Muhammed Rıdvan Kaya Şiirleri - Şair Muh ...

0

TAKİPÇİ

Muhammed Rıdvan Kaya

Kur’an-ı Kerim’de Nebimiz Musa'nın kıssası sıkça geçmekte ve onun Beni İsrail kavmine gönderilmiş bir nebi olduğu açıkça ifade edilmektedir. Ancak, Kur’an’da Nebimiz Musa’ya verilen kutsal kitabın isminin Tevrat olduğuna dair açık bir ifade yer almaz. Bu durum, Tevrat'ın Musa’ya mı, yoksa daha geniş bir kapsama mı ait olduğu sorusunu gündeme getirmektedir. Konuyu detaylıca ele alarak inceleyelim. Kur’an-ı Kerim’de Bakara Suresi 246-247. ayetlerinde Nebimiz Musa'dan sonra Beni İsrail kavminin bir nebiye danışarak bir hükümdar istediği anlatılır. Bu ayetler, Nebimiz Musa'nın vefatından sonra kavminin başına başka bir liderin geçtiğine işaret eder: > "Musa'dan sonra İsrailoğulları'nın melelerini görmedin mi? Hani nebilerine bize bir hükümdar gönder Allah yolunda savaşalım demiştiler. Ya size savaş yazılır da savaşmazsanız? dedi. Bizler neden Allah yolunda savaşmayalım? Biz yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan çıkarıldık dediler. Fakat kendilerine savaş yazılınca içlerinden azı hariç yüz çevirdiler. Ve Allah zalimleri çok iyi bilendir." (Bakara, 2:246) Bu ifadeler, Nebimiz Musa'dan sonra gelen sürecin devam ettiğini ve Musa’ya verilen kitabın yerini farklı nebilerin mesajlarının aldığını düşündürmektedir. Kur’an’da “Tevrat” kelimesi 18 kez geçer ve genel anlamda İncil’den önceki Yahudi nebilere verilen vahiyleri kapsayan bir isim olarak kullanılır. Ancak Tevrat’ın özel olarak Musa’ya verildiğine dair bir ifade yoktur. Hatta Kur’an’ın hiçbir ayeti, Musa’nın kitabının adını açıkça “Tevrat” olarak belirtmez. Bununla birlikte, Musa’ya verilen kitabın levhalar şeklinde olduğu belirtilir: > "Ve onun için levhalara öğüt ve açıklamasına dair her şeyi yazdık..." (Araf, 7:145) Bu ayet, Musa’ya indirilen kitabın “levhalar” halinde olduğunu vurgular. Ancak bu levhaların adı Kur’an’da geçmemektedir. Tevrat’ın Yasa’nın Tekrarı (Deuteronomy) ve 1. Samuel kitaplarında Nebimiz Musa'nın vefatı ve ardından gelen olaylar detaylıca anlatılır. Musa’dan sonra liderliğin Yeşu’ya geçtiği açıkça belirtilir: > "Musa Yeşu'yu çağırıp bütün İsrailliler'in gözü önünde ona şöyle dedi: 'Güçlü ve yürekli ol! Çünkü RAB'bin atalarına ant içerek söz verdiği ülkeye bu halkla birlikte sen gideceksin. Ülkeyi miras olarak onlara sen vereceksin.'” (Yasa'nın Tekrarı, 31:7) Bu ifadeler, Nebimiz Musa’nın ölümünden sonra İsrailoğulları kavminin yönetiminin Yeşu’ya devredildiğini ortaya koyar. Bu da, Tevrat’ın birden fazla nebi tarafından yazıldığı ve vahiylerin bir bütün olarak sunulduğu düşüncesini destekler. Kur’an’da Talût ile Câlût kıssası, Tevrat’ta anlatılan Saul ve Goliath kıssasıyla paralellik göstermektedir:
Kur’an: "Ve nebileri onlara şüphesiz Allah size Talut'u hükümdar gönderdi dedi. Üzerimize nasıl hükümdar olabilir? Biz hükümdarlığa ondan daha layığız ve ona maldan bolluk verilmemiştir dediler..." (Bakara, 2:247)
Tevrat: "Ama bazı kötü kişiler, 'O bizi nasıl kurtarabilir?' diyerek Saul'u küçümsediler..." (1. Samuel, 10:27)
Bu anlatımlar, Tevrat’ın farklı nebilerin hikâyelerini ve vahiylerini içeren bir kitap olduğunu ve Musa’ya indirilen kitabın bu bütüne dahil olmadığını düşündürmektedir. Kur’an ve Tevrat’taki ifadeler incelendiğinde, Musa nebiye verilen kitabın isminin Tevrat olmadığı, Tevrat’ın birden fazla nebiye verilen vahiyleri kapsadığı anlaşılmaktadır. Tevrat’taki anlatımlar, Kur’an’da geçen kıssalarla benzerlikler taşır, ancak bu benzerlikler Nebimiz Musa’ya verilen kitabın adını netleştirmez. Bu nedenle, Musa nebiye indirilen kitabın levhalar olarak gönderildiği bilgisi dışında kesin bir isim verilememektedir. Tevrat ise, Nebimiz Musa’dan sonra gelen nebilerin de vahiylerini kapsayan bir koleksiyon olarak karşımıza çıkar.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İslam tarihinin kadim ve kıymetli nebilerinden biri olan Nuh, Kur’ân’da büyük bir azim ve sabırla kavmini Allah’ın dinine çağıran bir resul olarak anlatılır. Kur’ân’da hayatı, tebliğ mücadelesi ve tufan hadisesi detaylı biçimde aktarılmasına rağmen, onun ölümünden sonra nereye defnedildiğine dair hiçbir bilgi verilmez. Buna rağmen tarih boyunca çeşitli bölgelerde Nebîmiz Nuh'a ait olduğu iddia edilen mezar yapıları ortaya çıkmıştır. Farklı coğrafyalarda Nebimiz Nuh’a atfedilen en az yedi ayrı mezar yeri bulunmaktadır. En çok bilinen iddialardan biri Cizre'deki mezardır. Ancak bu mezar, görünümü itibariyle geleneksel mezar yapılarından çok bir hortumu andırmaktadır. Ayrıca, Şırnak’ın İdil ilçesine bağlı Ocaklı Köyü’nde de 2023 itibariyle Mehmet Emin Bozkuş tarafından başka bir Nuh mezarı olduğu iddia edilmektedir. Her ikisi de yaklaşık 7 metre uzunluğunda olarak tanımlanır. Ancak İdil’deki mezarın doğruluğuna sadece yerel birkaç kişinin inandığı görülür. “Nuh’un Şehri” anlamına gelen Nahçıvan’da Nuh’a atfedilen bir türbe mevcuttur. Bölge halkı onun burada yaşamış ve burada defnedilmiş olduğuna inanır. Bazı rivayetlere göre Nebimiz Nuh’un mezarı Kerak’tadır. Ziyaret edilen bir türbe bulunduğu iddia edilir. Bazı Şii kaynaklara göre Nuh’un mezarı Kufe yakınlarındadır. Aynı bölge Halife Ali ve diğer elçilerin mezarlarına da ev sahipliği yaptığı söylenen kutsal bir mekândır. Baalbek yakınlarında, Lübnan’ın doğusunda yer alan Karahun'da da Nuh’a atfedilen bir mezar olduğu iddia edilir. Bazı geleneksel anlatılarda Nebimiz Nuh'un mezarının Mescid-i Harâm’da olduğu öne sürülmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, Nebimiz Nuh’un uzun mücadelesine, kavminin inkârına ve tufanla sonuçlanan ilahi müdahaleye geniş yer verir. Ancak Nuh’un hayatının sonu, vefat yeri ya da mezarı hakkında hiçbir bilgi vermez. Benzer şekilde hadis kaynaklarında da bu konuda açık bir rivayet bulunmamaktadır. Bu durum, Nebimiz Nuh'un mezarına dair iddiaların tamamının uydurma olduğunu halk arasında şekillenen söylentilere dayalı olduğunu göstermektedir. Nebimiz Nuh’a atfedilen mezar yerlerinin çoğunun, zamanla kutsal ziyaret yerlerine dönüştüğü görülür. "Bu da genellikle yerel halkın ekonomik ve sosyal çıkarlarına dayalı söylemlerle desteklenmiştir. Ziyaret yerleri, tarih boyunca siyasi ve kültürel meşruiyet üretmek için de kullanılmıştır. Bu nedenle bu tür iddiaların arka planında çoğu zaman dinsel sadakatten çok, dünyevî çıkarlar yer almıştır. Kur’ân merkezli bir bakışla meseleye yaklaştığımızda, gaybî bilgilere dair hüküm vermede dikkatli olmamız gerektiği açıktır. Allah, bizlere Kur’ân’da gerekli olan tüm bilgileri eksiksiz bir şekilde sunmuştur (En’am 6:38). Kur’ân’da yer almayan bilgilerin, imani ya da ibadi bir yükümlülük doğurmadığı da bir gerçektir. Dolayısıyla Nuh’un mezar yeri gibi konular, dinin temelini oluşturmamakta, bu konuda ortaya atılan iddialar bilgi değil, kanaat düzeyindedir. Nebimiz Nuh’un mezarına dair ortaya atılan iddialar tarihsel ve coğrafi çeşitlilik göstermektedir. Ancak Kur’an bu konuda kesin ve yer belirten bir bilgi sunmamaktadır. Bu tür rivayetlerin, çoğunlukla halk arasında üretilmiş söylenceler ve menfaat temelli yaklaşımlarla şekillendiği anlaşılmaktadır. Müslümanların bu gibi konularda hakikati yalnızca Allah’ın indirdiği kitabın süzgecinden geçirmeleri, akıl ve hikmeti esas almaları elzemdir. Zira Allah katında önemli olan, mezar yerlerini bilmek değil nebilerin getirdiği mesajı anlamak ve yaşamaktır. Gerçek imtihan nebilerin izini türbelerde değil, hayatlarımızda sürmektir.


Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Evrim hipotezi, biyolojik çeşitliliği açıklamak için ortaya atılan ve bilimsel çevrelerde geniş yankı bulan bir modeldir. Özellikle neo-Darwinist yaklaşım, canlıların "doğal seleksiyon" ve "mutasyon" mekanizmaları aracılığıyla evrimleştiğini savunur. Ancak bu hipotezin temellerine yönelik eleştiriler ve karşı argümanlar da mevcuttur. Neo-Darwinizm, canlıların evrimsel değişimlerinin iki temel mekanizmaya dayandığını ileri sürer:
1. Doğal Seleksiyon: Darwin tarafından geliştirilen bu mekanizma, çevreye daha iyi uyum sağlayan bireylerin hayatta kalacağını ve üreme şanslarının artacağını savunur.
2. Mutasyon: Canlıların genetik yapısında rastgele meydana gelen değişikliklerdir. Neo-Darwinist hipoteze göre, bu mutasyonlar canlıların evrimsel değişimlerinin temel kaynağıdır.
Bu iki mekanizmanın birbirini tamamladığı ve türlerin dönüşümünü sağladığı iddia edilir. Ancak bu iddiaların bilimsel geçerliliği ciddi bir tartışma konusudur. Doğal seleksiyon, Darwin'den önceki biyologlar tarafından da bilinen, ancak türlerin değişmezliğini sağlayan bir süreç olarak tanımlanan doğal bir mekanizmadır. Darwin, bu mekanizmanın evrimleştirici bir güç olduğu iddiasını ortaya atmış ve hipotezini bu temele dayandırmıştır. Ancak, doğal seleksiyonun türleri evrimleştirdiğine dair bilimsel bir bulgu hâlâ ortaya konulamamıştır. İngiltere Doğa Tarihi Müzesi’nin baş paleontoloğu Colin Patterson, bu konuda şu gerçeği vurgulamaktadır: "Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmalarıyla yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse buna yakın bir şey bile başaramamıştır. Bugün neo-Darwinizmin en çok tartışılan konusu budur." Doğal seleksiyonun yalnızca mevcut türlerin popülasyonlarını belirli çevresel koşullara göre şekillendirdiği, ancak yeni türler ortaya çıkarmadığı ifade edilmektedir. Örneğin, bir geyik sürüsünde hızlı koşan bireylerin hayatta kalması, bu sürecin yalnızca popülasyon içi bir eleme olduğunu, ancak geyiklerin başka bir türe dönüşmediğini göstermektedir. Doğal seleksiyon hipotezinin en bilinen örneklerinden biri, İngiltere’deki Endüstri Devrimi sırasında gözlemlenen kelebek popülasyonundaki değişimdir. Bernard Kettlewell tarafından 1950’lerde yapılan deneyler, açık renkli ağaç kabuklarının koyulaşmasıyla açık renkli kelebeklerin avlanma ihtimalinin arttığını ve koyu renkli bireylerin çoğaldığını göstermiştir. Bu süreç, evrim hipotezi lehine büyük bir kanıt olarak sunulmuştur. Ancak, bu deneylerin bilimsel geçerliliği sorgulanmıştır. Moleküler biyolog Jonathan Wells’in Icons of Evolution adlı kitabında belirttiği üzere, bu deneylerin sonuçları ciddi hatalar ve manipülasyonlar içermektedir:
1. Kettlewell’in deneylerinde kelebeklerin doğal davranışlarının dışında hareket etmeye zorlandığı ortaya çıkmıştır.
2. Kelebek popülasyonundaki değişimle ağaç kabuklarının rengi arasında istatistiksel bir ilişki olmadığı tespit edilmiştir.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Dünya enerji ihtiyacının artması ve iklim değişikliği sorunlarıyla mücadelede nükleer enerji, giderek daha önemli bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda nükleer enerji mühendisleri, atom çekirdeğinin kontrollü parçalanması yoluyla elde edilen enerjinin güvenli ve verimli kullanımını sağlayan kilit profesyoneller olarak ön plana çıkmaktadır. Bu disiplinlerarası mühendislik dalı, fizik ve mühendislik prensiplerini birleştirerek elektrik üretiminden tıbbi uygulamalara, endüstriyel kullanımdan savunma sanayine kadar geniş bir yelpazede hizmet vermektedir. Nükleer enerji mühendisliği, atom çekirdeğinde bulunan muazzam enerjiyi kontrol altına alarak çeşitli alanlarda güvenli şekilde kullanılmasını sağlayan bir bilim dalıdır. Bu alan, özellikle fisyon ve füzyon gibi nükleer reaksiyonları kontrol ederek enerji üretimi ve bu enerjinin farklı sektörlerde uygulanmasını mümkün kılar. Nükleer enerji mühendisleri, reaktörlerin tasarımı, işletilmesi, güvenlik sistemlerinin geliştirilmesi ve nükleer teknolojilerin çeşitli alanlarda uygulanması konularında uzmanlaşırlar.
Uygulama Alanları ve Avantajları
Elektrik Üretimi
Nükleer santrallerde fisyon yoluyla elektrik üretimi, nükleer enerji mühendisliğinin en bilinen uygulamasıdır. Bu sistemlerin en büyük avantajı, küçük miktarda nükleer yakıtla çok büyük miktarda enerji üretebilmesidir. Örneğin, sadece 1 gram uranyum yaklaşık 3 ton kömür kadar enerji sağlayabilir. Bu durum, nükleer enerjiyi fosil yakıtlara göre son derece verimli bir alternatif haline getirmektedir.
Tıbbi Uygulamalar
Nükleer teknolojiler tıp alanında radyoterapi ve görüntüleme sistemleri (PET, SPECT) gibi hayati uygulamalarda kullanılmaktadır. Bu teknolojiler, kanser tedavisinden erken tanı yöntemlerine kadar geniş bir spektrumda insan sağlığına katkı sağlamaktadır.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

import pandas as pd
import numpy as np
import matplotlib.pyplot as plt
import seaborn as sns
from scipy import stats
from sklearn.linear_model import LinearRegression

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Küreselleşen dünyada eğitimin sınırları sürekli genişliyor ve öğrenciler için uluslararası deneyim kazanma fırsatları artıyor. Değişim programları, bu bağlamda üniversite öğrencilerine hem akademik hem kişisel gelişim açısından benzersiz olanaklar sunan kritik araçlar haline gelmiştir. Bu programlar, sadece farklı ülkelerde eğitim alma şansı vermekle kalmayıp, aynı zamanda öğrencilerin kültürlerarası yetkinlik kazanmalarını, dil becerilerini geliştirmelerini ve küresel perspektif sahibi olmalarını sağlamaktadır.
Değişim Programlarının Öğrenci Gelişimine Etkisi
Değişim programlarının öğrenciler üzerindeki etkilerini inceleyen araştırmalar, bu deneyimlerin çok boyutlu kazanımlar sağladığını ortaya koymaktadır. Bu programlara katılan öğrencilerin özgüven düzeylerinde belirgin artışlar gözlenirken, kişisel farkındalıklarının da derinleştiği tespit edilmiştir. Özellikle dikkat çekici olan nokta, gelecek kaygısı yaşayan öğrencilerin bu programlar sayesinde daha net kariyer hedefleri geliştirmeleridir.
Sorumluluk alma kapasitesi ve problem çözme becerileri açısından da önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Farklı bir ülkede tek başına yaşam mücadelesi veren öğrenciler, beklenmedik durumlarla başa çıkma konusunda değerli deneyimler edinmektedir. Bu durum, onları yalnızca akademik açıdan değil, yaşamsal beceriler açısından da güçlendirmektedir.
Kültürel hoşgörü ve farklılıklara saygı konusunda yaşanan dönüşüm ise belki de en değerli kazanımlardan biridir. Önyargılardan sıyrılma süreci, öğrencilerin dünya vatandaşı olma yolunda attıkları en önemli adımlardan birini teşkil etmektedir.
Erasmus+: Avrupa'nın Eğitim Köprüsü

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Eğitim, toplumların geleceğini şekillendiren en kritik unsurlardan biridir. Bu sürecin merkezinde yer alan öğretmenler, sadece bilgi aktarımı yapan değil, aynı zamanda öğrencilerin potansiyellerini keşfetmelerine rehberlik eden, onları 21. yüzyılın gereksinimlerine hazırlayan kilit figürlerdir. Ancak günümüzde öğretmenlik mesleğinde yaşanan bazı sistemsel ve zihinsel sorunlar, bu misyonun gerçekleştirilmesini engellemektedir. Öğretmenlik mesleği, doğası gereği sürekli gelişim ve yenileme gerektiren bir alandır. Ne var ki, günümüzde bazı öğretmenlerin öğrencilere karşı sergilediği tavır, mesleki etik ve pedagojik ilkelerle çelişmektedir. "Bu öğrenciden bir şey olmaz" yaklaşımı, hem pedagogik açıdan hem de insanlık değerleri bakımından kabul edilemez bir durumdur. Bu tür yaklaşımların kökenleri, öğretmenlik mesleğine giriş koşullarındaki gevşekliğe kadar uzanmaktadır. Kontenjanların dolmadığı ve baraj sıralamasının olmadığı dönemlerde, yeterli hazırlık ve motivasyon olmadan üniversite kazanıp mesleğe girmiş bazı öğretmenlerin, kendi branşlarına hakim olmamaları ve öğrencilere üstten bakmaları, eğitim sisteminin en ciddi sorunlarından biridir. Eğitim sürecinde en temel yanlış algılardan biri, öğretmenin kendisini sürecin merkezine koymasıdır. Öğretmen kendini eğitimin merkezi olarak gördüğünde, öğrenciyi nesneleştirir ve onun aktif katılımını engeller. Halbuki eğitimde asıl özne öğrencidir. Öğretmenin rolü, öğrencinin öğrenme sürecine rehberlik etmek, onun potansiyelini keşfetmesine yardımcı olmak ve destekleyici bir ortam oluşturmaktır. "Bu çocuk öğrenemez" ifadesi, öğretmenin hem bilgisizliğini hem de çaresizliğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, öğretmenin temel görevlerinden biri olan "her öğrencinin öğrenebileceği" inancını yitirdiğini göstermektedir. Türkiye'deki eğitim sisteminin bir başka problemi de rehber öğretmenlerin tercih danışmanlığı konusundaki yetersizlikleridir. Tercih danışmanlığı, "bölümlerin geçen yıl kapattığı sıralamalara göre liste yazmak" değildir. Geçen yıl kapatılan sıralamalara göre liste yazmak hatalı bir tavırdır. Bu alan, çok disiplinli bir bilgi birikimi gerektirir:
- Veri analizi ve istatistik
- Sosyoloji ve psikoloji
- İstihdam projeksiyonları
- Algoritmik eşleştirme
- Python veya R ile istatistiksel modelleme

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Kur’an-ı Kerim, insanın sadece Allah’a yönelmesi, yalnızca O’ndan yardım dilemesi gerektiğini kesin bir biçimde ortaya koyar. Bununla birlikte, bazı çevrelerde ölmüş şeyhlerden veya evliyalardan medet ummak, kabir başında “rabıta” yapmak gibi uygulamalar, İslâm akidesine ciddi anlamda aykırıdır. Özellikle “Cüppeli Ahmed” olarak bilinen şahsın, “Mahmud ne buyurdu: ‘Ben Edirnekapı’dan sizi yöneteceğim, kabrimin başına gelin bana rabıta yapın, müşküllerinizi çözeceğim’” gibi ifadeleri açıkça şirk barındırmaktadır. Zira Allah’ın birliğine iman (tevhid), kulluk ve dua gibi yetkilerin sadece Allah’a mahsus olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Oysa bu tür inançlar ve sözler, Allah’tan başkasına ilahî vasıflar atfetmekte ve kulluğu O’ndan başkasına yönlendirmektedir. Kur’an, Allah’ın birliğini vurgulayan ayetlerle doludur. Fussilet Suresi 6. ayet bu gerçeği net bir şekilde ortaya koyar:
> “De ki: ‘Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Bana vahyolunuyor ki, sizin Tanrınız ancak bir tek tanrıdır. Artık O’na yönelin ve O’ndan mağfiret dileyin. Vay ortak koşanlara!” (Fussilet 41:6)
Bu ayette Allah, Resulü Muhammed'e kendisinin sadece bir insan olduğunu ve tebliğ ettiği gerçeğin “tek tanrı” inancına çağrı olduğunu bildirmektedir. Allah, insanların sadece Kendisine yönelmelerini ve affını doğrudan O’ndan istemelerini emreder. Dolayısıyla Allah’tan başka herhangi bir varlıktan, hele ki ölmüş bir kimseden medet ummak, Allah’ın bu emrine aykırıdır. Kur’an’da, ölülerin insanlara hiçbir fayda veya zarar veremeyeceği, duaları ve istekleri işitemeyeceği açıkça bildirilir:
> “Sen, kabirlerde olanlara duyuramazsın.” (Fatır 35:22)
“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, O’ndan başka onu giderecek yoktur.” (En’am 6:17)
Bu ayetler, Allah’ın mutlak güç sahibi olduğunu ve kulların yalnızca O’na yönelmesi gerektiğini belirtir. Ölülere yapılan yakarışlar veya “müşkülleri çözmesi” beklentisi, Kur’an’a göre anlamsızdır ve batıldır. Şirk, Allah’tan başkasına ilahî özellikler atfetmek ve dua/yardım gibi kulluk fiillerini O’ndan başkasına yöneltmektir. Mahmud'un öldükten sonra bile insanları yönetebileceği, müşkülleri çözebileceği gibi iddialar ise, Allah’a ait olan “yardım etme” ve “dua işitme” yetkilerini bir kula yüklemektir. Bu, tevhid inancına aykırıdır ve Allah’ın affetmeyeceği bir günah olan şirki oluşturur:

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İslam’ın temel ilkeleri, her bireyin kendi amellerinden sorumlu olduğunu ve her bir insanın yaşamı boyunca yaptığı iyiliklerin ya da kötülüklerin kendisine ait olduğunu vurgular. Bu bağlamda, ölüler için Kur’an okuma geleneği, İslam’ın öğretileriyle örtüşmeyen bir hurafe olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle kabir ziyaretlerinde ve ölüler için yapılan ibadetlerde sıkça rastlanan bu anlayış, yanlış bir inanışa dayanmaktadır. İslam, insanları doğru düşünmeye, akletmeye ve kendi sorumluluklarını yerine getirmeye çağırır. Kur’an, Allah tarafından insanlar için bir rehber olarak indirilmiştir. Ancak bu rehber, yalnızca diriler için geçerlidir. Sad suresi 29. ayette Allah şöyle buyurur: "Mübarek kitabı sana ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye indirdik." Bu ayet, Kur’an’ın akıl ve düşünme yeteneğine sahip, canlı insanlar için indirildiğini açıkça belirtmektedir. Ölülerin ne düşünme ne de akletme yeteneği vardır. Bu nedenle, ölüler için Kur’an okunmasının herhangi bir anlamı yoktur. Çünkü ölüler, artık amellerini tamamlamış ve dünya hayatını terk etmiştir. Ölüler, yaptıkları işlerden dolayı sorumlu tutulmuş, yaşamlarını sürdürürken gerçekleştirdikleri amellerin karşılıklarını almışlardır. Bu gerçeği göz ardı ederek, onların adına bir şeyler yapmak, Kur’an’ın amacına aykırı bir tutumdur. İslam’da herkes, kendi amellerinden sorumludur. Necm suresi 39. ayette şöyle buyrulur: "Ve insana çalışması dışında yoktur." Bu ayet, bir kişinin yaptığı iyiliklerin ya da kötülüklerin sadece o kişiye ait olduğunu ifade eder. Başka birinin, ölen bir insanın adına ibadet etmesi veya amellerini yerine getirmesi mümkün değildir. Ölüye yapılan ibadetler, okunan Kur'an'lar ona fayda sağlamaz. Bu, sadece kişinin kendisinin sorumlu olduğu bir durumdur. Yasin suresi, genellikle ölüler için okunan bir sure olarak bilinse de, bu suredeki 70. ayette, ölüler için değil, diri insanlar için uyarılar yapılmaktadır: "Diri kimseleri uyarman ve inkâr edenlerin üzerine sözün hak olması içindir." Bu ayetteki mesaj, ölülerin ardından okunan Yasin’in onlara bir fayda sağlamadığını, aslında bu ayetlerin diriler için olduğunu gösterir. Bu nedenle, ölülerin ardından Yasin okumak, yanlış bir uygulamadır. Ölülerin, dirilere yapılması gereken öğütleri duyması mümkün değildir. İslam’ın öğrettikleri, her bireyin kendi amellerinden sorumlu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bakara suresi 134. ayette, "Onlar gelip geçen bir ümmetti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız size aittir. Onların yaptıklarından siz sorulmazsınız." denir. Bu ayet, ölen bir kişinin amellerinin artık kendisine ait olduğunu ve bu amellerin başkalarına fayda sağlamadığını ifade eder. Yani bir kişinin ölmesi, onun daha önceki hayattaki amellerinin sonuçlarından sorumlu olmayacağı anlamına gelmez. Aynı zamanda ayetten anlaşılacağı üzere dirilerin yaptıkları da kendilerinedir. Ölülerin ardından yapılan ibadetler, aslında sadece hayatta kalan kişilerin duygusal bir rahatlamasıdır. Bu, bir nevi "ölüye iyilik yapma" ya da "ölüyü hatırlama" arzusundan doğmaktadır. Ancak bu tür ibadetlerin ölüye hiçbir faydası yoktur. Ölüler, dünya boyutunu terk etmiştir ve artık ne duyabilirler ne de herhangi bir ibadetle etkileşime geçebilirler. Bu, Kur’an’ı sadece bir müzik eseri gibi algılamak ve onu ölüye fayda sağlaması umuduyla okumak anlamına gelir. İnsanlar, ancak kendi yaptıkları iyilikler veya kötülüklerden sorumludurlar. Ölüm, bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Kur’an merkezli bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, ölen kimse için Kur’an okumak, namaz kılmak ya da oruç tutmak gibi amellerin geçersiz olduğu açıktır. Ancak dua, farklı bir boyuta sahiptir. Dua bir yakarış ve rahmet dileğidir. Bir müminin başka bir mümin için dua etmesi, Kur’an’da teşvik edilen bir davranıştır. Bu bağlamda, ölüler için dua etmek, onları Allah’a emanet etmek ve bağışlanmalarını dilemek, kişinin kendi halini güzelleştiren bir niyazdır. Fakat bu dua, ölenin kaderini değiştirmez; sadece dua edenin ihlas ve teslimiyetini yansıtır. Kur’an’da Nuh nebinin, oğlunun kurtuluşu için yaptığı dua reddedilmiş; Allah, bu duanın kabul edilemeyeceğini açıkça bildirmiştir (Hud 11:46). Bu olay, Allah’ın hükmünün değiştirilemez olduğunu ve her bireyin kendi eylemlerinden sorumlu tutulduğunu göstermektedir. Bu örnek dua etmenin Allah’a sunulan bir temenni olduğunu, ama neticenin yalnızca Allah’ın dilemesiyle belirlendiğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, ölen bir kimse için dua etmek mümkündür; bu, bir sevgi ve rahmet nişanesidir. Fakat bu dua, Kur’an’da açıklandığı gibi, ölenin amel defterine eklenmiş bir sevap değildir. Dua edenin içsel bir yönelişidir ve asıl faydası dua edene yöneliktir. Nitekim Haşr suresi 10. ayette, müminlerin birbirlerine dua etmeleri teşvik edilir: “Rabbimiz bizi ve bizden önce inanmış kardeşlerimizi bağışla ve kaplerimizde inananlara karşı bir kin bırakma.” Ancak bu dua, ölüye yeni bir amel kazandırmak için değil, dua edenin ahlaki sorumluluğu ve kardeşlik bilincini diri tutmak içindir. Kur’an, yaşarken iyilik yapmayı, takva üzere yaşamayı ve ahiret için azık hazırlamayı öğütler. Ölüm, bu süreci sona erdirir ve artık kişinin dosyası kapanır. Bu bağlamda, yapılması gereken asıl şey, yaşayanların kendi hayatlarında sorumluluk bilinciyle hareket etmeleridir. Sonuç olarak, İslam’ın öğretileri, insanların sadece kendi amellerinden sorumlu olduklarını ve ölülerin arkasından yapılan Kur'an okumalarının hiçbir fayda sağlamadığını açıkça ortaya koymaktadır. Kur’an, diriler için bir rehberdir ve ölülerin ardında okunan Kur’an, onların amellerine hiçbir katkı sağlamaz. Her birey, kendi hayatı boyunca gerçekleştirdiği iyi amellerle değerlendirilir ve yalnızca kendisi sorumlu tutulur. Ölüler için yapılan Kur'an okumaları, sadece geride kalanların duygusal ihtiyaçlarını karşılamak için yapılmakta olup, İslam’ın temel ilkeleriyle çelişmektedir. Ancak Allah’tan rahmet dilemek, bağışlanma niyazında bulunmak, dua etmek mümkündür. Bu, kişinin içsel bir teslimiyetini ve merhamet duygusunu yansıtır. Fakat hiç kimse, bir başkasının ameliyle yükselemez. Her can, kendi çabasıyla karşılık bulacaktır. İslam’ın mesajı, yaşayanlara yöneliktir. Ve bu mesaj, sorumluluğu başkasına yüklemeyen, akleden, düşünen ve kendini ıslah etmeye çalışan bireyler yetiştirmeyi hedefler. Kur’an’ın ölüler için değil, diriler için bir rehber olduğu gerçeği bu noktada yeniden hatırlanmalıdır.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Giriş: İki Model, Aynı Veri
Modern biyolojinin temel paradigması, canlılar arasındaki genetik ve anatomik benzerlikleri "ortak soydan gelme" (common descent) ile açıklar. Bu evrimsel model, benzer DNA dizilimlerini, homolog organları ve embriyolojik paralellikleri akrabalık ilişkisinin doğal sonucu olarak yorumlar. Ancak bilimsel açıklama sistemlerinde, aynı gözlemsel verinin farklı kavramsal çerçevelerle yorumlanabileceği bilinir. Bu makalede sunulan "ortak tasarım" modeli, biyolojik benzerlikleri soy bağından ziyade fonksiyonel zorunluluk ve ortak mühendislik ilkeleriyle açıklayan alternatif bir çerçeve sunmaktadır.
Temel tez şudur: Benzer canlıların benzer genetik ve anatomik yapılara sahip olması, zorunlu olarak akrabalığın değil, aynı tasarım ilkelerinin ve ortak biyokimyasal platformun sonucu olabilir.
I. Mühendislik Analojisi: Tekerlekten Kanada
Teknoloji tarihinde bazı temel çözümler bağımsız olarak, farklı kültürlerde ve zamanlarda tekrar tekrar keşfedilmiştir. Bunun nedeni, bu çözümlerin altta yatan fiziksel ilkelerin optimal veya zorunlu sonuçları olmasıdır:
A. Tekerlek

Devamını Oku