Eğitim dünyasında "tek beden herkese uyar" yaklaşımının yerini giderek daha kişiselleştirilmiş öğrenme stratejilerine bıraktığı günümüzde, öğrencilerin bireysel farklılıklarını anlamak ve bu farklılıklara uygun öğrenme ortamları ile yöntemler geliştirmek kritik önem taşımaktadır. Mekâna Göre Öğrenme: Çevresel Faktörlerin Rolü
Ev Ortamı: Konfor ve Kişiselleştirme
Ev ortamı, öğrencilerin en rahat hissettikleri ve kişiselleştirebilecekleri bir mekân olarak öne çıkar. Bu ortamın sağladığı konfor ve özel alan hissi, özellikle içe dönük karakterli öğrenciler için büyük avantaj sunar. Kesintisiz çalışma imkânı bulunduğunda, öğrenciler kendi tempo ve ritimlerinde öğrenme fırsatı bulur. Ancak ev ortamının getirdiği dezavantajları da göz ardı etmemek gerekir. Televizyon, telefon, aile üyeleri gibi dikkat dağıtıcı unsurlar, çalışma verimliliğini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle ev ortamı, özellikle kendi düzenini kurabilen, dikkat dağınıklığı az olan ve güçlü bir öz disipline sahip bireyler için en uygun seçenektir.
Çalışma Salonu ve Kütüphane: Disiplin ve Sosyal Motivasyon
Çalışma salonları ve kütüphaneler, sessizlik ve disiplin ortamı sağlayarak öğrencilerin odaklanmasını kolaylaştırır. Bu ortamlarda çalışan diğer öğrencilerin varlığı, sosyal motivasyon etkisi oluşturarak bireyin çalışma isteğini artırabilir. Özellikle dış motivasyona ihtiyaç duyan, sessizlikte daha iyi odaklanan ve düzenli programla çalışan öğrenciler için bu ortamlar ideal seçeneklerdir. Bununla birlikte, sosyal ortamın bazen dikkat dağıtıcı olabileceği ve ulaşım ile zaman planlaması gerektirdiği unutulmamalıdır. Bu faktörler, bazı öğrenciler için engel teşkil edebilir.
Doğa Ortamı: Bilişsel Canlanma ve Stres Azaltma
Modern bankacılık sisteminin temelini oluşturan kısmi rezerv sistemi, finansal dünyada tartışmalı bir konudur. Bu sistem, bankaların müşteri mevduatlarının sadece küçük bir kısmını kasalarında tutarak geri kalanını kredi olarak dağıttıkları bir yapıdır. Kısmi rezerv sistemi, bankaların mevduatlarının yalnızca belirli bir yüzdesini (örneğin %10) rezerv olarak tutmasını gerektiren bir mekanizmadır. Bu durumda, 100 TL yatırılan paranın 90 TL'si kredi olarak ekonomiye sürülür. Sistem, müşterilerin aynı anda paralarını çekmeyeceği varsayımına dayanır.
Sistemin Temel Dinamikleri
Bankalar, müşteri mevduatlarını "potansiyel kaynak" olarak değerlendirerek kredi portföylerini oluşturur. Bu süreç şu aşamalardan oluşur:
- Mevduat kabul edilir
- Zorunlu rezerv ayrılır
- Kalan miktar kredi olarak dağıtılır
Köpekler, tarih boyunca insanlıkla güçlü bir bağ kurmuş, çeşitli medeniyetlerde önemli roller üstlenmiş ve günümüzde hala sadık dostlar olarak yaşamımıza dahil olmuşlardır. Ancak, İslam dünyasında bazı kesimler, köpek beslemenin haram olduğu ve köpeklerin olduğu yerlere meleklerin girmediği inancını taşımaktadır. Bu inançlar, çoğunlukla yanlış anlamalar ve batıl inançlardan kaynaklanmaktadır. Oysa İslam'da köpek beslemek helaldir ve köpeklerin insan sağlığı üzerinde pek çok faydalı etkisi bilimsel olarak da kanıtlanmıştır. İslam'da köpeklerle ilgili bazı kurallar yer alsa da, köpek beslemenin haram olduğuna dair iddialar asılsızdır. Evet, hadislerde köpeklerle ile ilgili yasaklar bulunmaktadır. Ancak bu hadisler uydurulmuş rivayetlerdir. Aksine, İslam'da köpeği beslemenin ve onlara saygı gösterecek şekilde davranmanın, önemli bir sorumluluk olduğu vurgulanmaktadır. Ashab-ı Kehf’in köpeği, köpeklerin insanlar için faydalı ve koruyucu bir rol üstlenebileceğini gösteren güzel bir örnektir. Ayrıca, köpeklerin bulunduğu bir eve meleklerin girmemesi iddiası da, mantıksızdır. Zira köpek sahiplerinin, köpeklerinin yanında vefat etmeleri de aynı şekilde olumsuz bir durumu işaret etmez. Bilimsel araştırmalar, köpeklerin insanlar üzerinde birçok olumlu etkisi olduğunu kanıtlamaktadır. 1983 yılında Beck ve Katcher tarafından yapılan bir araştırma, köpeklerle etkileşimde bulunan bireylerin kalp atış hızlarının yavaşladığını, kan basınçlarının düştüğünü ve nefes alışverişlerinin düzenlendiğini ortaya koymuştur. Ayrıca, köpekleri seven insanların kaslarının gevşediği ve stres seviyelerinin azaldığı gözlemlenmiştir. Bu bulgular, köpeklerin fiziksel ve zihinsel sağlık üzerindeki faydalarını gözler önüne sermektedir. Bir diğer önemli özellik ise, köpeklerin duyusal yetenekleridir. Köpekler, sahiplerinin duygusal durumlarını hissedebilir ve sağlıklarındaki anormallikleri fark edebilirler. Örneğin, bazı köpekler sahiplerinin vücudunda oluşan kanser tümörlerini sezebilirler. Bir vaka örneği, bir köpeğin, sahibinin tümörünü yaladığını fark eden bir kişinin erken evrede kanser teşhisi almasıyla sonuçlanmıştır. Köpeklerin bu tür benzersiz yetenekleri, onların insan hayatındaki değerini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Köpeklerin dışkısının zararlı olduğu iddiaları da genellikle yanlış anlaşılmalardan kaynaklanmaktadır. Bazı kişiler, köpek dışkısının zararlı olduğu için haram olduğunu savunsa da, bu kişiler kedilerin dışkısının zararsız olduğunu iddia ederek kendileriyle çelişkiye düşmektedirler. Kedi dışkısı köpek dışkısından daha zararlıdır. Kedi dışkısında "Toxoplasma gondii" adlı parazitin bulunma olasılığı, köpek dışkısından daha yüksektir. Ayrıca, kedilerin dışkıları daha kokulu olup, çeşitli bakteri ve virüsleri taşıyabilir. Köpek dışkısında ise, Giardia ve hookworm gibi bakteriyel enfeksiyonlar ve parazitler bulunabilir. Fakat, köpeklerin dışkılarında Toxoplasma gondii'nin bulunma oranı çok düşüktür. Bu durumu dikkate alarak, köpeklerin haram olduğunu savunanların, kedilerin dışkısını göz ardı etmeleri doğru değildir. Kur'an'da da köpeklerle ilgili olumlu bir örnek bulunmaktadır. Kehf Suresi’nin 18. ayetinde, mağara ehlinin köpeği anlatılmaktadır: "Onlar uyudukları hâlde sen onları uyanık sanırsın. Ve onları sağlarına ve sollarına çeviririz. Köpekleri de girişte kollarını uzatmıştır. Eğer onları görseydin dönüp kaçardın ve için onlardan korkuyla dolardı." (Kehf, 18) Bu ayet, köpeklerin sadık ve koruyucu bir rol üstlenebileceğini gösteren güzel bir örnek olup, İslam’daki köpek hakkındaki olumsuz görüşlerin aksine, köpeklerin insanlar için faydalı bir varlık olduğunu gösterir. Köpekler yalnızca duygusal anlamda birer sadık dost değil, aynı zamanda fiziksel sağlık açısından da insanlara önemli faydalar sağlayan canlılardır. Özellikle son yıllarda yapılan çok sayıda bilimsel araştırma, köpeklerin insan sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini açıkça ortaya koymuştur. Köpeklerle vakit geçiren bireylerde depresyon, yalnızlık ve kaygı düzeylerinin azaldığı gözlemlenmiştir. Özellikle yaşlı bireylerde, köpeklerle kurulan bağ, sosyal izolasyonu azaltarak zihinsel sağlığı güçlendirir. Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) yaşayan bireyler üzerinde yapılan çalışmalar, terapi köpeklerinin bu kişilerin semptomlarını azaltmada etkili olduğunu göstermiştir. Köpek sahipleri, düzenli olarak yürüyüşe çıkma zorunluluğu sayesinde daha aktif bir yaşam tarzı benimsemektedir. Bu durum obezite, yüksek tansiyon ve diyabet gibi kronik hastalıkların önlenmesine yardımcı olur. Özellikle çocuklarda erken yaşta köpeklerle büyümenin bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve alerji riskini azalttığı da bilinmektedir. American Heart Association (AHA) tarafından yayımlanan bir bildiride, köpek sahipliğinin kalp sağlığı üzerinde olumlu etkiler oluşturduğu belirtilmiştir. Köpeklerle kurulan bağ, stres hormonlarını azaltarak kalp ritmini dengelemekte ve ani kalp krizlerine karşı koruyucu bir faktör oluşturmaktadır. Köpeklerle kısa süreli bir etkileşim bile kalp atış hızını düşürmekte, kortizol seviyelerini azaltmakta ve oksitosin hormonunun (sevgi hormonu) salgılanmasını teşvik etmektedir. Görme engelli bireyler için rehber köpekler, günlük yaşamda bağımsızlıklarını kazanmalarını sağlar. İşitme engelliler için özel olarak eğitilmiş köpekler, sesli uyarıları algılayarak sahiplerini bilgilendirir. Otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarda ise köpeklerin yatıştırıcı ve odaklanmayı artırıcı etkileri bilimsel olarak doğrulanmıştır. Bazı köpeklerin sahiplerinin vücudundaki kanserli hücreleri koklayarak fark edebildiği, epilepsi nöbetlerini önceden hissedebildiği ve şeker hastalarında kan şekeri düşüşlerini algılayabildiği araştırmalarla ortaya konmuştur. Bu tür köpekler, sağlık alanında devrim niteliğinde destekçiler olarak değerlendirilmektedir. Köpek sahipleri, toplum içinde daha fazla sosyal etkileşime girme eğilimindedir. Parklarda yürüyüş yaparken, veteriner ziyaretlerinde ya da eğitim alanlarında insanlar arasında daha güçlü bağlar kurulur. Bu yönüyle köpekler, yalnızca bireysel fayda sağlamakla kalmaz, toplumda dostluk ve empatiyi artıran birer aracı haline gelirler. Tüm bu bilgiler ışığında, köpek beslemenin yalnızca helal olmadığı, aynı zamanda insanlar için birçok fayda sunduğu açıktır. Köpekler, sadık dostlar olarak insanlara duygusal ve fiziksel destek sağlarlar. Onların sağlık üzerindeki olumlu etkileri, sadece bir dostluk ilişkisi kurmaktan öte, insanların hayat kalitelerini artıracak önemli katkılar sağlamaktadır. Geleneksel dindeki batıl inançlar ve kültürel tabular, köpeklerin faydalarını görmemize engel olmamalıdır. Aksine, köpeklerin insan hayatına sağladığı katkılar, onları beslemenin hem helal hem de faydalı olduğunu kanıtlamaktadır. Köpeği, “pis” ya da “haram” gibi sıfatlarla dışlamak yerine, onun Allah’ın yarattığı hikmetli bir varlık olduğunu kabul etmek, hem bilimsel gerçeklerle hem de Kur’an merkezli bir bakış açısıyla daha tutarlıdır.
Son yıllarda ülkemizde sokak köpeklerinin öldürülmesi konusu ciddi bir tartışma konusu haline gelmiştir. Bu mesele, toplumsal vicdanı derinden sarsmakta ve hem etik hem de dini boyutlarıyla geniş bir perspektifte ele alınmaktadır. İslam’ın öğretilerine göre, hayvanların yaşamına saygı gösterilmesi gerektiği vurgulanmakta, bununla birlikte hayvanların kulaklarını yarmanın dahi şeytani bir davranış olduğu ifade edilmektedir. Bu bakış açısı, Nisa Suresi 119. ayetiyle ilişkilendirilerek, köpeklerin öldürülmesinin şeytanın bir emri olduğu ve Allah'ın yarattığına zarar vermenin açık bir kötülük olduğu ifade edilmiştir. Nisa Suresi 119. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:
>"Ve onları mutlaka saptıracağım ve onlara boş ümitler vereceğim ve onlara emredeceğim kesinlikle davarların kulaklarını parçalayacaklar ve onlara emredeceğim Allah'ın yarattığını değiştirecekler ve kim Allah'ın yanında şeytanı veli edinirse gerçekten o, açık bir zarar etmiştir."
Bu ayet, hayvanlara zarar verilmesinin ve onların kulaklarını yarmanın dahi, şeytani bir yönelimi işaret ettiğine dikkat çekmektedir. O halde, köpeklerin öldürülmesinin engellenmesi ve onların yaşam haklarının korunması, hem dini hem de toplumsal açıdan bir sorumluluk olarak görülmelidir. Sokak köpeklerinin öldürülmesi yerine, onların yönetimi için merhamet temelli, sürdürülebilir ve uzun vadeli çözümler geliştirilmelidir. Bu tür çözümler, hem hayvan haklarına saygıyı hem de toplumun güvenliğini göz önünde bulundurarak dengeli bir yaklaşım sunar. Aşağıda, sokak köpekleriyle ilgili önerilen bazı yönetim yöntemleri sunulmuştur:
1. Köpek Çiftlikleri ve Eğitim: Sokak köpeklerinin kontrol altına alınması için köpek çiftlikleri kurulabilir. Bu çiftliklerde, köpekler eğitilebilir, beslenebilir ve sağlıkları kontrol edilebilir. Eğitim, köpeklerin insanlarla uyumlu şekilde yaşamalarına olanak tanıyacaktır.
2. Müstakil Ev Sahiplerine Köpek Sahipliği: Ev sahiplerine köpeklerin bakımı ve gıda ihtiyaçlarının karşılanması için teşvikler sunulabilir. Bu yöntemle, köpekler için güvenli yaşam alanları oluşturulabilir.
3. Kısırlaştırma Programları: Sokak köpeklerinin üremesini kontrol altına almak amacıyla, kısırlaştırma programları yaygınlaştırılabilir. Böylece, kontrolsüz üreme engellenerek, sokak köpeklerinin sayısının artması önlenebilir.
Evrim hipotezi, canlıların zamanla değişen çevresel koşullara uyum sağlayarak evrimleştiğini öne sürer. Ancak evrim hipotezi bir masaldan farksız değildir. Zira bu hipotez ruhun varlığını ve bilinçli deneyimlerin kökenini açıklamakta yetersiz kalır. Kuantum fiziği ve ruhsal bilinç arasındaki ilişki, evrim hipotezinin mekanik ve rastlantısal varsayımlarını sorgulayarak, gerçeklik algımızı derinlemesine yeniden değerlendirmemize olanak tanır. Kuantum fiziği, mikro düzeydeki parçacıkların davranışlarının yalnızca gözlemci tarafından ölçülüp gözlemlendiğinde belirli hale geldiğini ortaya koyar. Bu fenomen, gözlemci etkisi olarak bilinir ve fiziksel gerçekliğin gözlemciye bağlı olarak şekillendiğini savunur. Eugene Wigner'in "gözlemci etkisi" teorileri, evrenin varlığının bilinçli bir gözlemciye bağımlı olduğunu savunur. Bu, fiziksel dünyanın yalnızca gözlemci tarafından algılanan bir model olduğunu ortaya koyar. Bu bakış açısına göre, evrenin varlığı ve yapı taşları, gözlemci tarafından yapılan bilinçli bir gözlemi gerektirir. Bu kavram, klasik fizik ve evrim hipotezinin deterministik ve mekanik anlayışlarını sorgular. Eğer gözlemcinin bilinçli müdahalesi, gerçekliği oluşturuyorsa, bu durum evrimin olmadığını gösterir. Dolayısıyla, gerçeklik yalnızca fiziksel bir yapıyı değil, aynı zamanda gözlemcinin bilinçli müdahalesiyle şekillenen dinamik bir yapıyı içerir. Eğer gerçeklik bilinç ve ruhsal algılara bağlı olarak şekilleniyorsa, evrimin olmadığını bilincin ve ruhun olduğunu kabul etmemiz gerekir. Kur’an'da bu noktaya işaret eden birçok ayet bulunmaktadır. Örneğin, Hicr Suresi 29. Ayet şöyle buyurur: >"Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, hemen ona secde edin." Bu ayet, insanın fiziksel bir varlık olmanın ötesinde, Allah'ın ruhundan üflemesinden yani ruha sahip olmasından dolayı manevi bir varlık olduğunu açıkça ifade eder. Modern nörobilim, bilinç ve dış dünyayı algılamamız arasındaki ilişkiyi açıklamak için karmaşık modeller geliştiriyor. Birçok nörobilimci, dış dünyayı doğrudan deneyimlemediğimizi, beynimizin bir model aracılığıyla dış dünyayı "gördüğümüzü" savunur. Beyin, sinirsel uyarıları ve ışık dalgalarını anlamlandırarak algılarımızı oluşturur. Örneğin: Bir cismi "görmek", aslında beynimizin ışık sinyallerini yorumlama şeklidir. Renkler, dış dünyanın özelliği değil, beynimizin ışığın farklı dalga boylarını yorumlama biçimidir. Bu durum, En’am Suresi 103. Ayet ile paralellik taşır: >"Gözler O'nu idrak etmez. O gözleri idrak eder. Ve O latiftir, her şeyden haberdar olandır." Ayetten de anlaşılacağı üzere, bizim algılarımız sınırlıdır ve gerçekliğin nihai doğasına ulaşmamız mümkün değildir. Bu, evrimin temel dayanaklarını da sorgular. Eğer fosiller, beynimizin oluşturduğu modellerden ibaretse, o zaman evrimsel süreçlerin gerçekliği de bir yorumdan öteye geçemez. Nörobilimsel açıdan da, beynin dış dünya ile kurduğu bağlantı, "gerçeklik" kavramının, yalnızca biyolojik bir modelin ürünü olduğunu gösterir. Evrim hipotezi, insan ve hayvanları benzer bir şekilde ele alırken, insanın bilinçli bir varlık olduğunu ve ruh taşıdığını göz ardı etmektedir. Ancak, kuantum fiziği ve nörobilim, bilinçli varlıklar olarak insanın evrimsel sürecindeki yerini sorgulamamıza olanak tanır. İnsanın bilinçli varlığı, diğer hayvanlardan ve organik varlıklardan belirgin bir fark oluşturur. İnsan, çevresini sadece biyolojik olarak algılamakla kalmaz, aynı zamanda bilinçli bir şekilde anlamlandırır. Kur’an, insanın bu özel yapısını birçok ayette vurgular. Örneğin, Sad Suresi 72. Ayet şöyle der: >"Ona şekil verip ruhumdan üflediğim zaman derhal ona secde edin." Bu ayet, insanın fiziksel bir varlık olmanın ötesinde, Allah’ın ruhundan üfleme ile yaratıldığını ve bu nedenle manevi bir varlık olduğunu vurgular. Evrimsel bakış açısına göre, insanın bilinçli varlık oluşu, evrimsel süreçlerle açıklanamaz. Bilinç, insanın evrimsel gelişiminin sadece biyolojik değil, aynı zamanda metafiziksel bir yönünü de barındırır. Hayvanlar bilinçten yoksun olduğu için yalnızca birer "görüntü" olarak varlık gösterir. İnsan ise ruhu sayesinde dünyayı anlamlandırır ve bilinçli bir gerçeklik oluşturur. Eğer ruh yalnızca insana özgü bir yapıysa, o zaman evrimsel bir bağ kurmak mümkün değildir. Kuantum mekaniği, evrimsel süreçlerin rastlantısal ya da mekanik olarak gerçekleşemeyeceğini haliyle evrimin olmadığını göstermektedir. Kuantum fiziği, evrim hipotezinin mekanik ve rastlantısal süreçlere dayalı varsayımlarını çürütmektedir. Gerçeklik, gözlemcinin bilinçli müdahalesine bağlı olarak şekillenir. Bu, evrimin olmadığını gösterir. Kur’an, insanın bu bilinçli varoluşunu ve yaratılış sürecini şöyle ifade eder: >"Sizi yeryüzünde halifeler kılan O’dur." (Fatır Suresi 39. Ayet) Bu ayet, insanın bilinçli bir varlık olarak yaratıldığını ve dünyadaki özel konumunu ifade eder. Bilinç, insanın yaratıcı bir şekilde evreni anlamlandırmasını ve gerçekliği yorumlamasını sağlar. Evrim hipotezi, bilinç ve ruhsal yapıyı göz ardı ettiği için insanın varoluşunu açıklamada yetersizdir. Kuantum fiziği ve nörobilim ise gerçekliğin yalnızca fiziksel olmadığını, bilincin ve ruhsal algıların temel bir rol oynadığını ortaya koymaktadır. Kur’an’da ifade edilen Allah'ın ruhundan insana üflemesi insanın manevi bir varlık olduğunu vurgular ve yaratılışın rastlantısal olmadığını, Allah’ın bilinçli bir müdahalesiyle gerçekleştiğini gösterir. Bakara Suresi 117. Ayet: >"Göklerin ve yerin Bedi'sidir. Bir şeye hükmettiği zaman şüphesiz ona sadece ol der hemen oluverir." Bu ayet, yaratılışın tesadüfi olmadığını ve Allah'ın iradesiyle şekillendiğini açıklar. İnsan, ruhu ve bilinci sayesinde Allah’ın yarattığı evreni anlamlandırır ve deneyimler. Bu da evrim hipotezinin öne sürdüğü rastlantısallığı tamamen geçersiz kılar. Yaratılış, ruhun ve bilincin merkezinde olduğu bir süreçtir ve insanın Allah’a olan imanı, bu sürecin gerçek doğasını anlamamıza olanak tanır.
Kuran, Arap dilinin edebi zenginliğiyle indirilmiş bir vahiy kitabıdır ve bu metnin her bir kelimesi derin bir anlam taşır. Kuran’da Allah için kullanılan “Biz” ifadesi, özellikle ilahi mesajın büyüklüğünü ve azametini vurgulamak amacıyla seçilmiştir. Bu kullanım, Allah’ın birliğini zedelemediği gibi, tam tersine O’nun yüceliğini ve kudretini ifade eden bir anlatım tarzıdır. Ayetlerde yer alan bu ifade, hem dilbilimsel hem de teolojik bir bağlamda ele alındığında Kuran’ın mesajının daha iyi anlaşılmasına katkı sağlar. Arapça dilinde, birinci tekil şahıs yerine bazen birinci çoğul şahıs zamiri kullanılarak bir yücelik ve azamet ifadesi oluşturulur. Bu kullanım sadece Arapça ile sınırlı değildir. Pek çok dilde, büyüklenme veya saygınlık ifade etmek için benzer bir anlatım tarzı benimsenir. Örneğin, Türkçede saygı amacıyla bir kişiye “Sen” yerine “Siz” denir. Arapçada da Allah, büyüklüğünü ve kudretini ifade etmek için bazı ayetlerde “Biz” ifadesini kullanmıştır. Kuran’da Allah, çeşitli ayetlerde kendisi için “Ben” ve “Biz” ifadelerini kullanır. Örneğin: > “Şüphesiz ki biz insanı çamurun özünden yarattık.”(Müminun, 23:12) Bu ayette kullanılan “Biz”, Allah’ın yaratıcılık kudretine ve azametine bir vurgu yapmaktadır. Allah’ın yaratma fiilindeki büyüklüğünü ifade eden bu dil, insana verilen değeri ve ilahi planın mükemmelliğini göstermektedir. Bir başka ayette şöyle buyrulur: > “Şüphesiz, Zikr’i biz indirdik ve şüphesiz onun koruyucuları biziz.”(Hicr, 15:9) Bu ayette geçen “Biz” ifadesi, vahyin korunmasındaki mutlak ilahi iradeyi ve Allah’ın bu konuda tek başına yeterli olduğunu ifade eder. Allah’ın tekliği, İslam’ın temel inanç ilkelerinden biridir ve bu mesaj Kuran boyunca defalarca kez tekrar edilmiştir. Allah’ın birliğini ifade eden şu ayetler, “Biz” ifadesinin tekliği gölgelemediğini açıkça ortaya koyar:
> “Ve Tanrı'nız bir tek Tanrı'dır. O'ndan başka tanrı yoktur. Bağışlayandır. Esirgeyendir.”(Bakara, 2:163)
> “De: O Allah tektir.”(İhlas, 112:1)
Bu ayetler, Allah’ın bir ve eşsiz olduğunu açıkça belirtir. Kuran’ın hiçbir yerinde Allah için ikinci çoğul şahıs (Siz) veya üçüncü çoğul şahıs (Onlar) ifadeleri kullanılmamıştır. Bu da Allah’ın birliğini ve eşsizliğini teyit eder. Kuran’da Allah’ın kendisi için “Biz” ifadesini kullanması, tevazu göstergesi değil, azamet ve yücelik belirtisidir. Allah her türlü eksiklikten münezzehtir ve insanlar gibi tevazuya ihtiyacı yoktur. “Biz” ifadesi, Kuran’ın indiği dönemde Arapların dilsel anlayışına uygun olarak, Allah’ın büyüklüğünü ve kudretini ifade etmek için tercih edilmiştir. Kuran, sadece Araplar için değil, tüm insanlık için indirilmiş evrensel bir kitaptır. Ancak vahyin Arapça indirilmesi, o dönemdeki toplumun dili olmasıyla ilgilidir. Arapça, güçlü bir edebi dile sahip olduğu için ilahi mesajı en etkili şekilde iletebilecek bir dildi. Allah’ın birliği ve büyüklüğü, kullanılan dilsel zenginlikle daha güçlü bir şekilde ifade edilmiştir. Kuran’da Allah için kullanılan “Biz” ifadesi, Arapça dilinin özelliklerini ve yücelik vurgusunu yansıtır. Bu ifade, Allah’ın birliğini zedelemez; aksine, O’nun büyüklüğünü ve azametini ifade eder. Kuran’ın dilsel zenginliği, ilahi mesajın derinliğini anlamamıza olanak tanır. Allah’ın tekliği, Kuran boyunca defalarca kez vurgulanmıştır ve bu inanç İslam’ın temel taşıdır. Dolayısıyla “Biz” ifadesini doğru anlamak, Kuran’ın mesajını daha iyi kavramamıza yardımcı olur.
Kur’an, Allah’ın insanlara yol göstermek için gönderdiği son ilahi mesajdır. Bu mesaj, Nebimiz Muhammed aracılığıyla insanlara iletilmiş ve insanlığın rehberi olmuştur. Kur’an’da sıkça geçen “Allah’a ve elçisine itaat edin” ifadeleri, mezhepçi yaklaşımlar tarafından farklı yorumlanmış hatta yanlış bir şekilde dinin iki ayrı otoriteye dayandığı iddia edilmiştir. Kur’an’daki “Allah’a ve elçisine itaat edin” ifadeleri (örneğin, Nisa Suresi 80) incelendiğinde elçiye itaatin onun kişisel görüşlerine veya vahiy dışında koyduğu hükümlere itaat etmek anlamına gelmediği açıktır. Elçiye itaat onun Allah’tan aldığı mesajı insanlara iletmesi nedeniyle Allah’ın mesajına uymaktır. Elçinin şahsında Allah'a itaata davet var. Bu nedenle Allah ve elçi iki ayrı kaynak değil tek bir kaynağı işaret eder: Allah’ın mesajı olan Kur’an. Nisa Suresi 80’de Allah şöyle buyurur: “Kim Elçiye itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur...” Bu ayet, elçiye itaatin temelini açık bir şekilde ortaya koymaktadır: Elçi, Allah’ın vahyini insanlara ileten kişidir ve elçiye itaat, doğrudan Allah’a itaattir. Burada, elçinin Allah’tan bağımsız bir hüküm koyucu olmadığı net bir şekilde ifade edilmektedir. Elçiye itaat, Allah’ın göndermiş olduğu mesaja, yani Kur’an’a uymaktır. Aksi takdirde haşa elçiyi Allah kabul etmek gerekir. Gerçekte Elçinin şahsında Allah'a davet var. Allah'a davetse onun göndermiş olduğu Kur'an'a uymakla olur. Kur’an, elçilerin görevini net bir şekilde tanımlamaktadır: Elçiler, Allah’tan aldıkları mesajı insanlara ileten kişilerdir. Örneğin, Araf Suresi 157’de şöyle buyrulmaktadır: “Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları kendilerine iyiliği emreden ve kendilerini kötülükten meneden ve onlara temiz şeyleri helal kılan kötü ve çirkin şeyleri haram kılan o ümmi elçi nebiye uyarlar. Öyle ki onlar üzerinden ağırlıkları ve prangaları kaldırıp atar. Ona inananlar, ona saygı gösterenler ve ona yardım edenler ve onunla beraber indirilene nura uyanlar işte onlar felaha erenlerdir.” Bu ayetten anlaşıldığı üzere, elçi nebiye verilen mesajı tebliğ eder mesajın sahibi değil, onu ileten kişidir. Dolayısıyla, elçiye uymak, nebinin getirdiği mesaja uymak anlamına gelir. Kur’an, yalnızca Allah’ın hüküm koyucu olduğunu defalarca kez vurgular. Örneğin, En’am Suresi 114’te şu buyrulmaktadır: “Ve O size kitabı açıklanmış olarak indirmişken Allah'tan başka hakem mi arayayım?" Bu ayet, hüküm koyma yetkisinin yalnızca Allah’a ait olduğunu açıkça belirtir. Allah, insanlara yol gösterici olarak Kur’an’ı göndermiştir. Elçiye itaat, Kur’an’a uymaktır ve Allah’ın hükümleri dışında herhangi bir otoritenin kabul edilmesi, Kur’an’ın temel mesajına aykırıdır. Mezhepçi anlayış, “Allah’a ve Resulüne itaat edin” ayetlerini, dinin iki ayrı otoriteye dayandığını göstermek için kullanmaktadır. Bu anlayış, dinimizi, Allah ve Nebimiz Muhammed'in ortak bir yapımı gibi göstermeye çalışmaktadır. Oysa bu yaklaşım, Kur’an’ın açıkça reddettiği bir sapmadır. Kur’an, din adına yalnızca Allah’ın hükümlerinin geçerli olduğunu ve elçinin de bu hükümleri insanlara ileten bir aracı olduğunu belirtir. Kur’an’da geçen “elçiye itaat edin” ifadeleri, yalnızca Allah’ın mesajı olan Kur’an’a uymak anlamına gelir. Allah ve elçi iki ayrı otorite değildir; elçiye uymak, nebiye verilen kitaba elçinin tebliği durumunda uymak demektir. Kur’an’ın tek kaynak olarak kabul edilmesi, hem Allah’a hem de O’nun elçisine itaatin temelini oluşturur. Din adına hüküm koyma yetkisi yalnızca Allah’a aittir ve Kur’an, bu hükümlerin rehberi olarak insanlığa indirilmiştir. Mezhepçi yaklaşımların, ayetleri bağlamından kopararak farklı anlamlar yüklemesi, Kur’an’ın mesajını saptırmaktadır. Bu nedenle, Kur’an’ı tek rehber olarak kabul etmek ve diğer tüm otoriteleri reddetmek, gerçek İslam’a uygun bir duruştur. Elçiye itaatin hadislere uymak olduğunu iddia eden kişilere şu soruları sormak istiyorum:
1) Ey iman edenler Allah'a ve elçiye ve sizden olan buyruk sahiplerine itaat edin. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah'a ve elçiye götürün. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız bu daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa Suresi, 4:59) Bu ayet gereği anlaşmazlığa düşülen konu Allah'a ve elçiye götürülmelidir. Peki Elçiye itaat Kur'an'a uymakla olmuyorsa gidip haşa Allah'la yüz yüze mi göruşeceksiniz?
2) Niçin Elçiye itaat geçen ayetlerde mutlaka Allah'a itaat geçiyor?
3) “Kim Elçiye itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur...”(Nisa Suresi 80. ayet) Bu ayet gereği elçiye itaat Allah'ın sözü Kur'an'dan farklı bir şeyse haşa Elçi Allah mı oluyor?
4) “Ve O size kitabı açıklanmış olarak indirmişken Allah'tan başka hakem mi arayayım?"(En'am Suresi 114. ayet) Ayetinde Nebimiz Muhammed dahi Allah size kitabı açıklanmış olarak indirmişken ben ondan başka hakem aramam diyor. Bu durumda bu ayet sonradan mı Kur'an'a dahil oldu?
Kur’an’da geçen “halîfe” kavramı, tarihsel süreçte siyasal bir kuruma dönüştürülerek “hilâfet” adı altında dini-siyasi bir otoriteye dönüştürülmüştür. Kur’an’da geçen “halîfe”, “halâif” ve “hulefâ” kelimeleri genellikle insanın yeryüzündeki imtihanı ve ardıllığı bağlamında kullanılırken; tarihsel süreçte bu kelime, özellikle Emevî ve Abbasî dönemlerinden itibaren siyasallaştırılmış, “Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi” olarak tanımlanan bir makam hâline getirilmiştir. Bu durum, Kur’an’daki tevhid anlayışına açıkça aykırıdır. Zira Kur’an’a insanlar yalnızca sınanan, sorumlu varlıklardır. Arapça kökenli halîfe (خليفة) kelimesi, “birinin yerine geçen, ardıl olan” anlamındaki halefe fiilinden türetilmiştir. Bu kavram, hiçbir Kur’an ayetinde “Allah adına hükmeden” ya da “temsil yetkisi olan kutsanmış bir kişi” anlamında kullanılmamaktadır. Aksine, ayetlerde geçen kullanımlar şu şekilde bağlamsallaştırılmıştır: " Rabbin meleklere Şüphesiz " Ben yeryüzünde bir halife yapacağım dediği zaman " orada bozgunculuk yapacak kan dökecek kimseyi mi? Oysa, biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz demiştiler." Şüphesiz Ben sizin bilmediklerinizi bilirim demişti."(Bakara 2/30) Burada “halife”, yeryüzünde sınav sistemine tabi olacak sorumluluk yüklenen bir varlık olarak insana işaret eder. Meleklerin “orada bozgunculuk yapacak kimseyi mi yaratacaksın?” sorusu, insanın sınanacak bir varlık olduğunu açıkça gösterir. Ayette temsilcilik değil, imtihan sorumluluğu vurgulanır. “Sonra onların ardından neler yapacağınızı görmek için sizi yeryüzüne halifeler yaptık.”(Yunus 10/14) Bu ayette “halifeler” (خلائف), önceki toplulukların yerine geçen yeni nesiller anlamındadır. Tarihsel ardıllık ve sınama amacı ön plandadır. “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık; insanlar arasında hak ile hükmet.”(Sad 38/26) Burada da adaletle hükmetme sorumluluğu söz konusudur. Davud’a verilen “halifelik”, ilahî vekillik değil; adaletli yönetme görevidir. Kur’an, halifeliği:
- İmtihan bilinciyle yaşanan bir sorumluluk (Bakara 2/30)
- Toplumlar arası ardıllık ve süreklilik (Yunus 10/14)
- Adalet temelli yönetsel sorumluluk (Sad 38/26) bağlamlarında kullanır.
Hiçbir ayette halîfe:
- Allah adına hükmeden
Modern dünyada sıkça tartışılan konulardan biri laikliktir. Batı’da, özellikle Fransa’da şekillenen laiklik anlayışı; dini kamusal alandan dışlayan, hukuku tamamen seküler bir temele oturtan bir çerçeve sunar. Bu anlayışa göre din, bireyin vicdanına hapsedilir; toplumsal ve siyasal hayata müdahale edemez. Oysa Kur’an, bu yaklaşımı eksik ve yanlış bulur. Kur’an, din ve vicdan özgürlüğünü savunur; ancak hukukun ve sosyal düzenin vahyin rehberliğinde şekillenmesini emreder. Kur’an, bireyin dini inancını seçme ve yaşama özgürlüğünü temel bir hak olarak tanımlar. Zorlamayı açıkça yasaklar: “Dinde zorlama yoktur. Kesinlikle doğruluk yanlıştan ayrılmıştır. Kim tağutu inkâr eder ve Allah'a inanırsa şüphesiz ki o kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Ve Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir.” (Bakara Suresi 256) Bu ayet açıkça gösterir ki Kur’an, inanç konusunda baskıya karşıdır. İnsanlar istedikleri dine inanmakta, istedikleri hayat tarzını seçmekte özgürdür. Kur’an’ın temel ilkelerinden biri de budur: “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kâfirûn Suresi 6) Bu ilke, laikliğin temel iddiasıyla paralellik taşır: Herkesin inancı kendisine aittir; kimse kimseye inancı veya inançsızlığı yüzünden baskı uygulayamaz. Bir insan isterse çarşaf giyer, isterse mini etek. Ateiste “Neden ateistsin?” denilemez; Hristiyana, Museviye, Müslümana “Neden öyle inanıyorsun?” diye baskı yapılamaz. Kur’an, bu özgürlüğü tanır. Ancak Kur’an, dinin toplumdan, hukuktan ve devletten tamamen dışlanmasını kabul etmez. Kur’an sadece bireysel bir inanç kitabı değil; aynı zamanda sosyal, hukuki, siyasi ve iktisadi düzenlemeler içeren bir hayat kitabıdır. Allah, gönderdiği hükümlerle insanların hayatlarını adalet, merhamet ve doğruluk temelleri üzerinde inşa etmelerini ister. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir.” (Maide Suresi 44) Kur’an’a göre, sosyal hayatı, aile hukukunu, ticareti, siyaseti, ceza hukukunu ve hatta uluslararası ilişkileri düzenleyen çok sayıda ayet vardır. Bunların uygulanması, bir tercih değil farzdır. Fransa menşeli laiklik, hukuku insan merkezli felsefeye dayandırırken; Kur’an, hukukun kaynağının Allah’ın vahyi olması gerektiğini belirtir. “İşte sizler şu kimselersiniz ki sizin bilginiz olan şeyde tartıştınız; peki sizin bilginiz olmayan şey hakkında neden tartışıyorsunuz? Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Âl-i İmrân Suresi 66) İnsanın bilgisi sınırlıdır. Mutlak adaleti tesis etmek için insan aklı yeterli değildir. Bu nedenle Kur’an, hukukun kaynağı olarak vahyi gösterir. Kur’an’ın sunduğu model, iki kutuplu bir denge üzerine kuruludur:
1. Din ve vicdan özgürlüğü vardır. Kimse inancından veya inançsızlığından dolayı yargılanamaz, dışlanamaz, baskıya uğrayamaz.
2. Toplumsal ve hukuki düzen, Allah’ın indirdiği ölçülere göre şekillendirilmelidir. Hüküm yalnız Allah’a aittir ve bu hüküm hayata geçirilmelidir.
Bu denge, modern laiklik anlayışının bazı yönlerini kabul ederken, bazı yönlerini ise kesin biçimde reddeder. Kur’an’da yer alan laiklik anlayışı; özgürlüğü ve adaleti birlikte temin eder. Kimsenin hayat tarzına karışılmaz, kimseye dini bir zorlama uygulanmaz; ancak toplumu yöneten temel hukuk, insan hevasına göre değil, Allah’ın vahyine göre düzenlenmelidir. Kur’an’ın amacı, adaleti tesis etmektir. Modern laiklik, dinin hukuka müdahalesini adalete aykırı görürken; Kur’an, adaletin ancak Allah’ın hükümleriyle sağlanabileceğini bildirir. Dolayısıyla Kur’an’ın laiklik anlayışı; özgürlüğü koruyan ama hukuku ilahi referansa bağlayan bir modeldir. Bu model ne baskıcıdır ne dayatmacı. Tam tersine, her inancın barış içinde yaşayabileceği; ama yönetenlerin Allah’a hesap vereceği adil bir sistemdir.
Şeriat kelimesi, köken olarak "yol" anlamına gelir ve bir Müslümanın hayatını yönlendiren temel ilkeleri ifade eder. Ancak İslam tarihi boyunca, Kur’an’daki şeriat ile hadislerin oluşturduğu şeriat arasında önemli ayrılıklar ortaya çıkmıştır. Kur’an, bir Müslümanın izlemesi gereken yolu açıkça belirlerken, zamanla bu yola hadisler ve tefsirler yoluyla farklı anlamlar yüklenmiştir. Bu süreç, İslam toplumlarının bazı konularda sapmasına neden olmuştur. Kur’an, bir Müslümanın yaşamını düzenleyen temel ilkeleri içerir. Haramlar açık ve kesin şekilde belirtilmiş, bunun dışında helal olan şeylere sınır getirilmemiştir. Kur’an, aklı, bilimi, eğitimi, birliği ve sevgiyi öne çıkarır. Bu bağlamda, Müslüman’ın:
Demokratik bir yapıyı benimsemesi,
Modern, kültürlü ve sevgi dolu olması,
Bilgiye ve bilime açık bir yol izlemesi gereklidir.
Bunun aksine, hadisler ve geleneksel yorumlarla şekillenen bir şeriat anlayışı, genellikle Kur’an’ın bu temel ilkeleriyle çelişmektedir.
Kur’an Şeriatı ile Hadis Şeriatı Arasındaki Farklar




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!