Şefaat, kelime anlamı itibariyle bir şeyi desteklemek, aracı olmak ve yardım etmek anlamlarına gelir. İslam'da ise şefaat, Allah'ın izniyle, bir kişinin diğer bir kişi için dua etmesi veya bir durumu lehine savunması olarak anlaşılabilir. Ancak, şefaatin İslam'daki yeri ve anlamı, genellikle yanlış anlaşılmakta ve geleneksel yorumlar, bazen şefaatin Allah’tan başka varlıklar tarafından verilebileceği inancına yol açmaktadır. Kur'an'da şefaatin yalnızca Allah’ın izniyle gerçekleşebileceği ve O'ndan başka kimseye şefaat yetkisi verilmediği açıkça ifade edilmiştir. Şefaatin sahipleri, sadece Allah’ın rızasına ulaşmış olanlar olabilir ve bu durum dahi Allah’ın takdirine bağlıdır. Şefaatin, Allah’ın dilemesi dışında kimse tarafından verilmesi mümkün değildir. Şu ayetler bu durumu açıkça ortaya koymaktadır: Zümer Sûresi 43-44. Ayetler: "Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De: Onlar hiçbir şeye sahip olmasalar ve hatta akıl etmeseler de mi? De: Şefaat tamamen Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra O'na döndürüleceksiniz." Bu ayet, tüm şefaatin yalnızca Allah’a ait olduğunu ve yalnızca O'nun izniyle gerçekleşebileceğini vurgular. Secde Sûresi 4. Ayet: "Sizin O'ndan başka hiçbir veliniz ve şefaatçiniz yoktur." Bu ayet de yine Allah’ın dışında hiç kimsenin şefaatçi olamayacağına işaret eder. Taha Sûresi 109. Ayet: "O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasına şefaat fayda vermez. " Bu ayette, şefaatin yalnızca Allah’ın izniyle mümkün olacağı açıklanmıştır. Bazı geleneksel İslami yorumlar, özellikle Şefaat’in Nebimiz Muhammed tarafından yapılacağına inanmaktadır. Bu inanç, birçok kişi tarafından Allah’ın rahmetini ve merhametini anlamadıklarından ortaya atılmaktadır. Oysa ki, şefaatin yalnızca Allah’ın izniyle yapılacağına dair Kur'an ayetleri mevcuttur. Örneğin, Zümer Sûresi 19. Ayette "Üzerine azap kararı hak olanı ateşte bulunan kimseyi sen mi kurtaracaksın?" denilmektedir, bu da şefaatin Allah’a ait olduğunu ve başka kimsenin bu yetkiye sahip olamayacağını ortaya koyar. Şefaat konusundaki en büyük yanılgı, şefaatin bir "torpil" gibi algılanmasıdır. Müşrikler, Allah’tan başkalarına şefaat etme yetkisi atfederken, bu inanç tamamen Kur'an’a aykırıdır. Yunus Sûresi 18. Ayette, "Ve Allah'ı bırakıp onlara zarar vermeyen ve yararı olmayan şeylere hizmet ediyorlar ve bunlar Allah katında şefaatçilerimizdir diyorlar. De: Allah'a göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir." Bu ayet, Allah’tan başkalarına şefaat yetkisi verilmesinin ne kadar yanlış bir inanç olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. İslam'da şefaat, yalnızca Allah’ın izniyle gerçekleşir ve bu iznin de kime verileceği tamamen Allah’a bağlıdır. Şefaatin temeli, yalnızca Allah’ın rızasına ulaşan ve salih amelleriyle O’na yakın olan kimselere verilir. İslam’da şefaat, Allah’ın rahmeti ve merhametiyle ilgilidir, ne bir torpil ne de bir aracılık sistemidir. Allah, rahmetiyle dilediği kullarına yardımcı olabilir, fakat bu şefaatin kimin için geçerli olacağı, yalnızca O’nun takdirine bağlıdır. Enbiya Sûresi 26-28. Ayetler, müşriklerin yanlış şefaat inancını reddetmekte ve şefaatin yalnızca Allah’ın izniyle gerçekleşebileceğini belirtmektedir: "Ve Rahman çocuk edindi dediler. Bilakis O münezzehtir. Onurlandırılmış kullardır. O'nun sözünün önüne geçemezler ve onlar O'nun emrini yaparlar. Ellerinin arasında ve arkalarında bulunanı bilir. Ve onlar razı olduğundan başkasına şefaat edemezler. O'nun korkusuyla titrerler." Bu ayetler, Allah’ın rızasına ulaşmış olanların dışındaki kimselerin şefaat edemeyeceğini ve buna kimsenin yetkisinin olmadığını vurgular. Sonuç olarak, şefaat, Allah’ın izniyle gerçekleşebilecek bir durumdur ve yalnızca O’nun takdirine bağlıdır. Şefaatin Allah’tan başka kimse tarafından verilmesi, Kur'an’a ve İslam’a aykırıdır. İslam’da şefaat, bir "torpil" değil, Allah’ın rahmeti ve merhametidir. Müslümanların doğru bir inanca sahip olmaları için şefaat konusunda Kur'an’ın net mesajlarını anlamaları önemlidir. Şefaatin kaynağının Allah olduğunu kabul etmek, sadece sözle değil, aynı zamanda amellerle de ibadetlerin ve niyetlerin doğru olması gerektiğini gösterir. Şirke düşmeden, Allah’a doğrudan yönelerek, O'na her zaman samimi bir şekilde dua etmek ve Allah’tan başka hiçbir aracıyı kabul etmemek, İslam’ın özüdür.
Kur’an-ı Kerim, inanç ve ibadetin kalpten gelen bir teslimiyet ve samimiyetle yaşanmasını öğütler. “Dinde zorlama yoktur” (Bakara 256) ayeti, dinî eğitimde baskı ve zorlamanın yanlış olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu nedenle, çocuklara dinî bilgileri öğretirken sevgi temelli ve örneklik odaklı bir yöntem benimsemek büyük önem taşır. Anne-babalar olarak, öncelikle kendi yaşamımızda dinin güzel ahlakını, merhametini ve adaletini çocuklarımıza göstermeliyiz. Çünkü çocuk, anne-babanın sözünden ziyade hal ve davranışlarını örnek alır. “Yalan söylemek kötüdür” demekten daha etkili olan, yalan söylemeyen bir anne-baba olmaktır. Çocukların ahlaki ve dinî değerleri içselleştirmesi için, onlara yaşantımızla örnek olmalıyız. Çocuğun gelişim evresine uygun bir dil ve anlatım tarzı benimsemek, dinî eğitimi daha etkili kılar. Soyut kavramları somut örneklerle desteklemek gerekir. Örneğin, Allah sevgisini anlatırken tabiatın güzelliklerinden, gökyüzü ve yeryüzü arasındaki muhteşem dengeden söz edilebilir. Böylece çocuk, Allah’ı sevgiyle ve hayranlıkla tanımaya başlar.
Çocuklar doğaları gereği meraklıdır ve sürekli sorular sorarlar. Onların sorularını ciddiyetle ve sevecenlikle karşılamak gerekir. Bilmediğimiz sorular karşısında bile, “Bu çok güzel bir soru, birlikte araştıralım” diyerek çocuğu öğrenme sürecine dâhil etmek, hem çocuğun özgüvenini artırır hem de aile içi samimi bir iletişim ortamı sağlar.
Kur’an’da namazın vaktiyle ve ölçülü şekilde (Nisa 103) kılındığı vurgulanır. Çocuğa dua, namaz, paylaşma ve yardımlaşma gibi ibadetleri aşamalı şekilde ve hayatın doğal akışında öğretmek önemlidir. İbadetlerin sadece görev değil, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapılan güzel alışkanlıklar olduğu duygusu verilmelidir. Korkutma ve ceza yerine umut ve güzellik ön planda tutulmalıdır.
Kur’an’da Allah’ın rahmetinin her şeyi kuşattığı ifade edilir. Çocuğa Allah’ı anlatırken cehennem azabından önce rahmet, merhamet ve cennet umudu vurgulanmalıdır. Allah sevgisi ve merhameti kalbine yerleşen bir çocuk, ibadetlerini korkudan değil, samimi bir sevgiyle yapar.
Kur’an’da doğruluk, sabır, anne-babaya saygı gibi temel değerler öğütlenir. Çocuğa bu değerler pratik yaşam örnekleriyle anlatılmalıdır. Sözünde durmak, paylaşmak ve empati kurmak gibi davranışlar, dinî eğitimin temel taşlarıdır. Sadece “nasihat” vermek değil, bu değerleri yaşamak gerekir.
Günümüzde çocuklar, ekranlardan ve görsel materyallerden büyük ölçüde etkilenir. Dini eğitimi zenginleştirmek için videolar, animasyonlar ve geziler gibi modern araçları kullanmak çok yararlı olabilir. Ancak, çocuğu sürekli ekran başında bırakmak doğru değildir. Bu araçlar, dini eğitimde sadece destekleyici bir unsur olarak kullanılmalı asıl etkili olan, aile sevgisiyle ve örnek bir yaşamla öğretmektir.
>"Ey iman edenler! Sapkının adımlarını izlemeyin. Kim sapkının adımlarını izlerse, şüphesiz o, çirkinliği ve kötülüğü emreder. Eğer Allah'ın lütfu ve bağışlaması size olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla arınamazdı. Ancak Allah dilediğini arındırır. Ve Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir." (Nur Suresi 2) Her günah bir adımla başlar. Küçük gibi görünen bu adım, kişinin hem maddi hem manevi dünyasında büyük bir çöküşün başlangıcı olabilir. Şeytanın adımlarına uymak, insanı karanlık bir yola sürükler ve bu yol, Allah’tan uzaklaşmayı beraberinde getirir. Sigara içmek de bu karanlık adımların bir örneğidir. İsraf haramdır ve sigara, israfın en somut hallerinden biridir. “Şüphesiz israf edenler sapkının kardeşleri olmuşlardır. Sapkın ise Efendisine karşı çok nankördür.” (İsrâ Suresi 27) Sigara tiryakileri, havaya savurdukları duman için düzenli olarak para harcarlar. Bu, sadece maddi kayıp değil, manevi bir isyandır. İsraf edenler, İblis’in kardeşi olur. Bir sigara yakıldığında, yalnızca para değil, sağlığın da israf edildiği unutulmamalıdır. Sigara içmek, Allah’ın verdiği emanete ihanet etmek, yaratılışı bozmak anlamına gelir. Rabbimiz insan bedenini mükemmel bir şekilde yaratmıştır. Ancak sigara, bu yaratılışı bozan ve bedenin düzenini tahrip eden bir araçtır. “Kesinlikle onları saptıracağım ve kesinlikle onlara boş ümitler vereceğim ve kesinlikle onlara emredeceğim hayvanların kulaklarını yaracaklar ve kesinlikle onlara emredeceğim Allah'ın yarattığını değiştirecekler ve kim Allah'ın yerine şeytanı veli edinirse şüphesiz açık bir zarara uğramıştır.” (Nisâ Suresi 119) Sigaranın içerdiği zehirli maddeler, damar sistemini bozar, hücre yapısını tahrip eder. Tütün dumanındaki binlerce kimyasal madde, kansere, kalp ve damar hastalıklarına, akciğerlerin yıkımına yol açar. İnsan vücudu, damarlar aracılığıyla hayatta kalır. Damarların zarar görmesi, organların ve dolayısıyla yaşamın bozulması demektir. Sigara içmek, Allah’ın yarattığı bu mükemmel sistemi değiştirme çabasıdır ve bu nedenle İblis’in bir emri olarak değerlendirilir. “Ve kendi nefislerinizi öldürmeyin. Şüphesiz, Allah size karşı çok esirgeyendir.” (Nisâ Suresi 29) Sigara, insanın kendisini yavaş yavaş zehirleyerek öldürmesidir. Hızlı bir intihar ile 30 yıl süren bir intihar arasında sadece zaman farkı vardır. Her sigara, zahiren kişinin ömründen bir parça alır, sağlığını ve bedenini tahrip eder. İntihar büyük bir günahsa, sigara da bu günahın bir türüdür. “Ey iman edenler! Eğer Allah'tan sakınırsanız size hak ile batılı ayırmayı verir ve sizin günahlarınızı bağışlar. Ve Allah büyük lutuf sahibidir.” (Enfâl Suresi 29) Sigara tiryakiliği, akıl ve feraseti zayıflatır. Düzenli olarak haram işleyen birinin kalbi kararmaya başlar. Bu kararma, insanın olayları vahye uygun değerlendirme yetisini kaybetmesine neden olur. Sigara tiryakisi, bu manevi çöküşün farkında bile değildir. Kalbi katılaşmış, günaha karşı duyarsızlaşmıştır. Bu duyarsızlık, diğer haramlara kapı aralar; sigara, kumar, alkol ve zinayı beraberinde getirebilir. Said Nursi’nin sözleriyle, “Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var.” Sigara, sadece bir alışkanlık değil, kişinin iman nurunu söndüren bir araçtır. Şeytan, tiryakiyi bu noktada bırakmaz; iman nurunu tamamen yok edene kadar peşini bırakmaz. “Onların dünya hayatında çabaları boşa gider. Ve onlar kendilerinin iyi işler yaptıklarını sanırlar.” (Kehf Suresi 104) Sigara tiryakisi, işlediği günahı küçümseyerek Allah’tan uzaklaşır. Bu uzaklaşma, ibadetlerini aksatmasına, manevi derecesinin düşmesine yol açar. Haram işlemek, kalbin kararmasına ve imanın zayıflamasına neden olur. Mümin, bir günah üzerinde tiryaki olamaz. Eğer oluyorsa, imanını sorgulamalıdır. “Daha sonra bunun ardından kalpleriniz karşılaştı taş gibi hatta daha katı çünkü öyle taş var ki içinden ırmaklar fışkırır ve şüphesiz öylesi de var ki çatlayıverir de ondan su çıkar ve şüphesiz öylesi de var ki Allah korkusundan aşağı yuvarlanır ve Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Bakara Suresi 74) Sigara sadece sağlığınıza zarar vermekle kalmaz, imanınıza ve manevi hayatınıza da büyük zararlar verir. Sigara içiyorsanız, derhal bırakın ve Rabbimize dönün. Tevbe ederek Allah’tan yardım dileyin. Unutmayın, her günah bir adımla başlar ve bir günah diğerini doğurur. Allah’tan korkan ve takva sahibi olan bir mümin, haramlardan uzak durarak doğru yolda kalır. “Ey iman edenler! Allah'a takva gösterin ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe Suresi 119) Allah hepimizi şeytanın adımlarından korusun.
İslam'ın öğretilerinde yer alan ve halk arasında yaygın olarak bilinen "Sırat Köprüsü", aslında Kuran'da yer almayan bir kavramdır. Bu konu, özellikle son yıllarda akıl ve mantık dışı birçok hurafenin dinin içine dahil edilmesiyle daha çok dikkat çekmiştir. Gerçekten de Sırat Köprüsü, tarihsel olarak mitolojilerde yer bulmuş bir kavram olup, Kuran'ın temel öğretilerine aykırıdır. Sırat Köprüsü, kökeni itibarıyla çok eski mitolojilerde yer bulan bir kavramdır. Özellikle Sümer mitolojisinde, ölümden sonra ruhların geçmesi gereken bir nehir olan Hubur Nehri’nden bahsedilir. Ruhlar, bu nehri geçerek ölüler diyarına (Kur) ulaşırlar. Benzer bir kavram, Zerdüştlükte “Çinvat Köprüsü” olarak karşımıza çıkar. Zerdüştlükte ruhlar, burada yargılanır ve iyi ruhlar köprüyü geçerek cennete, kötü ruhlar ise cehenneme düşer. İskandinav mitolojisinde ise, Asgard ve Midgard arasında yer alan ve gökkuşağından yapılan Bifröst Köprüsü, tanrıların geçtiği bir köprü olarak önemli bir mitolojik unsur haline gelmiştir. Hinduizm’de ise, Vaitarna Nehri’ni geçmek, günahkâr ruhların büyük zorluklar çektiği bir sınav olarak betimlenir. Bu köprüler, farklı inanç sistemlerinde ölümden sonraki yolculuğu simgeler. İslam’da Sırat Köprüsü’nün varlığına dair herhangi bir açıklama bulunmamaktadır. Kuran’ın öğretilerine göre, insanlar ya cennetliktir ya da cehennemliktir. Bunun dışında bir yer yoktur ve ahiret hayatında bir köprü geçişi gibi bir kavram söz konusu değildir. Kuran'da bu konuda açık bir şekilde belirtilmiş olan ayet vardır. Bakara Suresi, insanların Allah’ın indirdiği öğretilere uymamaları ve babalarının izinden gitme konusunda ısrar etmelerini eleştirir: "Onlara Allah'ın indirdiği şeye uyun dendiği zaman hayır biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız derler. Onların babaları bir şey düşünmeyen hatta doğru yolu bulamayan idilerse." (Bakara, 170) Bu ayet, insanın doğru yolu bulmak için yalnızca Kuran’a uyması gerektiğini vurgulamaktadır. Zümer Suresi’nde de, cehennem ve cennet ehlinin farklı kapılardan gireceği belirtilir. Cehennem ehli bölük bölük cehenneme sürülürken, cennet ehli de aynı şekilde cennete gireceklerdir. Burada herhangi bir köprüden geçmek veya düşmek söz konusu değildir: >"Ve inkâr edenler bölük bölük cehenneme sürülürler nihayet oraya geldikleri zaman kapıları açılır ve onun bekçileri onlara aranızdan size Rabbinizin ayetlerini okuyan ve sizi bu gününüze kavuşacağınızla uyaran Resuller gelmedi mi? derler. Evet ama kâfirler üzerine azap sözü hak olmuştur derler. içinde ebedi kalmak üzere cehennemin kapılarından girin denilir. Kibirlenenlerin durumu ne kötüdür. Rablerine karşı takva sahibi kimseler bölük bölük cennete sevk edilirler. Nihayet geldikleri zaman onun kapıları açılır ve onun muhafızları onlara selam size iyi oldunuz ebedi kalmak üzere girin derler. " (Zümer Suresi 71, 72, 73. ayetler) Ayrıca Araf Suresi’nde de, cehennemlik ve cennetlikler arasında bir perde olduğu ve orada bekleyenlerin cennetliklere selam verdikleri belirtilmektedir: >"İki taraf arasında perde vardır. Ve yüksek yerin üzerinde hepsini simasıyla tanıyan erkekler vardır. Ve cennet halkına selam üzerinize olsun diye seslendiler. Onlar girmemiş arzulamaktadırlar. Ateş halkı tarafına gözleri çevrildiği zaman Efendimiz bizi zalim toplulukla bulundurma dediler."(Araf suresi 46, 47. ayetler) Bu ayetler, Sırat Köprüsü gibi bir kavramın olmadığını, insanların ya cennetlik ya da cehennemlik olduklarını açıkça belirtmektedir. "A'râf" (الأعراف), Arapça'da ‘urf’ (عُرْف) kökünden gelir. Bu kök, “bilmek, tanımak” anlamlarına gelen ‘arafa – يعرف fiiliyle de ilişkilidir. Ayrıca:
‘Urf’: Tepe, yükseklik, dalga tepesi, horozun ibiği gibi çıkıntılı yer anlamına gelir.
‘A’râf’: Bu kökün çoğuludur ve yüksek yerler, tepeler, sınır/seçici alanlar gibi anlamlara gelir.
Klasik anlamı iki alanı ayıran yükseklik – özellikle cennet ve cehennem arasında bir “ayrım çizgisi” veya “yüksek bir yer” anlamında kullanılır. Kur’an’da geçen “A’râf” kavramı ilk anlamıyla yüksek yer iken, zamanla tefsirlerde ve halk arasında bu yerin:
Bir ara bölge,
Kıyamette hesaba çekilmeyi bekleyenlerin yeri,
"Hüküm yalnız Allah'ındır" (Yusuf 12:40, 67) ilkesi, Kur'an'ın siyasal otoriteye dair en temel vurgularından biridir. Bu ilke, mutlak hakimiyetin ve nihai yargının yalnızca Allah'a ait olduğunu hatırlatır. Ancak tarihsel süreçte bu ilke, paradoks bir biçimde, iktidarını Allah adına meşrulaştıran insanların elinde bir araç haline gelmiştir. "Allah adına hükmetme" iddiası, tarih boyunca sayısız zulme, tahakkümü meşrulaştırmaya ve fitneye zemin hazırlamıştır.
Şeytanın Yöntemi: Doğrudan İnkâr Değil, Araçsallaştırma
Kur'an'da şeytanın insanı saptırma yöntemi dikkatle incelendiğinde, doğrudan inkâra çağırma stratejisinden ziyade daha sinsi bir yol izlediği görülür. İblis'in ilk isyanı bile, açık bir ret değil, kendini "daha hayırlı" görme kibrinden kaynaklanmıştır: "Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten, onu kilden yarattın" (A'raf 7:12).
Şeytanın temel silahları şunlardır:
Kibir ve üstünlük iddiası: Kendini başkalarından daha değerli görme ve bu temelde ayrıcalık talep etme.
Rekabet ve hırs: Daha fazla güç, zenginlik ve statü elde etme tutkusu.
Şizofreni, insan ruh sağlığı alanında en karmaşık ve zorlu hastalıklardan biridir. Kişinin düşünce, algı, duygu, davranış ve gerçeklik ile ilişkisinde köklü bozulmalara yol açan bu kronik psikiyatrik bozukluk, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde derin etkiler oluşturur. Genellikle yaşamın en produktif dönemlerinde ortaya çıkan bu hastalık, sadece bireyi değil, aynı zamanda ailesini ve yakın çevresini de derinden etkiler.
Şizofreninin Temel Özellikleri
Tanım ve Başlangıç
Şizofreni, genellikle genç erişkinlik döneminde (15-30 yaş arası) başlayan ve yaşam boyu devam edebilen ciddi bir ruhsal hastalıktır. Hastalık, sanrılar, halüsinasyonlar ve düzensiz düşünme gibi karakteristik belirtilerle kendini gösterir. Önemli bir nokta, şizofreninin halk arasında yaygın olarak yanlış anlaşılan "bölünmüş kişilik" durumu olmadığıdır. Bu hastalık, birden fazla kişiliğe sahip olma değil, düşünce ve gerçeklik algısındaki bozulmalarla ilgilidir.
Semptom Grupları
Pozitif Belirtiler
Toplumların bireyler üzerindeki etkisi yadsınamaz. Anne, baba, öğretmen gibi figürler çocuğun kişiliğinde önemli roller oynar. Ancak bu durum, bireyin kişiliğini mutlak biçimde belirlemez. Zalim bir çevrede doğmuş, sevgisiz büyümüş bir kişi dahi iyi bir insan olabilir. Buradaki en temel farkı oluşturan unsur, bireyin düşünme ve sorgulama becerisi kazanmasıdır. İnsan, koşulların tutsağı değil aklını kullanma yetisinin bir sonucudur. Bu yüzden terbiyeden önce sorgulama gelir. Toplum olarak sıklıkla yaşadığımız sorunlardan biri, sorumluluğu sadece anneye yüklemek gibi dar ve indirgemeci bir bakış açısıdır. Oysa bireyin şekillenmesinde sadece anne değil, baba da, öğretmen de, sosyal çevre de etkili olabilir. Ancak tüm bu etkenler bir yana, bireyin kendi içsel iradesini kullanması, düşünmesi ve sorgulaması nihai belirleyici unsurdur. Gerçek ahlaki davranış, dışsal kurallara körü körüne uymaktan değil, o kuralların anlamını kavrayıp içselleştirmekten doğar. Ne var ki, ülkemizde sorgulayan bireyler genellikle kıymet görmemekte, aksine dışlanmakta ve linç edilmektedir. Düşünmek, sorgulamak, "farklı olmak" neredeyse bir suç gibi algılanmakta bireyler “bizim gibi düşün, bizim gibi yaşa” baskısıyla kalıba sokulmaya çalışılmaktadır. Oysa asıl değer, bireyin kendi aklıyla hakikate ulaşabilme gücüdür. Taklitçiliğe dayalı bir toplum, yalnızca itaatkâr bireyler üretir fakat bu bireyler ne kendilerine ne başkalarına faydalı olabilir. Bilakis, düşünmeden hareket eden insanlar farkında olmadan zarar vermeye devam eder. Sorgulamanın önemi burada bir kez daha ortaya çıkar. Bir kişiye sorgulamayı, eleştirel düşünmeyi, aklını kullanmayı öğretirseniz o kişi karanlık bir ortamda bile yolunu bulabilir. Taklitçilikten uzak duran bir birey, dış baskılara rağmen vicdanının sesini dinlemeyi başarabilir. Bu da insanın inanılmaz direncini ve bağımsız düşüncenin dönüştürücü gücünü gözler önüne serer. Eğitim sistemimizin ve toplumsal yapımızın temel amacı, sorgulamayan itaatkâr bireyler değil düşünen, analiz eden, soru soran ve kendi kararlarını verebilen ahlaklı bireyler yetiştirmek olmalıdır. Aksi takdirde öğretilen hiçbir değer, içselleştirilmeyen birer slogan olmaktan öteye geçemez. Bu nedenle, terbiyeden önce sorgulama gelir. Çünkü ancak düşünen insan, gerçekten terbiye edilmiş insandır. Sonuç olarak, bireyin içinde bulunduğu koşullar ne kadar zor olursa olsun eğer ona düşünme, sorgulama ve aklını kullanma yetisi kazandırılırsa o kişi doğruyu kendi başına bulabilir. Oysa bu yetilerden yoksun bırakılmış bir kişi, en iyi niyetlerle eğitilse dahi, körü körüne taklit ettiği kalıplar yüzünden insanlara zarar vermeye devam eder. İşte bu yüzden, sorgulayan bireyler toplumun temel taşıdır onları bastırmak değil, yüceltmek gerekir.
Sosyal Hizmet bölümü, toplumun dezavantajlı kesimlerine yönelik koruyucu, önleyici ve iyileştirici hizmetlerin planlanıp uygulanmasını sağlayan profesyonel sosyal hizmet uzmanları yetiştirmeyi hedefler. Dört yıllık lisans programı boyunca öğrenciler, insan hakları, sosyal adalet ve eşitlik ilkeleri ekseninde bir bakış açısı geliştirirler. Amaç, bireylerin ve grupların yaşam kalitesini artırmak ve toplumsal refahı güçlendirmektir.
Sosyal hizmet uzmanları, geniş bir yelpazede görev alabilirler:
- Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı: Yoksulluk, yaşlılık, engellilik gibi durumlara yönelik hizmetler.
- Belediyeler: Sosyal hizmet merkezleri, engelli hizmetleri.
- Hastaneler: Medikal sosyal hizmet birimleri.
- Adliyeler: Çocuk izleme merkezleri, denetimli serbestlik birimleri.
İnsanlık tarihi boyunca medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü, su kaynaklarıyla olan ilişkilerinin doğrudan bir yansıması olmuştur. Mezopotamya'dan Maya uygarlığına, İndus Vadisi'nden Orta Asya İpek Yolu kentlerine kadar sayısız toplum, su döngüsünün farklı evrelerinde benzer kaderleri paylaşmıştır. Bugün yaşadığımız küresel su krizi, aslında yeni bir olgu değil; döngüsel bir yasanın tekrarıdır.
Su Döngüsünün Üç Temel Evresi
Minimum Evre: Başlangıç ve Potansiyel
Minimum evre, bir bölgenin veya toplumun su kaynaklarıyla ilişkisinin ilk aşamasını temsil eder. Bu evrede su miktarı sınırlı veya erişim zordur, ancak paradoks şu ki, tüketim de düşük olduğu için sistem doğal dengede bulunur. Yeni yerleşimler henüz küçüktür, nüfus baskısı oluşmamıştır ve insan faaliyetleri doğal su döngüsünü tehdit etmeyecek ölçektedir. Tarihsel örneklere bakıldığında, göçebe toplulukların yerleşik hayata geçiş sürecinde yaşadıkları bu evre, zorluklar içerse de sürdürülebilir bir yaşam modeli sunar. Neolitik Çağ'da Anadolu'da kurulan ilk köyler, sınırlı su kaynaklarını dikkatli kullanmak zorunda kaldıkları için, binlerce yıl varlıklarını sürdürebilmiştir. Su azlığı, aynı zamanda bir koruma mekanizması işlevi görmüştür; aşırı tüketime ve israfın normalizasyonuna izin vermemiştir. Modern dönemde ise minimum evre, genellikle iklim değişikliği veya insan kaynaklı çevresel bozulma sonrasında yaşanan yeniden başlangıç dönemlerinde görülür. Kuraklık sonrası toparlanma, baraj inşası öncesi dönem veya yeni açılan tarım alanlarının ilk yılları bu evreye örnek verilebilir.
Optimum Evre: Altın Çağ ve Hassas Denge
Optimum evre, toplumların "bolluk" olarak tanımladığı, ancak aslında kırılgan bir denge üzerine kurulu olan dönemdir. Bu aşamada yağış ile tüketim arasında hassas bir uyum vardır; yeraltı ve yüzey suları sağlıklı seviyelerini korur, tarımsal üretim ile kentsel ihtiyaçlar arasında çatışma oluşmaz ve ekosistem bütünlüğü korunur. Tarihin en parlak medeniyetleri, genellikle bu optimum evrede şekillenmiştir. Antik Mısır'ın Nil taşkınlarıyla kurduğu uyum, Osmanlı İstanbul'unun su yönetim sistemi veya Endülüs Emevi Devleti'nin sulama kanalları, bu dengenin başarılı örnekleridir. Bu dönemlerde su sadece bir kaynak değil, aynı zamanda kültürün, mimarinin ve toplumsal örgütlenmenin merkezinde yer alan bir değer olarak görülmüştür. Ancak optimum evrenin en büyük tehlikesi, bolluk yanılsamasıdır. İnsanlar sistemin sınırlarını unutur, suya sonsuz bir kaynak gibi davranmaya başlarlar. Nüfus artışı hızlanır, tarım alanları genişler, sanayileşme başlar ve tüketim kalıpları değişir. Bu aşamada alınan her karar, gelecekteki dengeyi doğrudan etkiler. Maalesef, optimum evredeki toplumlar nadiren bu hassas dengenin farkına varır ve tedbir almakta geç kalırlar.
İslam düşüncesinde Allah, mutlak birliğe sahip, yüce ve aşkın bir varlık olarak tanımlanır. Kur’ân, Allah’ın isimlerini, sıfatlarını ve tevhid inancını açıkça ortaya koyarken, Allah'ı tanımlamak için kullanılan kelimelerin anlamı da zamanla tartışmalara konu olmuştur. Bu bağlamda Türkçede sıklıkla kullanılan “Tanrı” kelimesi, bazı kesimlerce dinî açıdan uygun görülmemektedir. Ancak bu yaklaşım, Kur’ân’ın diline ve mesajına dair hatalı bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. Türkçedeki “Tanrı” kelimesi, Arapçadaki “ilâh” (إله) kelimesinin anlamını karşılar. “İlâh” kelimesi, genel anlamda tapınılan varlık, tanrı ya da mabut demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah için kullanılan birçok isimden biri olan “ilâh”, özellikle tevhid mesajını vurgulayan ayetlerde geçmektedir. Bunlardan biri, Bakara Suresi 163. ayetidir: > “Tanrınız bir tek Tanrı’dır. O’ndan başka tanrı yoktur. O Rahman’dır, O Rahim’dir.”(Bakara 2/163) Bu ayette, “ilâh” kelimesi Allah için kullanılmakta ve tevhid inancının altı çizilmektedir. Ayetin Türkçeye “Tanrı” olarak çevrilmesi, “ilâh” kelimesinin karşılığı olması bakımından doğru ve anlamlıdır. Eğer “Tanrı” kelimesi dinî açıdan yanlış veya sakıncalı olsaydı, Allah kendisi için “ilâh” ismini kullanmazdı. Nitekim Kur’ân’da geçen “ilâh” kelimesi, doğru anlamda kullanıldığında Allah’ı ifade eder. Kur’ân, Allah’a farklı isimlerle seslenilebileceğini ve bu isimlerin O’na ait olduğunu belirtir. İsra Suresi 110. ayet şöyle der: > “De ki: Allah deyin ya da Rahman deyin; hangisini derseniz, en güzel isimler O’na aittir.”(İsra 17/110) Bu ayet, Allah’ın tek bir özel isimle sınırlanmadığını, ancak O’na ait olan isimlerin hepsinin güzel olduğunu gösterir. Dolayısıyla bir kişi, Allah’a "Tanrı", "Rab", "Rahman", "Huda" gibi farklı adlarla seslenebilir. Önemli olan, bu isimlerin hangi varlığı işaret ettiğidir. Eğer bu kelimelerle Allah kastediliyorsa, bu kullanım doğrudur. Arap dilbilimcilerine göre “Allah” kelimesinin iki temel köken açıklaması vardır:
1. “El-ilâh” (الإله) formundan türemiştir. Burada “el” belirli tanım edatıdır, “ilâh” ise tanrı anlamındadır. “El-ilâh” ifadesi zamanla fonetik olarak “Allah” biçimine dönüşmüştür. Bu, “tek ve gerçek Tanrı” anlamına gelir.
2. “A-L-H” (أله) fiil kökünden gelir. Bu kök, “tapmak”, “yönelmek”, “sığınmak” gibi anlamlar taşır. Dolayısıyla “Allah”, tapınılan ve kendisine yönelinen yüce varlık anlamındadır.
Bu açıklamalar, “Allah” kelimesinin hem dilsel hem de dinî yönden özel ve yüce bir anlam taşıdığını gösterir. Ancak bu, diğer dillerde Allah’ı ifade eden kelimelerin yanlış olduğu anlamına gelmez. Nebimiz Muhammed dışındaki nebiler Arapça konuşmamışlardır. Bu nedenle nebilerin kavimlerine kendi dillerinde hitap ettikleri açıktır (bkz. İbrahim 14/4). Dolayısıyla İbranice “Elohim”, Süryanice “Alaha”, Aramice “Elah”, Türkçede “Tanrı”, Malayca “Tuhan”, Urduca “Khuda” gibi kelimeler de aynı yüce varlığı ifade etmek için kullanılmıştır. Örneğin, Yeşeya 43:10 ayetinde şu ifade yer alır: > “Benden önce bir Tanrı olmadı, Benden sonra da olmayacak.” Bu ifade, Tanrı’nın tek olduğunu vurgular ve çoktanrıcılıkla ilişkili bir anlam taşımaz. Buradan da anlaşılacağı üzere, "Tanrı" kelimesi tek bir ilahı ifade ettiğinde, çoktanrıcılığı çağrıştırmaz. Müşrik Araplar da “Allah” ismini kullanıyorlardı. Onlar Allah’ı evrenin yaratıcısı olarak tanımalarına rağmen, O’na ortaklar koşarak şirk koşuyorlardı (bkz. Zümer 39/38). Bu da gösteriyor ki “Allah” ismi tek başına tevhid anlamını garanti etmez; önemli olan içeriğin, anlamın ve niyetin doğru olmasıdır. Bugün de bir kişi “Allah” dese dahi eğer şirk koşuyorsa bu kelime onu kurtarmaz; aynı şekilde bir kişi “Tanrı” dese de eğer kastedilen yegâne gerçek varlıksa, bu doğru bir hitaptır. Bazı kişiler “Tanrı” kelimesinin çoktanrıcılığı çağrıştırdığını iddia ederek bu kelimenin kullanılmasına karşı çıkarlar. Oysa bu yaklaşım, hem Türkçeye hem de Kur’ân’ın kavram sistemine aykırıdır. Kur’ân’da “ilâh” kelimesi genel anlamda kullanılırken, “tek ilâh” vurgusu özellikle yapılır. Yani Kur’ân’da da “tanrı” kelimesi tevhid vurgusuyla birlikte anlam kazanır. “Tanrınız bir tek Tanrıdır” (Bakara 2/163) ifadesi bu anlamı açıkça ortaya koyar. Kur’ân’da Allah için kullanılan “ilâh” kelimesi, Türkçede “Tanrı” karşılığına sahiptir ve bu anlamıyla kullanıldığında dinî açıdan hiçbir sakınca içermez. Önemli olan kelimenin kime yönelik kullanıldığıdır. Allah’ın isimlerinden biri olan “ilâh” kelimesi Kur’ân’da Allah için kullanılmış ve bunun çevirisi “Tanrı”dır. İsra Suresi 110. ayet de, Allah’a hangi güzel isimle hitap edilirse edilsin bunun makbul olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla “Tanrı” kelimesiyle Allah’ı kastetmek hem anlam bakımından doğrudur hem de Kur’ân’a uygundur. Bu konuda yapılan itirazlar çoğunlukla bilgisizlikten veya yerleşik kültürel önyargılardan kaynaklanmaktadır. Kur’ân’ın açık ve evrensel mesajı, bu tür kısıtlamaların değil, hakikatin anlaşılmasının esas olduğunu göstermektedir.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!