) Kefenleme müşrik inancından İslam'a dahil olmuştur. Kur'an'da vefat eden kişinin dahi nasıl gömmüleceği geçmektedir. Kefenleme gibi batıl inançların yaygınlaşması insanların dini ritüelleri yanlış anlamalarına ve bazı gereksizliklere yönelmelerine neden olmuştur. Kefen sonradan müşrik inançlarının etkisiyle İslam'a dahil olmuş olup ne dünyada ne de ahirette bir faydası yoktur. İnsanın öldükten sonra asıl faydası organ bağışı yaparak olabilir. Organ bağışı İslam'da büyük bir sevap olarak kabul edilir. Bir insanın hayatını kurtarmak tüm insanlığı kurtarmakla eşdeğer kabul edilir. Kur'an-ı Kerim'de, Maide Suresi 32. ayette şöyle buyurulmuştur: > "Şüphesiz kim bir canı bir cana veya yeryüzünde bozgunculuğa karşı olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Ve kim de onu yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur." Bu ayet organ bağışının önemini vurgulamaktadır. Ölülerin organlarını bağışlayarak başkalarının hayatlarını kurtarmak İslam’ın öğretileriyle tamamen uyumludur. Ülkemizde organ bağışına olan ilgi maalesef oldukça düşüktür ve birçok insan, batıl inançlar nedeniyle organ bağışı yapmamaktadır. Sağlık Bakanlığı’nın Ekim 2024 verilerine göre, ülkemizde 33 bin 498 hasta organ nakli beklemektedir. Ancak beyin ölümü gerçekleşen kişilerin organ bağışı yapma oranı oldukça düşüktür. Bu durum, toplumsal bir farkındalık eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Kefen gibi gereksiz harcamalarla yapılan israf ve insanların organ bağışından uzak durması organ bağışı için gereken maddi kaynağın kullanılmaması anlamına gelir. Kefenlemeye harcanan para daha verimli şekilde kullanılarak, maddi durumu kötü olan insanlara bağış yapılabilir. Bu hem kişisel olarak daha anlamlı bir yardım olur hem de toplumun refahına katkıda bulunur. Organ bağışı yapmak, sadece maddi fayda sağlamakla kalmaz aynı zamanda ahirette büyük sevap kazandırır. Toplumda yerleşmiş bazı batıl inançlar, insanları yanlış yönlendirmekte ve gerçek faydalı işlerden alıkoymaktadır. Kefen gibi ritüeller, dini bir zorunlulukmuş gibi sunulsa da aslında bunlar İslam’a ait değildir. Ölüye saygı da kefenle olmaz. İnsan da dünyadan hiçbir şeyi ahirete götüremez. Haliyle kefen ya da diğer batıl inançlar hem dünyada hem de ahirette hiçbir fayda sağlamaz. Kişinin ahirete götüreceği tek şey yaptığı amellerdir. Batıl inançların terk edilmesi insanların daha sağlıklı ve bilinçli bir yaşam sürmelerine yardımcı olur. Organ bağışı gibi önemli bir konuda toplumun bilinçlenmesi hem hayat kurtarır hem de gereksiz harcamaların önüne geçer. Kefenlemeye ve diğer batıl inançlara ve gassallara harcanan paralar gerçek anlamda ihtiyaç sahiplerine yönlendirilmelidir. İslam insanlara sadece dünyevi değil ahlaki ve manevi değerler de öğretir. Kefen ve gassallık gibi ritüellerin İslam’da yeri yoktur ve bu tür uygulamalara dair hadisler de uydurmadır. Organ bağışı ise hem insan hayatını kurtarır hem de ahlaki açıdan büyük bir sevap kazandırır. Batıl inançlardan sıyrılarak daha bilinçli bir toplum oluşturulabilir. İnsanların dini ritüelleri doğru bir şekilde anlaması ve uygulaması hem bireysel hem de toplumsal açıdan fayda sağlar. Bu gerçek anlamda hem dünyada hem de ahirette kazanım elde etmenin yoludur.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!