Kur'an'da nesih ve mensuh kavramları, birçok kişi tarafından sıklıkla tartışılan bir konu olmuştur. "Nesh" kelimesi Arapçadaki anlamıyla "silme" ya da "ortadan kaldırma" olarak tanımlanırken, "mensuh" kelimesi de "silinen" ya da "ortadan kalkan" anlamına gelmektedir. Ancak, Kur'an'da nesh edilen ayetler olduğu iddiası, dikkatli bir şekilde ele alınması gereken bir meseledir. Bakara Sûresi 106. ayeti, nesih ve mensuh iddialarının en sık dayandırıldığı ayetlerden biridir. Ayet şöyle der: >" Biz ayeti kaldırır ya da unutturursak ondan daha iyisini ya da benzerini getiririz. Bilmez misin? Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter." (Bakara 106) Bu ayet, bazılarına göre Kur'an’daki ayetlerin birbiriyle çeliştiği ve eski hükümlerinin kaldırıldığı anlamına gelmektedir. Ancak ayette geçen "ayet" kelimesinin ne anlama geldiğini doğru anlamak önemlidir. Kur'an'daki "ayet" kelimesi sadece "Kur'an ayeti" olarak anlaşılmamalıdır; aynı zamanda "mucize", "delil", "işaret", "sistem", "risalet", "hüccet", "belge", "mesaj" gibi anlamları da vardır. Kur'an'da tekil olarak ayet geçmesi durumunda bu mutlaka "hüccet", "belge", "mesaj", "mucize", "delil", "işaret", "sistem", "risalet" gibi anlamlara gelir. Bu bağlamda, Bakara 106. ayetindeki "ayet", Allah’ın kudretini ve her şeyi bilen bilgisini işaret eden deliller, mucizeler, işaretler olarak veya risalet olarak anlaşılmalıdır. Bir başka önemli husus, ayette "hüküm" kelimesinin geçmemesidir. Bazı meal çevirilerinde bu kelime eklenmiş olsa da, ayetin bağlamına bakıldığında "hükmün kalkması" veya "neshedilmesi" anlamına gelmediği görülür. Bu yüzden bu ayeti, bir mucizenin, delilin veya risaletin unutulması veya kaldırılması olarak yorumlamak daha doğru olacaktır. Kur'an, kendisini koruyan bir kitaptır. Hicr Sûresi 8. ayeti, bu gerçeği şu şekilde vurgular: >"Şüphesiz Zikr'i biz indirdik ve şüphesiz onun koruyucuları biziz." (Hicr 8) Bu ayet, Kur'an'ın korunacağına dair Allah’ın vaadini içerir. Eğer bir ayet unutulmuş veya neshedilmiş olsaydı, bu, Kur'an'ın korunamayacağı anlamına gelirdi ki bu, Allah’ın vaadiyle çelişir. Bu nedenle, Bakara Sûresi 106. ayetindeki "unutma" fiili, bir ayetin unutulması anlamına gelmez. Aksine, burada söz konusu olan, insanın unutma durumudur ve bu durumun Kur'an'ın korunmasıyla çelişmediği görülmektedir. Kur'an'daki bazı ayetlerin birbiriyle çeliştiği veya birinin diğerini neshettiği iddiaları da bulunmaktadır. Örneğin, "hamr" (örten) ile ilgili olan ayetler arasında bir nesh söz konusu olduğu söylenir. Ancak, bu iddialar doğru değildir.
1. "Hamr" İddiası:
Bakara 219: Aklı örtenin günahının, faydasından daha fazla olduğu belirtilir. Bu ayet bazı meallerde şarap diye çevrilir. Ancak bu muhtemelen eski bir kullanım gereği alınmış zamanla sadece şarabı kast eder bir şekilde alınmıştır. Eskiden her türlü içecek, içki" manasında kullanılırdı. Hatta 1069 yılına tarihlenen Kutadgu Bilig'de tüm içkileri ifade eder biçimde kullanılmış 1303'e tarihlenen Codex Cumanicus adlı eserde şaraba indirgenmiştir. Asıl anlamı alındığı zaman aklı örtenler uyuşturucu, içki ve sigarada oldukları zaman bu daha doğru bir anlam olur. Aklı örten herhangi bir madde, bireylerin düşünme ve karar verme yeteneklerini olumsuz etkileyebilecek her türlü uyuşturucu ve alkolü kapsar. Bu bağlamda, İslam'da aklı örten maddelerin haram olduğu, bireyin sağlıklı düşünme ve kararlar alma yetisinin korunması gerektiği vurgulanmaktadır.
Nisa 43: Sarhoşken namaz kılmamak gerektiği ifade edilir.
Maide 90: Aklı örten, şeytan işi bir pislik olarak tanımlanır ve Müslümanların bundan kaçınması gerektiği vurgulanır.
Bu ayetler arasında çelişki bulunmamaktadır. Aklı örtenlerde, fiziksel olarak bazı faydalar sağlayabilir, ancak sosyal ve ahlaki zararları çok daha fazladır. Ayrıca, sarhoşken namaz kılmanın yasaklanması, sarhoş olmanın namaza engel teşkil ettiği bir durumu ifade eder. Bu durumların hiçbiri, nesih veya mensuh değil, birbirini tamamlayan açıklamalardır.
Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılması ve çevrilmesi hem dilsel hem de bağlamsal analizleri gerektirir. Bu bağlamda Muhammed Sûresi 4. ayetinde geçen "rikab" kelimesinin çevirisi tarih boyunca farklı yorumlara yol açmıştır. Genel olarak birçok çeviride bu kelime “boyun” olarak çevrilmiş ve ayetin ilgili kısmı “boyunlarını vurun” şeklinde aktarılmıştır. Ancak, bu çeviri hem dilbilimsel hem de bağlamsal olarak tartışmalıdır. "Rikab" kelimesi Arapça'da RKB kökünden türemektedir. Bu kök genellikle “gözetim”, “denetleme” ve “koruma” anlamlarıyla ilişkilidir. Allah’ın isimlerinden biri olan "Er-Rakib" Allah’ın kullarını sürekli gözetleyen ve kontrol eden sıfatını ifade eder. Bu isimde “boyun vurmak” gibi bir anlam bulunmamaktadır.
Kur’an’da "RKB" kökünden türeyen diğer kelimelerin geçtiği yerler de bu anlamı destekler niteliktedir:
Kasas Sûresi 18. Ayet: “Şehirde korkmuş bir şekilde gözetleyerek sabahladı...”
Kasas Sûresi 21. Ayet: “Oradan korka korka gözetleyerek çıktı...”
Bu iki örnek "rikab" kelimesinin “boyun” değil, “gözetleme” anlamıyla daha uyumlu olduğunu göstermektedir. Ayrıca Arapça’da “boyun” anlamı için kullanılan kelime "a’nâk"tır. Bu kelime Enfal Sûresi 12. ayetinde ve Şuara Sûresi 4. ayetinde “boyun” anlamında açıkça kullanılmıştır. Muhammed Sûresi 4. ayet, savaş sırasında izlenmesi gereken stratejilere dair bir rehber sunmaktadır. Geleneksel çevirilerde ayetin ilgili kısmı şöyle aktarılmıştır: > “Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Sonunda üstün geldiğinizde onları esir alın; onları ya karşılıksız veya fidye karşılığında salın. Savaş durumu kalkıncaya kadar bunu uygulayın.” Bu çeviride "boyunlarını vurun" ifadesi hem dilbilimsel hem de mantıksal olarak bazı sorunlar barındırmaktadır:
1. Mantıksal Sorun: Boyunlarını vurduktan sonra birini esir almak mümkün değildir. Ölü bir kişi esir alınamayacağı gibi ölen bir kişiyi daha sonra serbest bırakmakta imkânsızdır. Bu durum ayetin bağlamıyla çelişmektedir.
Kur’an merkezli bir İslam anlayışı, inanç ve uygulamaların sadece Allah’ın kitabına dayanması gerektiğini esas alır. Günümüzde ise Kur’an dışı birçok hurafe, dua ritüeli ve sözde şifa yöntemleri din kisvesi adı altında yayılmakta, halkın inançları istismar edilmektedir. Özellikle "şifa ayetleri", "kabul edilen dualar", "rızık için Esmaü’l-Hüsna okuma" gibi uygulamalar, Kur’an’ın özünden uzaklaştırılmış, dini sömürüler haline getirilmiştir. Kur’an’da geçen “şifa” ifadesi, bedensel değil, kalbî rahatsızlıkların tedavisine yöneliktir. Örneğin İsra Suresi 82. ayette şöyle buyrulur:
“Biz Kur’an’dan, inananlar için şifa ve rahmet olanı indiriyoruz.” (İsra 17:82)
Bu ayetteki “şifa”, kanser, migren, felç gibi hastalıklar için değil şirkten, hurafelerden, sapkın inançlardan arınma ve doğru yola erişme anlamındadır. Aynı mesaj Yunus Suresi 57. ayette de geçer:
“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, kalplerde olana bir şifa, inananlara bir hidayet ve rahmet geldi.” (Yunus 10:57)
Kur’an, fiziksel hastalıklar için bir tıp kitabı değildir insanın ruhunu eğiten ilahi bir rehberdir. Kur’an’da hiçbir ayette “şu ayeti oku, hastalığın geçsin” tarzı bir yönlendirme yoktur. Kur’an’da dua, bir temenni değil, bir kulluk göstergesidir. Dua etmek, tevekkül etmek demektir ancak tevekkül, tedbirin ve çalışmanın yerine geçmez. Örneğin Necm 53:39 ayetinde şöyle denir:
“İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm 53:39)
Kur’an-ı Kerim’in bilimsel verilerle çeliştiğini iddia eden bazı kişiler, özellikle tatlı ve tuzlu suyun karışmamasıyla ilgili ayetleri örnek göstererek İslam’ın hak din olamayacağını savunmaktadır. Ancak bu iddialar, ya konunun bilimsel arka planına dair eksik bilgiye ya da Kur’an’daki ifadelerin bağlamının anlaşılmamasına dayanmaktadır. Aksine, Kur’an’da bahsedilen bu durum, modern oşinografi ve hidrografi bilimleriyle son derece uyumludur. Söz konusu ayetlerde dikkat çekilen durum, tatlı ve tuzlu suların doğal olarak bir araya geldikleri halde, tamamen birbirlerine karışmamalarıdır. Bu durum, günümüz biliminde de gözlemlenebilen bir olgudur. Modern bilim, tatlı ve tuzlu suyun bir araya geldiği bazı bölgelerde, fiziksel ve kimyasal sebeplerden dolayı bu iki suyun tamamen karışmadığını ortaya koymuştur. Bu durum genellikle "haloklin" (tuzluluk tabakası) veya "halofit" (tuzlu ve tatlı su ekosistemleri) bölgelerinde gözlemlenir.
Bu durumun en bilinen örnekleri şunlardır:
1. Atlas Okyanusu ile Cebelitarık Boğazı’nın birleşim noktası: Burada Akdeniz’den gelen daha tuzlu ve yoğun su, Atlantik’in daha az tuzlu suyu ile tamamen karışmaz. Sular, belirli bir sınır boyunca yan yana akar.
2. Amazon Nehri’nin Atlas Okyanusu ile birleştiği yer: Tatlı suyun yoğunluğu tuzlu sudan daha azdır. Bu nedenle Amazon’un devasa debisiyle taşıdığı tatlı su, okyanusun yüzeyine yayılır ve kilometrelerce alanda tuzlu suya karışmadan akar.
3. Nil Nehri Deltası ile Akdeniz: Burada da benzer bir şekilde yoğunluk ve sıcaklık farkı ile akıntı yönlerinin etkisiyle karışma sınırlı gerçekleşir.
4. Körfezler ve haliçler: Gelgitin az olduğu bölgelerde tatlı ve tuzlu su uzun süre karışmadan kalabilir. İki farklı tabaka gözlemlenebilir; üstte tatlı su, altta tuzlu su.
Kur'an, insanları doğru yola yönlendirmek amacıyla birçok öğüt ve hikaye sunar. Bu hikayeler, aynı zamanda günümüzün sosyal ve ahlaki sorunlarına dair önemli mesajlar içerir. Tecavüz ve tecavüze teşebbüs gibi suçlar, özellikle toplumda büyük bir hassasiyetle ele alınması gereken konulardır. Bu bağlamda, Yusuf Suresi'ndeki kıssa, tecavüz ve tecavüze teşebbüs suçlarının hukuki ve ahlaki boyutlarına dair önemli dersler sunmaktadır. Yusuf Suresi, Yusuf'un Mısır'da azizin karısı tarafından cinsel saldırıya uğramaya çalışıldığı ve bunun sonucunda ortaya çıkan olayları anlatan önemli bir kıssadır. Yusuf’un, azizin karısının tecavüz girişiminden kaçması ve bunun sonucunda yaşananlar, hem ahlaki hem de hukuki açıdan önemli dersler içerir. Kur'an, bu olayda sadece suçun nasıl işlenmeye çalışıldığını değil, aynı zamanda bu suçun teşebbüs aşamasında bile ciddi sonuçlar doğurabileceğini belirtmektedir.>"Evinde kaldığı kadın onu arzuladı. Ve kapıları kilitledi. Ve sen gelsene dedi. Allah'a sığınırım. Şüphesiz o efendimdir. Bana güzel baktı. Şüphesiz o zalimler iflah olmaz dedi." (Yusuf Suresi, 23. Ayet) Bu ayet, Yusuf'un kadının cinsel isteğine karşı durduğu ve bu tecavüze karşı Allah'a sığındığını açıkça belirtmektedir. Burada, kadının, Yusuf'u cinsel birlikteliğe zorlamak amacıyla kapıları kapatarak onu tuzağa düşürme çabası dikkat çekicidir. Yusuf’un karşı koyması ve Allah’a sığınması, onun ahlaki duruşunu ve doğruyu savunma çabasını simgeler. Kadın ise Yusuf'u zorla bu ilişkiye çekmeye çalışmıştır, ancak Yusuf bu tecavüz girişiminden kaçmıştır. >"Şüphesiz ki o onu arzu etmişti. Eğer Rabbinin delilini görmeseydi o da onu arzulamıştı. Böylece ondan kötülüğü ve fuhşu çevirdik. Şüphesiz o ihlaslı kullarımızdandı." (Yusuf Suresi 24. ayet) Bu ayette kadının arzusunu ifade ederken, aynı zamanda kadının cinsel saldırı amacı güttüğü anlaşılmaktadır. Bu tür durumlarda, cinsel birlikteliği zorla gerçekleştirme çabası, tecavüze teşebbüs suçunu oluşturan bir hareket olarak değerlendirilebilir. Tecavüz ve tecavüze teşebbüs arasındaki fark, hukuki açıdan büyük önem taşır. Kur'an, tecavüze teşebbüsün de ciddi bir suç olduğuna işaret eder. Yusuf Suresi'ndeki olayda, kadın Yusuf'a tecavüze teşebbüs ettikten sonra, olayın ortaya çıkmasıyla birlikte suçlamalar gündeme gelir. >"Ve kapıya koştular kadın onun gömleğini arkasından yırttı. Ve kapının yanında onun efendisine rastladılar senin ailene kötülük isteyen kimsenin cezası hapse atılmaktan veya şiddetli bir azaptan başka nedir? dedi." (Yusuf Suresi, 25. Ayet) Bu ayet, kadının, suçlu olduğu durumu aklamaya çalıştığını ve Yusuf'u suçladığını gösterir. Kadının suçlaması, tecavüze teşebbüs suçunun gerçekleştiği izlenimi uyandırabilir. Ancak, bu durumun doğru olup olmadığını anlamak için kesin delillere ihtiyaç vardır. "Ve eğer gömleği arkadan yırtılmış ise kadın yalancıdır ve o doğrulardandır." (Yusuf Suresi, 27. Ayet) Yusuf Suresi’nin 27. ayeti, tecavüze teşebbüs durumlarında ispat zorluğuna dikkat çeker. Buradaki önemli nokta, Yusuf’un gömleğinin yırtılması durumunun, kadının yalan söylediğini ve suçlamasının gerçek dışı olduğunu gösterdiği yönüdür. Kur'an, tecavüz suçlarında ispatın ne denli önemli olduğunu vurgular. Bu, günümüz hukukunda da tecavüz suçlarının ispatının zorluğuna işaret etmektedir. Tecavüz suçları, özellikle kurbanın verdiği ifadeler ve delillerle kanıtlanabilmektedir. Yusuf kıssasında, kadının suçlamalarının gerçek olup olmadığı, fiziksel bir delil olan gömleğin yırtılmasıyla test edilmiştir. Bu, tecavüz ve tecavüze teşebbüs suçlarında önemli bir detaydır. Gömleğin yırtılması, Yusuf’un direncini ve kadının suçlamasının asılsız olduğunu gösteren bir delil olarak karşımıza çıkar. Tecavüze maruz kalanın, tecavüzcüye ait herhangi bir iz (tırnak parçası, kan örneği, saç, tecavüz sırasında giyilen giysi ve iç çamaşırları vb.) ayete göre önemli delil teşkil etmektedir. Kur'an'da, tecavüzün ve tecavüze teşebbüsün ispatı, somut delillere dayandırılmak zorundadır. Yusuf kıssasındaki gömlek yırtılma durumu, tecavüz ve tecavüze teşebbüs suçunun ispatlanmasında önemli bir kriter olarak ortaya çıkmaktadır. Kur'an’daki Yusuf kıssası, sadece bir ahlaki ders değil, aynı zamanda tecavüz ve tecavüze teşebbüs suçlarıyla ilgili önemli hukuki mesajlar içerir. Tecavüze teşebbüs, ciddi bir suç olarak kabul edilmekte ve bu tür suçlarda delillerin önemi vurgulanmaktadır. Yusuf’un Allah’a sığınarak bu kötü niyetli kadına karşı koyması, ahlaki ve hukuki açıdan doğru olanı savunmanın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Aynı zamanda, tecavüze teşebbüsün cezası, ispat zorlukları göz önünde bulundurularak dikkatle değerlendirilmeli ve toplumda bu tür suçların önüne geçmek için bilinçlendirici çalışmalar yapılmalıdır. Kur’an’daki Yusuf kıssası, sadece bir ahlaki öğreti değil aynı zamanda cinsel suçlara dair delil temelli yaklaşımıyla dikkat çekici bir örnektir. Özellikle 27. ayette geçen “Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalancıdır” ifadesi, olay yeri incelemesi ve adli tıp bulgularının delil teşkil edebileceğini Kur’an’ın 1400 yıl önce işaret ettiğini göstermektedir. Bu bağlamda günümüz adli tıp uygulamaları ve delillendirme teknikleriyle birlikte değerlendirildiğinde kıssanın içerdiği mesajlar daha da derinleşmektedir. Modern adli tıp, tecavüz ve cinsel saldırı suçlarının ispatında şu delil türlerini kullanır:
1. Fiziksel Deliller
Yırtılmış Giysiler: Yusuf’un gömleği gibi, saldırıya uğrayan kişinin veya saldırganın yırtılmış, kanlanmış veya vücutla mücadele izleri taşıyan giysileri, fiziksel direncin ve zorla temasın göstergesi olabilir.
Darp, sıyrık ve morluklar: Kurbanın vücudunda bulunan travmatik izler, fiziksel zorlamayı ve direnci belgeleyen önemli kanıtlardır.
Cinsel organlarda travma bulguları: Zorla cinsel birleşme girişiminde iç ve dış genital bölgelerde oluşabilecek yırtık, morarma, kanama gibi bulgular, tecavüzü teşhis etmekte kritik rol oynar.
2. Biyolojik Deliller
Kur’an, yalnızca harflerin doğru telaffuzuyla değil, aynı zamanda içeriğinin doğru bir şekilde anlaşılması ve hayata geçirilmesiyle de anlam kazanır. Tecvid, Kur’an’ı Arapça okurken harflerin doğru bir şekilde telaffuz edilmesi anlamına gelir. Ancak bir insan, harflerin hakkını vererek Kur’an okusa da, içeriğini anlamadan ve uygulamadan hayatına aktarmasa, Kur’an’ın gerçek manasını yaşamış sayılabilir mi? Kur’an’ın bizlere sunduğu öğretiler, sadece kelimelerinin doğru okunmasıyla sınırlı kalmaz; esas olan, o kelimelerin ruhunu ve anlamını anlayarak, ahlaki ve pratik yönlerini hayatımıza entegre etmektir. Kur’an, anlanmadan okunduğunda, birey için bir ritüelden öteye geçmez. Fakat anlamlı bir şekilde okunan ve hayatla buluşturulan bir Kur’an, insanı derinden etkiler. Zira Kur’an, sadece bir okuma eylemiyle sınırlı kalmaz; onun mesajı, insanı doğru yolda ilerlemeye yönlendiren bir rehberdir. Bir kimse Kur’an’ı Türkçe okur ve hükümlerini hayatına uygularsa, işte o zaman Kur’an’ın gerçek anlamını hayatına sokmuş olur. Allah, vahyini nebilerine, onların kavimlerinin dilleriyle göndermiştir. Bu, Allah’ın farklı dillerin yaratıcısı olduğu gerçeğiyle uyumludur; çünkü Allah, tüm dillerin sahibidir ve her dilin derinliğinde kendini tanıtır. Kur’an, bir öğüt olmanın ötesinde, insanlara doğru yolu gösteren bir rehberdir. “Peki hâlâ Kur'an'ı düşünmüyorlar mı. Yoksa kalplerin üzeri kilitli mi? ” (Muhammed Suresi 24. Ayet) şeklinde ifade edilen ayet, Kur’an’ı anlamadan okumanın eksikliğine dikkat çeker. İslam, sadece bir dil bilgisi değil, bu bilginin içeriğiyle hayata yansımasıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı, Süleymancılar ve diğer cemaatler, Kur’an kurslarında tecvid eğitimi verirken, doğru telaffuzun önemini vurgulamaktadırlar. Ancak bu eğitimlerin bir yansıması olarak, Kur’an’ı sadece telaffuz eden fakat anlamını hayata geçirmeyen bireyler, Kur’an’ın ruhunu tam anlamıyla kavrayamazlar. Hayatın gerçek anlamı, ancak Kur’an’ı anlamıyla hayata geçirebilmekle mümkündür. Allah, bizi yalnızca doğru telaffuz için değil, doğru anlayış ve doğru davranış için de yaratmıştır. Bir insan, hayatını Kur’an’daki öğretilerle şekillendirdiğinde, anlamını bulur ve gerçek huzura erer. Ahirette, sadece Arapça harfleri doğru okuyan bir insanın, sadece anlamadan okuduğu Kur’an ile bir fayda sağlayıp sağlamayacağını düşünmek gerekir. Allah, her dili bilir ve her dildeki anlamı da kavrayabilir. Bize düşen, bu anlamı derinlemesine inceleyerek, doğru bir yaşam yolunu takip etmektir. Kur’an’ı anlamadan okumanın, bir insanın hayatına hiçbir katkı sağlamadığı açıktır. Ancak anlamını ve hükümlerini doğru bir şekilde kavrayarak okuyan bir insan, Allah’ın doğru yolunda ilerleyebilir. Kur’an, yalnızca bir zikirdir, ancak bu zikri anlayan ve hayatına geçiren için gerçek anlamını taşır. “Hayır! Şüphesiz ki o bir öğüttür. Dileyen kimse o öğüdü alır. ” (Abese 11-12). Sonuç olarak, Kur’an’ın gerçek anlamı, onu sadece Arapça okumaktan değil, içeriğini anlayarak ve hükümlerini hayatımıza uygulayarak elde edilir. Esas olan tecvidli okumak değil, Kur’an’ın öğretilerini içselleştirerek, onun ahlaki değerlerini hayatımıza entegre etmektir. Kur’an’ı anlamadan okumak, bir insanın hayatında gerçek anlamı ve huzuru bulmasına yetmez. Bu nedenle, Kur’an’ı derinlemesine anlayarak yaşamak, İslam’ın en önemli öğretilerindendir.
Kur'an, İslam inancının temel kitabıdır ve bu kitabın oluşumu, tarihsel olarak önemli bir konudur. Geleneksel anlayışa göre, Kur'an, Allah tarafından vahyedilmiş ve Nebimiz Muhammed tarafından insanlara aktarılmıştır. Ancak bu iddia gerçeği yansıtmamaktadır. Kur'an yalnızca vahiy olarak aktarılmakla kalmayıp, aynı zamanda Nebimiz Muhammed tarafından kitap haline getirilip düzenlenmiştir. Bu görüş, hem hadislerde hem de Kur'an ayetlerinde desteklenmektedir. İlk olarak, gelenekselci İslam alimlerinin kabul ettiği dört delili inceleyerek, Kur'an'ın Nebimiz Muhammed tarafından kitaplaştırıldığı görüşünü ortaya koyalım:
1. Kur'an'ın 'el-Kitap' Olarak Anılması: Kur'an'ın bir isminin 'el-Kitap' olması, onun yazılı bir metin olarak varlık bulduğunu gösterir. 'El-Kitap' kelimesi, 'yazılı metin' anlamına gelir ve bu ifade, Kur'an'ın bir kitap olarak düzenlendiğini ima eder.
2. Hadis Delili: Nebimiz Muhammed'e ait olduğu iddia edilen hadiste, "Benden, Kur'an'dan başka bir şey yazmayınız. Kim benden Kur'an'ın dışında bir şey yazmışsa onu imha etsin" şeklinde bir hadisle, yalnızca Kur'an'ın yazılmasını onayladığını belirtmiştir. Bu hadis, Kur'an'ın kitaplaştırılmasına dair bir delil olarak kabul edilebilir.
3. Ömer’in Kız Kardeşi Fatıma'nın Sahifesi: Halife Ömer'in kız kardeşi Fatıma'nın elinde, Tâhâ Suresi'nin baş kısmının yazılı olduğu bir sahife bulunması, Kur'an'ın yazılı hale gelmesinin örneklerinden biridir. Bu yazılı metinler, Kur'an'ın belirli bir düzen içerisinde yazıya döküldüğünü gösterir.
4. Abdullah b. Ömer’in Sözü: Abdullah b. Ömer, "Biz, Kur'an üzerimizde iken düşman ülkesine gitmekten men edilmiştik. Bunun sebebi, o yazılı metinlerin düşman eline geçme korkusu idi" şeklinde bir ifade kullanmıştır. Bu söz, Kur'an'ın yazılı olarak korunduğunu ve bu metinlerin oldukça değerli kabul edildiğini gösterir.
Bu geleneksel deliller, Kur'an'ın kitaplaştırılma sürecini doğrulayan önemli unsurlardır. Geleneksel delillerin ötesinde, Kur'an'ın kendisinde de kitaplaştırılma süreci ve Kur'an’ın bir kitap olarak düzenlendiği açıkça ifade edilmiştir.
İslam dininde Cuma günü, geleneksel olarak özel bir gün olarak görülmekte ve bu güne atfedilen çeşitli rivayetlerle yüceltilmektedir. Ancak bu rivayetlerin Kur’an’a uygunluğu sorgulanmalıdır. Özellikle bazı hadislerde, Âdem’in yaratılışı, cennete girişi ve çıkarılışı ile kıyametin kopma zamanı gibi gaybî konuların Cuma günüyle ilişkilendirilmesi ciddi çelişkiler içermektedir.
Müslim’de yer alan bir hadiste şöyle denilmektedir:
> “Üzerine güneş doğan günlerin en hayırlısı Cuma günüdür: Âdem o gün yaratıldı, o gün cennete girdi, yine o gün cennetten çıkarıldı. Bir de kıyamet Cuma günü kopacaktır.” (Müslim, Cuma, 18)
Bu hadise göre Cuma günü, insanlık tarihindeki en önemli olaylarla ilişkilendirilmekte ve yüceltilmektedir. Ancak Kur’an’da bu tür bir gün bilgisine rastlanmaz. Kur’an, Âdem’in yaratılış zamanını belirtmez hangi gün yaratıldığı, ne zaman cennete girip çıktığı gibi bilgiler tamamen gayb kapsamındadır. Bu bağlamda, haftanın bir gününü bu tür olağanüstü olaylarla ilişkilendirmek, Allah’ın bildirmediği bir bilgiyi O’ndan gelmiş gibi sunmak olur ki bu, Kur’an’a aykırıdır:
> “De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.” (Neml 27:65)
Benzer şekilde bazı hadislerde kıyametin zamanı da gün ve saatle sınırlandırılmaktadır:
İslam dünyasının en temel problemlerinden biri, dinin birliği ve saflığı konusunda yaşanan bölünmeler ve çok başlılık olmuştur. Bu bölünmelerin temelinde mezhepler, cemaatler, tarikatlar ve hadis merkezli anlayışlar yer almaktadır. Kur’an’ın “bir” din olarak indiği gerçeği ortadayken, bugün “İslam” adı altında sayısız görüş, uygulama ve anlayış türemiştir. Bu durumun kökeninde, Kur’an’ı yeterli görmemek ve insan yorumlarını mutlaklaştırmak yatmaktadır. Fıkhî ve itikadî mezheplerin, dinî anlayışa yön vermesi; İslam’ın saf kaynağı olan Kur’an’ın gölgede kalmasına neden olmuştur. Bir yandan Ebu Hanife, diğer yandan İmam Şafiî gibi isimler farklı yorumlar getirmiş; aynı ayetler üzerine çelişkili içtihatlar oluşturulmuştur. Bu durum, “bir olan din”in, sanki birçok farklı dinmiş gibi algılanmasına sebep olmuştur. Kur’an, Tevbe Suresi 31. ayette “Allah’tan başka din adamlarını rab edinmeyi” şirk olarak niteler. Bu ayet, din adına hüküm koyma yetkisinin yalnız Allah’a ait olduğunu, beşerî yorumları mutlaklaştırmanın tehlikeli bir sapma olduğunu açıkça ortaya koyar. Mezhep imamlarının görüşlerini sorgulamadan kabul etmek, Kur’an’ın çizdiği tevhid akidesine aykırıdır. Geçmişte yaşamış din adamlarının fizik, astronomi, kimya, tıp, psikoloji gibi alanlarda hiçbir bilgiye sahip olmadıkları tarihsel olarak sabittir. Oysa zamanın izafiyeti, namaz vakitleri gibi konular, doğrudan bu bilimlerle ilgilidir. Bu ilimlerden yoksun kişilerin din adına ortaya koydukları hükümler, hem çağın gerekleriyle çelişmekte hem de dinin evrensel yönünü daraltmaktadır. Mesela namaz vakitlerinin doğru şekilde belirlenmesi için astronomi gerekir; kadın sağlığıyla ilgili dinî hükümler için tıbbi bilgi zorunludur. Deve idrarı gibi uygulamaların “şifa” olarak sunulması ise bilimsel aklın inkârıdır. Ferdiyet makamı gibi bir makam türünün olmadığı bunun içsel zeka olduğu gerçeği psikolojinin alanıdır. Kur’an’a bağlı kalanlar arasında esasen bir bölünme yoktur çünkü herkes Allah’ın koyduğu sınırlara uymayı kabul eder. Kur’an, müminlerin tek bir ümmet olması gerektiğini, anlaşmazlıkların ancak ilahî hükümle çözülmesi gerektiğini bildirmiştir (Nahl 64). Kur’an, hem kaynak hem de sınırdır. Sınırı aşmak ise hevâya uymaktır. İnsanların bilgi ve akıl seviyeleri farklıdır. Allah, kimseye gücünün yetmediği bir sorumluluk yüklemez (Bakara 2:286). Bu ilke, dinin bireysel sorumlulukla doğrudan ilişkilendirilmesini, din adamı, mezhep, tarikat gibi aracı yapılara ihtiyaç olmadığını gösterir. Herkes kendi kapasitesine göre Kur’an’ı anlayabilir ve sorumluluğu da buna göre olur. Mezheplerin, hadis kitaplarının ve cemaatlerin oluşturduğu otorite yapısı, dini çoğullaştırmış ve tevhidi zedelemiştir. Allah’ın indirdiği kitabı bırakıp, beşerî yorumlara mutlak bağlılık, Kur’an’a göre şirk kapsamına girer. Zira hüküm yalnız Allah’ındır (Yusuf 40). Hüküm koyma yetkisini insanlara veren sistemler, ilahî otoritenin gaspıdır. Kur’an dışındaki hiçbir kaynak dinde geçerliliğe sahip değildir. Yalnızca filozofik yorum olarak değerlendirilebilir. Dinde tek mutlak kaynak Kur’an’dır. Buhari, Müslim gibi şahısların hiçbir bilimsel alanda uzman olmamaları, onların rivayetlerini sorgulamayı daha da gerekli kılar. Kur’an, yeterli ve eksiksiz bir kitaptır. Onu anlamak için aracı kişi, mezhep ya da cemaat yapısına ihtiyaç yoktur. Her birey, kendi aklı, vicdanı ve kapasitesi ölçüsünde Kur’an ile doğrudan ilişki kurabilir. Yorum farkları, Kur’an’ın değil; insanların sınırlı anlayışlarının sonucudur. Bu farklar, mezhepler ve cemaatler şeklinde kurumsallaşınca, “bir olan din”, çokmuş gibi görünmeye başlamıştır. Bu da birlik yerine bölünmeyi getirmiştir. Bugün Müslümanlar olarak yapmamız gereken; Kur’an’ı merkeze almak, beşerî yorumları mutlaklaştırmamak, din adına konuşan herkesi Kur’an ile sınamaktır. Mutlak doğru yalnız Allah’tandır. Allah’ın kitabı çelişkisizdir; çelişki insan yorumundadır.
Kur'an doğa olaylarını yalnızca fiziksel birer gerçeklik olarak değil, aynı zamanda insanlara yönelik ibret ve uyarı vesileleri olarak ele alır. Deprem, kasırga, sel gibi afetler, Kur'an'da çoğunlukla toplumların yanlışlarından dönmeleri için gönderilen işaretler olarak sunulur. Nitekim Allah şöyle buyurur: "İnsanların elleriyle kazandıkları yüzünden karada ve denizde fesat çıktı. Böylece dönerler diye yaptıklarının bir kısmını onlara tattırır."(Rum Suresi, 41. Ayet) Bu ayette açıkça görülmektedir ki insanların kendi hatalı davranışları sonucunda doğada bozulmalar ve çeşitli felaketler meydana gelir. Ancak bu felaketler insanları yok etmek için değil onlara bir fırsat sunmak ibret alıp geri dönmeleri için bir uyarı niteliğindedir. Kur'an’da özellikle hakikati reddeden kendilerine gönderilen elçilerin uyarılarına kulak asmayan toplumlara gelen çeşitli azaplar anlatılır. "Nitekim hepsini günahıyla yakaladık. Onlardan kiminin üstüne taş yağdıran bir fırtına gönderdik, kimini korkunç ses yakaladı, kimini yere batırdık, kimini de boğduk. Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar, kendi kendilerine zulmediyorlardı."(Ankebut Suresi, 40. Ayet) Bu ayet doğal afetlerin ve felaketlerin sadece rastlantısal değil ahlaki ve ruhsal bir arka planı olduğunu gösterir. Toplumların işledikleri zulüm, adaletsizlik ve inkâr onları böyle sonuçlarla karşı karşıya getirmiştir. Benzer şekilde Kur'an şöyle der: "İşte, zulmettikleri için yok ettiğimiz kentler. Ve onları helak etmek için bir süre belirledik."(Kehf Suresi, 50. Ayet) Bu da gösteriyor ki hiçbir felaket sebepsiz yere gönderilmemekte Allah bir toplumu hemen cezalandırmamakta önce uyarıcılar göndermekte toplumların kendilerini düzeltmeleri için zaman tanımaktadır. Kur'an'a göre dünya hayatı imtihan için yaratılmıştır. İnsana verilen nimetler de karşılaşılan musibetler de bu imtihanın birer parçasıdır. Depremler de Allah’ın yaratılış düzeninin bir gereği olarak yerkabuğunun dinamik yapısından kaynaklanan tabii olaylardır. Bununla birlikte deprem gibi afetler bazen bir uyarı, bazen bir ceza olarak gerçekleşir. Burada önemli olan insanların bu olaylardan ders çıkarıp kendilerini düzeltmeleri tevbe etmeleri ve Allah’a yönelmeleridir. Kur'an'daki felaket anlatımlarının günümüzdeki yansımasını görmek mümkündür. Özellikle depremler konusunda insanlar ciddi hatalar yapmaktadır:
- Levha sınırlarında yani depremlerin en sık yaşandığı bölgelerde tedbirsizce şehirler kurmak,
- Zayıf, dayanıksız malzemeler kullanarak binalar yapmak,
- Bilimsel uyarılara rağmen gerekli önlemleri almamak,
- Deprem riski yüksek alanlarda plansız projeler üretmek.
Bütün bunlar depremin sadece bir doğal olay olmasının ötesine geçip insanların hatalarının neticesi olarak daha ağır sonuçlar doğurmasına sebep olmaktadır. Bu çerçevede Kanal İstanbul gibi büyük projeler de tartışılmaktadır. Tektonik levhaların hareketiyle oluşan büyük depremleri doğrudan tetiklemesi mümkün olmasa da şöyle riskler mevcuttur:




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!