Muhammed Rıdvan Kaya Şiirleri - Şair Muh ...

0

TAKİPÇİ

Muhammed Rıdvan Kaya

İnsan vücudu yaratılışındaki kusursuz düzenle her zaman dikkat çeken bir mucizeyi barındırır. Bu mükemmel düzen genellikle günlük yaşamın koşuşturması içinde fark edilmeyebilir. Ancak hastalıklar ve sağlık sorunları insanlara bu mükemmel düzen üzerinde derin düşünme fırsatı sunar. İnsan hastalıklar vasıtasıyla vücudunun karmaşık ve titiz sistemlerini bu sistemlerin nasıl çalıştığını ve bu işleyişin ne kadar harika olduğunu kavrayabilir. İslam inancına göre bu düzenin varlığı yalnızca bir tesadüf değil bilinçli bir Yaratıcının eseri olarak kabul edilir. Hastalıklar insanlara kendi yaratılışlarını anlamada ve Yaratıcıya olan bağlılıklarını artırmada önemli fırsatlar sunar. Zihinsel ve bedensel sağlığın bozulması insanı içsel bir sorgulama yapmaya zorlar. Bu süreç insana vücudunun ne kadar hassas ve düzenli çalıştığını hatırlatır. İnsanın vücudu hiçbir tesadüfe dayanmayan büyük bir plan ve düzenin eseridir. Kendi bedeninde meydana gelen ufak bir aksaklık insanın tüm sistemlerinin ne kadar uyum içinde çalıştığını kavramasına yardımcı olur. Kur’an’da bu mükemmel yaratılış üzerine birçok ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerden Alak Suresi'nin ilk dört ayet şöyledir: >“Yaratan Rabbinin ismiyle oku. İnsanı embriyodan yarattı. Oku senin Rabbin en büyük kerem sahibidir. O ki kalemle öğretti.” (Alak Suresi, 1-4) Bu ayet insanın yaratılışına işaret ederken Allah’ın yaratmadaki kudretine de dikkat çekmektedir. İnsan vücudunun işleyişi ve hastalıkların varoluşun sırlarını anlamamıza yardımcı olması bu kudretin bir göstergesidir. İnsanın sinir sistemi vücudun her köşesindeki organlarla haberleşmesini sağlayan karmaşık bir ağdır. Bu ağda nöronların üzerinde bulunan miyelin kılıfı elektriksel iletimin hızını artırır. Bu mekanizma elektriksel iletimin hızlı bir şekilde sağlanabilmesi için son derece önemlidir. MS (Multiple Skleroz) hastalığı bu miyelin kılıfının zarar görmesi sonucu elektriksel iletimde bozulmalar meydana getiren bir hastalıktır. Hastalık beyin ve omurilikte yer alan sinirlerin miyelin kılıfının zarar görmesiyle başlar. MS hastalığının bağışıklık sisteminin kendi vücuduna saldırması nedeniyle ortaya çıktığı bilinmektedir. Vücut miyelin kılıfı yabancı bir madde olarak algılar ve ona karşı bir savaş başlatır. Miyelin kılıfının bozulması vücuttaki iletişimi bozar ve sinir sisteminin düzgün çalışmasını engeller. Bu insan vücudunun ne kadar hassas bir yapıya sahip olduğunu gösteren önemli bir örnektir. Kalp vücudun en önemli organlarından biridir ve elektriksel bir sistemle çalışır. Kalbin elektriksel işlevleri kalp atışlarını düzenler ve vücudun her bir hücresine kanın pompalanmasını sağlar. QT sendromu kalbin elektriksel iletiminde bozukluklar meydana getiren bir hastalıktır. Bu hastalık kalp atışlarının düzensizleşmesine ve ani ölüme neden olabilir. Kalbin işlevini düzenleyen elektriksel sistem vücutta kusursuz bir biçimde çalışarak insan hayatını sürdürmesini sağlar. Ancak QT sendromu gibi hastalıklar bu elektriksel düzenin bozulduğunu ve vücudun içsel düzeninin bozulmasıyla ölümün gerçekleşebileceğini gösterir. Bu vücudumuzun ne kadar kusursuz bir şekilde yaratıldığının ve her bir sistemin bir amacı olduğunun bir göstergesidir. Sinir sistemi hastalıkları insan vücudunun kusursuz işleyişini anlamamıza yardımcı olur. ALS (Amyotrofik Lateral Skleroz) hastalığı sinir hücrelerinin bozulmasıyla kasların hareket etmesini sağlayan sinirlerin dejenere olmasına yol açar. Bu hastalık vücutta iletişimi sağlayan sinirlerin zarar görmesiyle başlar ve kas fonksiyonlarını etkiler. Stephen Hawking gibi ünlü bilim insanlarının ALS hastalığına yakalanmış olması bu hastalığın ciddiyetini ve sinir sisteminin işlevini ne kadar önemli hale getirdiğini gösterir. Sinir sistemi vücudun her noktasına bilgi iletmek için kusursuz bir şekilde çalışır. Ancak ALS gibi hastalıklar bu sistemin bozulduğunu gösterir. Bu da insan vücudunun yaratılışındaki harikalığı ve her bir bileşenin birbirine olan bağımlılığını ortaya koyar. Sonuç olarak insan vücudu her bir organı ve sistemiyle büyük bir planın parçasıdır. Hastalıklar bu sistemlerin hassasiyetini gözler önüne serer ve insanları bu yaratılış üzerinde düşünmeye sevk eder. Vücudumuzda gerçekleşen her bir aksaklık Yaratıcının varlığını ve kudretini bir kez daha hatırlatır. Kur’an’da vücudun ve doğadaki her şeyin Yaratıcı tarafından mükemmel bir düzende yaratıldığı ifade edilir. Bu mucizevi yaratılışın farkına varmak ve şükretmek insanın en önemli sorumluluğudur. > “Şüphesiz, senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf sahibidir, fakat çoğu şükretmezler.” (Neml Suresi, 73) İnsanın bedeni her biri ayrı bir görev üstlenen sistemlerden oluşan bir makine gibidir. Ancak bu makinenin hiç de tesadüfi olmayan bir biçimde çalışması bizlere Yaratıcıyı tanımak için çok büyük bir fırsat sunar. Hastalıklar ise bu fırsatları değerlendirmemiz tefekkür etmemiz için önemli birer hatırlatıcıdır.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İnsan vücudu, biyolojik anlamda son derece karmaşık ve hassas bir sistemdir. Vücudun her bir fonksiyonu, birbirine bağlı milyonlarca hücre ve organ aracılığıyla yapılırken, bu yapıların mükemmel bir düzen içinde çalışması, sadece biyolojik değil, aynı zamanda evrensel bir tasarımın izlerini taşımaktadır. İnsan sinir sistemi, bu karmaşıklığın en önemli örneklerinden biridir. Sinir sisteminin her bir parçası, tıpkı bir elektrik devresi gibi, insan vücudunun sağlıklı ve düzenli işleyişini sağlayan çok sayıda hücreden oluşmaktadır. Bu yazıda, sinir sistemi ve nöronların rolünü, mükemmel tasarım bağlamında ele alarak, İslamî perspektifteki anlamını inceleyeceğiz. Vücudumuzu saran sinirler, ‘nöron’ adı verilen yüzlerce, hatta bazen binlerce sinir hücresinden oluşur. Her bir nöronun ortalama genişliği sadece 10 mikrondur (bir mikron milimetrenin binde biri). Ancak bu küçük hücreler, vücudumuzdaki en önemli görevlerden bazılarını üstlenir. Bir insan beyninin içindeki 100 milyar nöron, bir araya geldiğinde tam 100 kilometrelik bir mesafeyi kaplar. Bu ölçü, nöronların ne kadar küçük olsalar da, sistemin ne kadar büyük ve karmaşık olduğuna dair önemli bir örnektir. Nöronlar, vücudun farklı bölgelerinden gelen elektriksel sinyalleri alıp iletme işlevi görür. Her bir nöron, birbirine bağlanarak, beyin ile vücut arasındaki iletişimi sağlar. Bu iletişim saniyeler içinde gerçekleşir ve herhangi bir aksama olmadığında, vücut görevlerini düzenli bir şekilde yerine getirir. Örneğin, bir cam parçası ayağımıza battığında, beyin acıyı saniyenin binde biri kadar kısa bir sürede algılar ve bu süre içinde ayağımızı hızla yerden çekeriz. Bu hızlı ve mükemmel iletişim, ancak mükemmel bir tasarımın eseri olabilir. Bazı çevreler, insan vücudundaki bu mükemmel tasarımın tesadüfen oluştuğunu savunsa da, nöronların çalışma prensibi ve organizasyonu göz önüne alındığında, bu iddiaların geçerliliği sorgulanmaktadır. İnsan vücudu, elektrikli bir cihaz gibi tasarlanmış ve her bir bileşeni belirli bir amaca hizmet etmektedir. Nöronların tasarımı, elektrik sinyallerinin iletimi için özenle geliştirilmiştir. Bir nöron, saniyede 1.000 sinyal iletebilir ve bazen bu sinyaller çok uzun mesafelerde dahi iletilir. Bir iğne başına 30.000 nöron sığdırılabilir ve bu kadar yoğun bir yapı, vücudun her alanına hızlı ve etkili bir iletişim sağlar. Bir sinir hücresinin işleyişi, tıpkı bir telefon santraline benzetilebilir. Dendritler, sinyalleri alırken; aksonlar bu sinyalleri başka hücrelere iletmek için uzun yollar kat eder. Aksonların, binlerce terminale ayrılabilmesi, bir nöronun birden fazla bilgi taşımasına olanak sağlar. Bu özellik, kas hareketleri gibi çoklu görevlerin yerine getirilmesinde oldukça önemlidir. Her bir nöron, saniyede birkaç milyon farklı bilgi taşıyabilir. Bu karmaşık iletişim ağının tesadüfen oluştuğunu iddia etmek ise akılcı bir açıklama değildir. Bu düzenin tesadüfen oluşamayacağını anlamamız için günlük hayatımıza bakmamız yeterlidir. Çevremizdeki herhangi bir elektrikli cihaz, belirli bir tasarım süreci ve planlama sonucunda ortaya çıkar. Bir saç kurutma makinesi gibi basit bir cihaz, tasarım aşamasında birçok bilim insanının, mühendislerin ve uzmanların katkılarını içerir. Bu cihazların nasıl çalışacağına karar vermek için yıllarca süren bir araştırma ve geliştirme süreci gereklidir. İnsan vücudu ise çok daha karmaşık bir yapıya sahip olup, bu düzenin tesadüf sonucu ortaya çıkması son derece imkansızdır. İslam inancına göre, insan vücudu ve içerisindeki her şey, mükemmel bir tasarımın ürünüdür. Allah, her şeyin bir ölçü ile yaratıldığını ve her ayrıntıyı en iyi şekilde düzenlediğini bildirmiştir. Kuran’da Allah’ın her şeyin bir ölçüyle yarattığı şu şekilde ifade edilmiştir: “Allah her dişinin rahimlerinde neyi taşıdığını ve neyi azalttığını ve neyi artırdığını bilir. Ve O'nun yanında her şey belirli bir miktar iledir.” (Ra’d Suresi, 8) Bu ayette de belirtildiği gibi, Allah her şeyi belirli bir düzen ve ölçü içinde yaratmıştır. İnsan vücudundaki sinir sistemi de bu düzenin en bariz örneklerinden biridir. Sinir hücreleri, vücudumuzdaki her organın doğru çalışması için gerekli olan sinyalleri iletmekte kritik bir rol oynamaktadır. Nöronların yaptığı bu iletişim, vücutta her şeyin doğru zamanda ve doğru şekilde işlediğini gösterir. Sinir hücrelerindeki mükemmel tasarım, İslam’ın inandığı gibi, Allah’ın ilim ve kudretinin bir yansımasıdır. Bu tasarımın detaylarına baktıkça, insanın bu mükemmel düzenin içinde ne kadar minik bir parça olduğunu fark ederiz. Bütün bu düzenin, Allah’ın varlığını ve kudretini sergileyen bir işaret olduğu açıktır. İnsan vücudu, nöronlar ve sinir sistemi gibi mükemmel bir tasarıma sahiptir. Bu tasarım, sadece biyolojik açıdan değil, aynı zamanda evrensel bir anlam taşır. Sinir sistemindeki her bir hücrenin belirli bir görevi vardır ve bu görevler, vücudun düzenli bir şekilde işlemesi için kritik öneme sahiptir. Ancak bu mükemmel düzenin tesadüfen oluşmuş olması mümkün değildir. İslam inancına göre, her şeyin bir ölçüyle ve bilinçli bir tasarım ile yaratılması, Allah’ın kudretinin ve ilmimin bir yansımasıdır. Bu mükemmel sistemin farkına vararak, Allah’a şükretmek, O’nun büyüklüğünü takdir etmek, insanın sahip olduğu en önemli sorumluluklardan biridir. Vücudumuzdaki her detay, Allah’ın ilmiyle yaratılmış ve her şey bir ölçüye göre düzenlenmiştir.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İnsan vücudunun anne karnındaki gelişimi insanın yaratılışındaki en büyük mucizelerden biridir. Bu süreç her yönüyle bir inşaatın adım adım ilerlemesi gibi dikkatli bir plan ve tasarım gerektirir. Ancak bu süreç herhangi bir insan mühendisinin veya mimarının çizdiği plana dayanmaz. Aksine bu düzen her biri belirli bir işlevi olan hücrelerin uyumlu ve bilinçli hareketleriyle gerçekleşir. Bütün bu karmaşık süreçlerin arkasında yatan güç ise yüce Allah’tır. İnsan vücudundaki bu kusursuz düzen Allah’ın kudretinin ve ilminin bir yansımasıdır. İnsan vücudunun anne karnındaki gelişimi tıpkı bir binanın inşasında olduğu gibi adım adım ilerleyen bir plan doğrultusunda gerçekleşir. Ancak bu plan bildiğimiz inşaat planlarından çok daha kapsamlıdır. Her bir hücre vücudun hangi kısmını ne zaman, nasıl yapacağına dair bir bilgiye sahiptir. Bu sürecin her aşaması herhangi bir dış müdahale olmaksızın Allah’ın takdiriyle gerçekleşir. İnsanın yaratılmasındaki her aşama bir planın parçasıdır. İnsan vücudunun elektrik tesisatını oluşturan sinir hücreleri (nöronlar) beynin komutlarıyla tüm vücuda yayılır. Her nöronun doğru noktaya yönelmesi sinir sisteminin doğru bir şekilde inşa edilmesi gerektiği anlamına gelir. Sinir liflerinin oluşumu ve beynin fonksiyonlarının organize edilmesi son derece detaylı ve mükemmel bir planı gerektirir. Ancak bu planın ne bir mimarı ne de bir inşaat mühendisi vardır çünkü bu düzen Allah’ın kudretiyle gerçekleşir. Kur'an-ı Kerim’de insanın yaratılışından çok net bir şekilde bahsedilmektedir. Allah insanı bir damla meniden yarattıktan sonra onu bir alak (embriyo) haline getirip bir düzen içinde biçim verir. Bu süreç Kıyamet Suresi'nde şöyle anlatılmaktadır: >"İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi spermden dökülen meniden değil miydi? Sonra embriyo oldu. Onu yarattı ve ona şekil verdi. Ondan iki çifti erkeği ve dişiyi oluşturdu." (Kıyamet Suresi, 36-39) Anne karnındaki embriyo hücrelerin bölünmesiyle hızla gelişmeye başlar. Her bir hücre, vücudun farklı bir bölümünü oluşturacak şekilde görevini yerine getirir. Vücutta sinir hücreleri, göz hücreleri, kas hücreleri, sindirim sistemi hücreleri gibi birbirinden farklı görevleri olan hücreler, mükemmel bir uyum içinde işlev görür. Embriyonun gelişiminde ilk belirginleşen yapı merkezi sinir sistemidir. Üçüncü haftada, embriyo üzerinde sinir sistemi için bir tüp oluşur. Bu, beynin ve omuriliğin temelini atar. Kısa süre sonra, gözleri oluşturacak olan yapılar gelişmeye başlar. Yirmi sekizinci günde beyin kabuğu (korteks) belirginleşmeye başlar. Beyin, doğumdan sonra hızla büyür ve insanın yaşamı boyunca devam eden gelişim sürecinin temelini oluşturur. Kur'an'da insanın yaratılışı ve gelişimiyle ilgili birçok ayet bulunmaktadır. Bu ayetler, insanın anne karnındaki gelişimini Allah’ın kudretiyle gerçekleştirilen bir mucize olarak anlatmaktadır: >"Sizi bir tek nefisten yarattı. Sonra ondan eşini meydana getirdi. Ve sizin için evcil hayvanlardan sekiz çift indirdi. Ve sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde yaratılıştan sonra bir yaratılış ile yaratıyor. İşte Rabbiniz Allah budur. Mülk O'nundur. O'nun dışında tanrı yoktur. Nasıl çevriliyorsunuz?" (Zümer Suresi, 6) İnsan vücudunun gelişimi esnasında, nöronlar gibi özel hücreler belirli bir yönü takip ederek hedeflerine ulaşmak için göç ederler. Bu hücrelerin bu kadar karmaşık bir şekilde hareket etmeleri, onların bilinçli hareket ettiklerini gösterir. Bir hücrenin yol alması, doğru yolu bulması ve amacına ulaşması, tesadüfi bir olay olamaz. Bu süreci yöneten bir akıl, bir plan ve bir irade vardır; işte bu irade, her şeyin yaratıcısı olan Allah’a aittir. Beyindeki hücreler arasında bazıları, gliyal hücrelere dönüşerek nöronların etrafında koruyucu bir yağ tabakası oluşturur. Bu hücreler, beyin ve omurilikteki hasarları onarır, toksik maddeleri temizler ve nöronların sağlıklı çalışmasını sağlar. Hücrelerin bu kadar hassas ve düzenli bir işlevi yerine getirmeleri, onları belirli bir plana göre hareket ettiren bir iradenin varlığını gösterir. Anne karnındaki bu mucizevi gelişim, Allah’ın kudretiyle gerçekleşen olağanüstü bir yaratılıştır. Hücrelerin görevlerini yerine getirmeleri, vücudun her bölümünün doğru zamanda doğru şekilde oluşması, insanın yaratılışındaki mükemmelliği gösterir. Hücrelerin her birinin görevini bilmesi, doğru zamanda doğru yeri işgal etmesi ve vücudun her noktasında gerekli işlevi yerine getirmesi, elbette ki tesadüfi bir gelişim değildir. Kur'an-ı Kerim, insanın yaratılışındaki bu mükemmel düzeni defalarca vurgulamaktadır. İnsanın yaratılışı, Allah’ın bilgisi, kudreti ve yaratması ile gerçekleşen bir mucizedir. Allah, her şeyin yaratıcısı ve her şeyin en güzel düzenini kurandır. İnsanın anne karnındaki gelişimi de bunun en bariz örneğidir. >"Şüphesiz biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık." (Kamer Suresi, 49) Bu ayet, her şeyin bir ölçüye ve düzene göre yaratıldığını, insan vücudunun gelişiminin de kusursuz bir plan doğrultusunda ilerlediğini açıkça belirtmektedir. İnsan vücudunun anne karnındaki gelişimi, her aşamasıyla büyük bir mucizedir. Her bir hücre, bir plan doğrultusunda hareket eder ve görevini yerine getirir. Bu mükemmel düzen, Allah’ın kudreti ve yaratmasının bir yansımasıdır. İnsanın yaratılışındaki bu olağanüstü plan ve düzen, tesadüflerin veya rastlantıların bir ürünü olamaz. Tüm bu karmaşık süreçler, Allah’ın yüce ilmi ve kudretiyle gerçekleştirilir. İnsan, yaratılışında Allah’ın iradesiyle şekillenir ve her aşama, Allah’ın kudretinin bir göstergesidir.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İntihar, insan hayatına son verme eylemi olarak hem toplumsal hem de ahlaki açıdan büyük bir sorun teşkil eder. Kur’an, insan hayatına verilen değeri ve yaşamın kutsiyetini açıkça ifade eder. Bu bağlamda Nisa Suresi 29. ayetinde şöyle buyrulur:
> “Ve nefislerinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size rahimdir.” (Nisa 4:29)
Bu ayet, doğrudan intiharı yasaklayarak, insanın kendisine yönelik öldürücü bir eylemde bulunmaması gerektiğini ortaya koyar. Allah’ın rahmet sıfatı da burada özellikle vurgulanır; O, kullarına merhametle muamele eder. Bununla birlikte, Kur’an, intihar gibi büyük bir günah işleyen kişinin kesin olarak cehennemlik olduğu yönünde bir hüküm vermez. Bilakis Allah, bağışlamanın ve rahmetinin genişliğini tekrar tekrar hatırlatır. Örneğin, Nisa Suresi 116. ayetinde şöyle denilir:
> “Şüphesiz Allah ona ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediği kimseyi bağışlar. Ve kim Allah’a ortak koşarsa kesinlikle uzak bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa 4:116)
Burada açıkça şirk dışında kalan tüm günahların Allah’ın dilemesine bağlı olarak affedilebileceği bildirilir. Bu, intihar gibi ağır bir günah için bile Allah’ın affına kapı aralar. Dahası, Zümer Suresi 53. ayetinde Allah’ın rahmeti ve bağışlaması özellikle vurgulanarak şöyle buyrulur:
> “De: Ey nefislerine karşı israf eden kullarım! Allah’ın bağışlamasından umut kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Zümer 39:53)

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

Toplumların dinî değerlerle ilişkisi, tarih boyunca değişen koşullar ve kültürel etkileşimler tarafından şekillendirilmiştir. Bugün, özellikle Batı ve Doğu toplumlarında görülen kimlik krizleri, bireylerin dinle olan ilişkilerinin gevşemesi, geleneksel inanç sistemlerinin aşınması ve kültürel baskılar sonucu daha da derinleşmiştir. Bu çöküşün sebeplerini anlamak, insanlığın manevi değerlerinden kopuşunu incelemek, modern çağın sorunlarına ışık tutmak açısından önemlidir. Ancak, bu durumu sadece yüzeysel değerlendiren gelenekçi camianın yaklaşımı, sorunun çözümüne katkı sağlamaktan çok, durumu daha da karmaşık hale getirmektedir. Günümüz Batı toplumlarında, dini inançların giderek marjinalleştiği ve bireylerin hayatlarından çıkmaya başladığı gözlemlenmektedir. Hıristiyanlık, Batı kültürünün temel taşlarından biri olarak kabul edilse de, günümüzde Batılı bireylerin çoğu, dinî öğretinin gereklerini yerine getirmemekte, kiliseler boşalmaktadır. Benzer şekilde, İslam toplumlarında da bireylerin dini ritüelleri yerine getirmeleri, dinin özünden sapmaları ya da dini anlamaktan uzak bir şekilde yaşama biçimleri, toplumsal çöküşün en önemli sebeplerindendir. İnsanlar, dini inançları ve ahiret kaygılarını bir kenara bırakıp seküler hayatlarını sürdürürken, Batıdaki insan da dinî gelenekleri terk ederek kendi yolunu çizmeye çalışmaktadır. Bunun sonucu olarak, her iki toplum da benzer bir boşluk içerisinde manevi anlamda kaybolmuş durumdadır. Gelenekçi camia, İslam’ın özünü ve vahyi anlamaktan uzak bir şekilde, çoğunlukla halk arasında yaygın olan rivayet kültürüne ve batıl inançlara dayalı uygulamaları savunmaktadır. İslam’ın temel prensiplerinden biri olan vahiy, Nebimiz Muhammed'in vefatından kısa bir süre sonra göz ardı edilmiş yerine toplumların ve Hristiyan ile Musevilerin kültürleri ile medyumların yalanları konularak hurafelere dayalı bir din anlayışı oluşturulmuştur. Bu tür bir anlayış, bireylerin manevi ihtiyaçlarına cevap vermektense, onları daha da derin bir boşluğa itmektedir. Sakallı dedelerin tehditkar tavırları ve dini kutlamaların yasaklanması çağrıları, toplumun gerçek sorunlarını görmezden gelerek, sadece sembolik ve geçici çözümler önermektedir. Yılbaşı kutlamalarını yasaklamak gibi yüzeysel yaklaşımlar, insanların dini inançlarıyla olan bağlarını zayıflatmakta ve onlara sadece taklitçi bir davranış biçimi sunmaktadır. İslam’ın ilk yıllarında Nebimiz Muhammedin, toplumun putperest düzenine karşı verdiği mücadelenin temelinde, sadece bir inanç sisteminin değil, aynı zamanda toplumun adalet, eşitlik, hak ve özgürlük anlayışının da dönüştürülmesi vardı. Ancak günümüzde gelenekçi camianın, İslam’ın özünden sapmış bu yüzeysel yaklaşımları, İslam’ın gerçek mesajını bireylere aktarmakta başarısız olmasına sebep olmaktadır. Batı Medeniyeti, Orta Çağ’da Katolik Kilisesi’nin etkisinden kurtulmuş ve bilimsel düşüncenin önünü açmıştır. Ancak, bu süreçte, bilimin dinin yerine geçmesi ve seküler değerlerin egemenliği, insanın manevi boşluk içinde kaybolmasına yol açmıştır. Zihinler, bir dinî inançtan uzaklaştırıldığında, yerine yeni putlar doğar. Bu putlar, Batı’nın sekülerizmini ve materyalist anlayışını besleyen fikirler olmuştur. Din ve bilim arasındaki bu çatışma, Batı’daki aydınlanma sürecinin temelinde yatan ana sorunu oluşturur: İnsanlık, inançsız bir boşluk içerisinde kalmış, ancak bu boşluğu doldurmak için yeni inanç sistemleri ve ideolojiler oluşturmuştur. Bu ideolojik boşluk, son derece tehlikeli sonuçlar doğurmuştur. Bugün Batı’da, bilimsel düşünceyi dogma haline getiren bir elit sınıf, toplumu kendi ideolojik yönlendirmeleri doğrultusunda şekillendirmektedir. Bu durum, tıpkı Orta Çağ’daki ruhban sınıfının halkı yönlendirmesi gibi, toplumda bir tür düşünsel tekelleşmeye ve baskı kültürüne neden olmaktadır. Avrupa, dini inkâr edip bilimi kutsarken, yeni mabetlerini laboratuvarlara çevirmiştir. Ancak bu süreç, insanlık için özgürlükten ziyade, yeni bir tür entelektüel kölelik oluşturmuştur. İslam’ın mesajı, sadece bireysel dini ritüellerle sınırlı değildir. Nebimiz Muhammed, toplumsal adaletin sağlanması için büyük bir mücadele vermiştir. İslam’ın temel öğretilerine göre, bireyler yalnızca Allah’a kulluk etmekle yükümlüdür, ancak bu kulluk, sadece ibadetlerle sınırlı kalmaz. İslam, adaletin, eşitliğin ve toplumsal sorumluluğun öğretilmesidir. Nebimiz Muhammed'in mücadele ettiği esas mesele, sadece kişisel inançların değil, aynı zamanda adaletsiz ekonomik ve toplumsal düzenin ortadan kaldırılmasıydı. Bugün gelenekçi camianın, İslam’ı sadece ritüeller ve yasaklar üzerinden anlama çabası, İslam’ın gerçek mesajını halktan saklamaktadır. İslam, zenginliğin ve gücün adaletsiz şekilde paylaşılmasına karşıdır. Oysa günümüzde, gelenekçi camia, bu meseleleri gündeme getirmek yerine, seküler dünyaya karşı sert eleştirilerle ve yasaklarla yetinmektedir. İslam’ın özünü anlamadan, toplumları sadece dışsal kutlamalar ve ritüeller üzerinden değerlendirmenin, onları gerçekte daha da manevi bir boşluğa sürüklemekten başka bir işe yaramadığı açıktır. Gelenekçi camianın yaklaşımları, halkın İslam’a olan güvenini zedelerken, Batı toplumlarının yaşadığı manevi boşluğu daha da derinleştirmektedir. Bu noktada, İslam’ın özüne dönüş, vahyin gerçek mesajının anlaşılması ve toplumsal eşitlik ve adaletin sağlanması gerekmektedir. Gerçek bir değişim, dinin sadece semboller üzerinden değil, insan hayatını şekillendiren temel değerlerle birlikte yaşanmasıyla mümkündür. İslam’ın özgürlük, adalet ve eşitlik anlayışı, sadece bireyler için değil, toplumlar için de bir kurtuluş yolu sunmaktadır. Bu anlayışın toplumlar tarafından benimsenmesi, hem bireylerin manevi hayatlarını güçlendirecek hem de küresel ölçekte bir barış ve adalet ortamı oluşturacaktır.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İslam dini, insan haklarına saygı gösteren, hoşgörüye dayalı bir inanç sistemidir. Bu anlayış, özellikle insanların inanç özgürlüğü konusunda net bir şekilde ortaya konmuştur. Dinden dönme meselesi de, İslam’ın özünde hoşgörü ve insan haklarına verilen önemin en belirgin örneklerinden biridir. Kur'an-ı Kerim, insanların inançları konusunda dinde zorlama yapılmaması gerektiğini belirtir. Bakara Suresi 256. ayetinde "Dinde zorlama yoktur" ifadesiyle, insanların inanacakları dini kendi iradeleriyle seçmeleri gerektiği vurgulanır. Bu ayet, İslam’ın temel ilkelerinden birini ortaya koyar: kimse başkalarını inançlarını değiştirmeye zorlayamaz. İslam, inanç özgürlüğünü en yüksek değerlerden biri olarak kabul eder. Bu özgürlük, insanın kendi vicdanına dayalı bir inanç edinmesini sağlamak için temel bir ilkedir. Dinden dönme meselesi, tarihsel olarak çeşitli hadislerde yer almış olsa da, Kur’an-ı Kerim bu konuda çok daha açık ve net bir yaklaşım sergiler. Dinden dönen kişinin öldürülmesi gibi bir durum, Kur’an’ın mesajlarıyla çelişir. Bakara Suresi 217. ayetinde, dinden dönenlerin ahiretteki hesaplarını Allah’a verecekleri belirtilir: "Ve sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse işte onların bütün yaptıkları dünyada ve ahirette boşa çıkmıştır. Ve onlar ateş halkıdır ve onlar orada ebedî kalacaklardır." Bu ayet, dinden dönmenin bir kişinin dünyadaki cezasını gerektirmediğini ifade eder. İslam, dünyada dinden dönen bir kişi için bir cezai yaptırım öngörmez. Fakat kişinin bütün yaptıkları dünyada da ahirette de boşa gider. İslam’da iman, bir kişinin içsel bir seçimidir ve buna saygı gösterilmesi gerektiği her yönüyle anlaşılmaktadır. Yunus Suresi 99. ayetinde, insanları iman etmeye zorlamanın hoş karşılanmadığı açıkça belirtilir: "Ve eğer Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi topluca iman ederdi. İnsanları mümin oluncaya kadar sen mi zorlayacaksın?" Bu ayet, İslam’ın temel hoşgörü anlayışını bir kez daha pekiştirir. İslam, inançlara saygı göstermeyi, insanları inançlarını seçerken iradelerine bırakmayı öğütler. İnsanların iman etmesi, Allah’ın takdirine bağlıdır ve herhangi bir insan, başkalarına kendi inançlarını dayatma hakkına sahip değildir. İslam, her insanın hayatını kutsal kabul eder. Maide Suresi 32. ayeti, bir insanın haksız yere öldürülmesinin ne kadar büyük bir suç olduğunu açıkça belirtir:"Şüphesiz kim bir canı bir cana veya yeryüzünde bozgunculuğa karşı olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Ve kim de onu yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur." Bu ayet, haksız yere bir insanın öldürülmesinin tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu ifade eder. Dinden dönen bir kişinin öldürülmesi, yalnızca bu kişinin hayatını yok etmekle kalmaz, aynı zamanda İslam’ın temel değerlerine ve insan haklarına da büyük bir zarar verir. Buhari'nin Cihâd kitabında yer alan ve bazı kişiler tarafından doğru kabul edilen hadis, dinden dönenlerin öldürülmesi gerektiğini savunur. Ancak bu tür hadislerin, İslam’ın özünden sapmalar ve Nebimiz Muhammed'in vefatından sonra İslam dinini tahrif etmek için dine eklenen yalanlar olduğu unutulmamalıdır. Kur'an-ı Kerim, İslam’ın temel öğretisini net bir şekilde ortaya koyarken, hadis kitaplarında yer alan bazı rivayetler zaman zaman çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Buhari, Nebimiz Muhammed’i doğrudan görmeyen bir kişidir vahiyde almamıştır. Nebide değildir. Kur'an'ın yeterliliğini de kabul edenlerden değildi. İslam’ın özünde, Allah’ın rahmeti ve affı ön planda iken, İslam dinini tahrif etmek için dine eklenen hadisler İslam’ın hoşgörü anlayışına ters düşmektedir. İslam, hoşgörüyü ve insan haklarını savunan bir dindir. Dinden dönme meselesi, İslam’ın özünde dünyada bir ceza gerektirmez; dinden dönen kişinin işledikleriyse dünyada da ahirette de boşa gider. Kur'an, insanların inançlarını iradeleriyle seçebileceklerini ve bu konuda hiçbir şekilde zorlama yapılmaması gerektiğini açıkça ifade eder. İslam’ın öğrettikleri, insanların hayatlarına saygı göstermeyi, onlara inançlarında hoşgörüyle yaklaşmayı öğütler. Bu bağlamda, dinden dönen birini öldürmek, İslam’ın özüne, Kur’an’ın mesajına ve insan haklarına aykırı bir eylemdir. İslam’da iman, bir kişinin içsel bir seçimidir ve buna saygı gösterilmesi gerektiği her yönüyle anlaşılmaktadır. İslam, inançlara saygı göstermeyi, insanları inançlarını seçerken iradelerine bırakmayı öğütler. İnsanların iman etmesi, Allah’ın takdirine bağlıdır ve herhangi bir insan, başkalarına kendi inançlarını dayatma hakkına sahip değildir. İslam, her insanın hayatını kutsal kabul eder. Maide Suresi 32. ayeti, bir insanın haksız yere öldürülmesinin ne kadar büyük bir suç olduğunu açıkça belirtir: > "Şüphesiz kim bir canı bir cana veya yeryüzünde bozgunculuğa karşı olmaksızın öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Ve kim de onu yaşatırsa bütün insanları yaşatmış gibi olur." Bu ayet, haksız yere bir insanın öldürülmesinin tüm insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu ifade eder. Dinden dönen bir kişinin öldürülmesi, yalnızca bu kişinin hayatını yok etmekle kalmaz, aynı zamanda İslam’ın temel değerlerine ve insan haklarına da büyük bir zarar verir. Ancak zamanla İslam dünyasında bu temel prensibe aykırı bazı söylemler ve uygulamalar üretilmiştir. Bunlardan biri de şu hadistir: > "Dinini değiştireni öldürün." (Buhârî, Cihâd, 149) Bu sözün İslam'ın öz ruhuna tamamen aykırı olduğu açıktır. Zira iman ancak özgür bir kalple ve bilinçli bir tercihle anlam kazanır. Zorla, ölüm tehdidiyle ya da baskıyla kabul edilen bir iman, gerçek bir teslimiyet değil, sahte bir bağlılık olur. Üstelik bu tür baskılar bireylerin iç dünyasında büyük gerilimler ve düşmanlıklar doğurur. Psikoloji biliminde "reaktans teorisi" adı verilen bir kavram vardır. Bu teoriye göre bir insanın özgürlüğü tehdit edildiğinde veya kısıtlandığında, kişi bu kaybettiği özgürlüğü daha da güçlü bir şekilde savunmaya ve yasaklananı yapmaya yönelir. Örneğin birine "İslam’dan çıkarsan öldürülürsün" denildiğinde, kişi İslam’a olan duygusal bağlılığını değil sadece korkusunu sergileyecektir. Bu da kalpten bağlılık değil, dışsal baskıya dayalı bir itaat doğurur. Böyle bir itaatin ise İslam'ın amaçladığı samimi imanla hiçbir ilgisi yoktur. Özellikle antisosyal kişilik bozukluğu olan bireyler bu tür baskı ortamlarında büyük bir tehlike oluşturur. Antisosyal bireyler:
- Vicdan azabı hissetmezler,
- Yalan söylemekten çekinmezler,
- Başkalarına zarar vermekten pişmanlık duymazlar,
- Otoriteye içten bir saygı duymazlar.
Baskıyla Müslümanmış gibi davranmak zorunda kalan bu kişiler, toplum içinde derin kin ve düşmanlık duyguları biriktirir. Dışarıdan bakıldığında iyi bir Müslüman profili çizebilirler ancak fırsat bulduklarında içeriden İslam toplumuna zarar verir, fitne çıkarır, güveni ve dayanışmayı sarsarlar. Tarihte de İslam toplumlarının içten çökmesinde sahte Müslümanların, ikiyüzlü davranışların ve baskıyla dayatılan din anlayışlarının büyük rolü olmuştur. Din özgür bir iradenin, bilinçli bir teslimiyetin eseri olmalıdır. Baskıyla oluşturulan sahte inanç toplumu uzun vadede içeriden çürütür. Kur'an inanç özgürlüğünü temel bir hak olarak tanımlarken, iman ile nifak arasındaki farkı da vurgular. Samimi iman ile dışsal baskıdan kaynaklı sahte bağlılık birbirinden kökten farklıdır. Allah samimi kalpleri ister baskı altında kalan ikiyüzlü kimlikler üreten bir toplumu değil. Öyleyse, "Dinini değiştireni öldürün" gibi rivayetlerin İslam'a mal edilmesi hem dini tahrif etmek hem de İslam toplumuna uzun vadede zarar vermek anlamına gelir. Bu tür uydurma sözlerle İslam’ın rahmet ve özgürlük temelinden uzaklaştırılması, din düşmanlarının da işine yarayan bir yoldur. Dinde zorlama yoktur. İman, özgür iradeyle ve bilinçle yapılan bir tercihtir. Hadis adı altında dinin ruhuna ve Kur'an’ın açık hükümlerine aykırı söylemler üretmek, İslam’a en büyük zararı vermektir. Müslümanlar olarak dini aslına, yani Kur'an'ın öğrettiği özgürlük, merhamet ve adalet ilkelerine göre anlamalı ve yaşamalıyız.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İslam, insanlara hem bireysel hem de toplumsal ilişkilerde adalet, hoşgörü ve barışı öğreten bir din olarak, insanları geçmişin ötesine geçmeye ve geleceğe odaklanmaya teşvik eder. Bakara Suresi 134. ayette: "Onlar gelip geçen bir ümmetti. Onların kazandıkları kendilerine, sizin kazandıklarınız size aittir. Onların yaptıklarından siz sorulmazsınız." denilmektedir. Bu ayet, Müslümanların geçmişin olumsuz etkisinden kurtulup, kendi kazançlarına odaklanmalarını ve başkalarının geçmişteki hatalarından sorumlu olmadıklarını vurgular. İslam'ın bu öğretiyi sunduğu toplumlar, geçmişte yaşananları unutarak, birbirlerine dostça yaklaşmalı ve birbirlerinin iyiliklerini görmek için çaba sarf etmelidir. Müslümanlar, geçmişin olaylarına takılı kalmamalıdır. İslam, bireylerin geçmişteki hatalarına veya yanlışlarına odaklanarak, birbirleriyle kin ve düşmanlık geliştirmemelerini öğütler. Bir insan, geçmişteki hataları unutarak, Allah’ın rızasını kazanmayı hedeflemelidir. Aynı zamanda, geçmişteki olaylardan ders alarak daha adil, hoşgörülü ve anlayışlı bir toplum oluşturulması gerektiği de İslam’ın öğrettiği önemli bir ilkedir. Her birey, geçmişten bağımsız olarak, geleceğe odaklanmalı ve kendi kazançlarına odaklanmalıdır. Bir toplumda dostluk ortamı kurmak, yalnızca bireyler arasındaki ilişkilere değil, aynı zamanda toplumsal barışa da büyük katkı sağlar. İslam, müminleri birbirlerine zarar vermemeye, karşılıklı saygı ve sevgiye davet eder. Müslümanlar, aralarındaki farklılıkları bir kenara bırakıp, birbirlerini anlayarak ve kabul ederek dostluk ilişkileri kurmalıdır. Bu, hem bireysel anlamda hem de toplumsal anlamda insanları birbirine yakınlaştırır ve barışçıl bir toplum oluşmasına katkı sağlar. Her birey, farklı görüşleri, inançları veya geçmişi olmasına rağmen, başkalarının iyiliklerine saygı duyarak bir arada yaşayabilir. Bu noktada Şiiler ile Sünniler arasındaki ilişkiler üzerine bir düşünce geliştirmek önemlidir. Şiiler ile Sünniler arasındaki dostluk ortamı bu iki grubun da birbirlerine kin beslememeleri ve ortak paydada buluşmaya çalışmalarına dayanmalıdır. Her iki grup, geçmişin olumsuz etkilerinden sıyrılarak, birbirlerine dostça yaklaşmalı, karşılıklı anlayış ve saygı çerçevesinde ilişkilerini güçlendirmelidir. Kin ve düşmanlık, toplumsal ilişkilerde yalnızca bireyleri körleştirir. Her iki taraf, karşılıklı saygı ve anlayış geliştiremedikçe, birbirlerinin iyi yanlarını görmeleri zorlaşır. Bu da toplumsal barışı ve bireysel ilişkileri zedeler. İslam, bu tür olumsuz durumların önüne geçmek için her bireyi anlayış, sabır ve barışçıl yaklaşımlar geliştirmeye teşvik eder. Kin ve nefret yerine dostluk, saygı ve sevgi temelinde bir toplum oluşturmak, hem bireylerin hem de toplumsal yapıların sağlıklı bir şekilde gelişmesini sağlar. İslam, barışçıl ilişkilerin kurulmasını ve geçmişin yüklerinden kurtulmayı öğütler. Her birey, geçmişteki hatalardan ders alarak, kendini geliştirmeli ve Allah’ın rızasını kazanmayı amaçlamalıdır. Dostluk, saygı ve karşılıklı anlayış, sağlıklı toplumsal ilişkilerin temelini oluşturur. Müslümanlar, farklı gruplar arasında kin ve düşmanlık yerine, birbirlerine dostça yaklaşmalı, geçmişi unutarak, geleceğe odaklanmalıdır. Bu yaklaşım, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde barış, huzur ve ilerlemeye yol açar.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İslam dini, tüm müminlerin Allah katında eşit olduğu ve kardeşçe yaşamaları gerektiğini vurgulayan evrensel bir dindir. İslam’ın temel hedefi, insanlar arasında barış, adalet ve merhamet ortamını tesis etmektir. Ancak tarih boyunca Müslümanlar arasında cemaat, mezhep ve milliyet temelli bölünmeler ortaya çıkmış ve bu ayrışmalar zaman zaman düşmanlığa dönüşerek İslam’ın özüne aykırı bir hal almıştır. Kur’an ise müminlerin bu bölünmelerin ve düşmanlıkların üstesinden gelerek Allah’ın emri doğrultusunda kardeşlik bilinciyle hareket etmelerini istemektedir.
Hucurat Suresi’nin 10. ayetinde Allah şöyle buyurur:
> “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah’tan sakının ki rahmete erişesiniz.” (Hucurat Suresi, 10)
Bu ayette açıkça belirtildiği gibi, müminlerin Allah katındaki temel kimliği “kardeş” olmaktır. Dolayısıyla aralarında çıkabilecek anlaşmazlıklar ve husumetler, Allah’ın emri gereği mutlaka barış ve sulh yoluyla çözülmelidir. Müminlerin arasını düzeltmek, kardeşlik bağlarını güçlendirmek ve Allah’ın rahmetini kazanmak için önemli bir ibadettir. Mezhep, cemaat veya milliyet gibi kimlikler, eğer kardeşlik bilincine aykırı olarak düşmanlık ve fitneye yol açıyorsa, İslam’ın özüne kesinlikle terstir. Hucurat Suresi’nin 11. ayeti ise, kardeşliği zedeleyen ve müminler arasında kibir, alay, küçümseme gibi olumsuz tutumları yasaklamaktadır:
> “Ey iman edenler! Bir kavim bir kavimle alay etmesin. Belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Ve kadınlar da kadınlarla alay etmesin belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Birbirinizde kusur aramayın ve birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fıskla isimlendirilmek ne kötüdür! Ve kim tevbe etmezse işte onlar zalimdirler.” (Hucurat Suresi, 11)
Bu ayet, insanların kavmi kimlikleriyle övünmesini ve başkalarını aşağılamasını kesin bir dille yasaklamaktadır. Çünkü Allah katında üstünlük, kavmi veya etnik kökenle değil, takva ve samimi imanla ölçülür. Müminler arasında alay, kusur arama, kötü lakap takma gibi tutumlar, Allah’ın yasakladığı davranışlardır. Bu davranışlar, kardeşlik bilincini yok ederek toplumsal barışı ve İslam’ın özündeki rahmeti zedeler. Kur’an’ın açık emirlerine rağmen, tarih boyunca Müslümanlar mezhep ve cemaat ayrılıkları üzerinden üstünlük yarışına girmiştir. Oysa İslam dini bir mezhep veya cemaat dini değildir. İslam, evrensel bir kardeşlik dinidir. Müminler, Allah’ın indirdiği vahyin etrafında kenetlenmeli ve birbirlerine kardeş gözüyle bakmalıdırlar. Allah’ın belirlediği kardeşlik sınırları, milliyetçilik veya mezhep taassubunu aşar ve tüm müminleri eşit olarak kuşatır. Kur’an’ın bu ayetleriyle verdiği temel mesaj, İslam toplumlarında barış, adalet ve kardeşlik temellerini güçlendirmektir. Müminler, kendilerini cemaat, mezhep veya milliyet üzerinden tanımlamaktan ziyade, Allah’ın “mümin” olarak tanımladığı öz kardeşlik bilinciyle hareket etmek zorundadırlar. Sonuç olarak, İslam’ın hedefi, müminler arasında bölünme ve düşmanlık değil kardeşlik ve dayanışma ortamı oluşturmaktır. Hucurat Suresi’nin 10. ve 11. ayetleri, Allah’ın müminleri kardeş kıldığını ve aralarındaki tüm düşmanlıkları aşarak barış ve merhamet ortamı inşa etmelerini emrettiğini açıkça göstermektedir. Cemaat, mezhep ve milliyet gibi insan kaynaklı sınırlar, Allah katındaki gerçek kardeşliği gölgeleyemez. Allah’ın rahmetine kavuşmanın yolu, müminlerin kardeşliğini tesis etmek ve her türlü ayrımcılığı ortadan kaldırmaktan geçer. Bu ayetler, bugün de Müslüman toplumların birliğini ve barışını sağlamada temel rehberimiz olmalıdır.

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İslam’daki "şirk" ve "müşrik" kavramlarının doğru anlaşılması önemlidir. Şirk, yalnızca puta tapmakla sınırlı olmayan, Allah’a karşı yapılan her türlü eş tutma anlamına gelir. Allah'tan ve O'nun rızasından öncelikli tutulan her şey, şirk olarak kabul edilir. Müşrik ise bu duruma düşen kişiye verilen isimdir. Nebimiz Muhammed döneminde müşrikler, İslam'ın yayılmasını engellemeye çalışmış, Müslümanlara zulmetmişlerdir. Bu zulüm, Müslümanların Medine'ye hicret etmelerine ve burada yeni bir toplum yapısı kurmalarına yol açmıştır. Medine'deki ilk yıllarda, Müslümanlar ve müşrikler arasındaki ilişkiler, hoşgörü ve barış temelinde şekillenmiştir. Medine Anayasası, Müslümanlar ile diğer inançlar arasında eşitlik ve güvenliği sağlamak amacıyla hazırlanmış, böylece hem dini hem de sivil haklar güvence altına alınmıştır. Hudeybiye Anlaşması da, Müslümanlar ile müşrikler arasındaki 10 yıl sürecek barışı sağlamış ve her iki tarafın birbirine zarar vermemesi kararlaştırılmıştır. Ancak bazı müşrik kabileleri, bu anlaşmaya uymayarak Müslümanlara saldırmışlardır. Bu durum, Nebimiz Muhammed'in Mekke'yi fethetmesine ve müşriklere karşı tavır almasına neden olmuştur. Tevbe suresi, Medine’de kurulan İslam Devleti'nin dış ilişkileri ve savaş stratejileri hakkında önemli bilgiler sunar. Bu ayetlerde, müşriklerle yapılan anlaşmaların ihlali ve bunlara karşı alınacak tutum tartışılmaktadır.
Tevbe Suresi 1-2. Ayetler:
"Allah ve elçisinden antlaşma yaptığınız müşriklere ilişki kesme bildirisidir. Yeryüzünde dört ay dolaşın ve bilin ki siz Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz ve şüphesiz Allah kâfirleri rezil edecektir."
Bu ayetler, Müslümanlar ile müşrikler arasında var olan antlaşmaların bozulduğunu ve bundan sonra müşriklere karşı bir uyarı yapıldığını belirtir. Burada verilen dört aylık süre, müşriklere kendilerini toparlama ve zarar vermeme şansı tanımak amacıyla verilmiştir. Bu süreç, bir savaş ilanı değil, adaletli bir süre tanıma anlamına gelir. Müşrikler bu süre içinde barışçıl bir tutum sergileyebilirler. Tevbe suresi 2. ayeti, müşriklere verilen dört aylık sürenin, Allah’ın adaletine karşı gelmenin mümkün olmadığını hatırlatan bir uyarıdır. Müslümanlar, bu süre içinde barışçıl bir çözüm arayarak bir mücadele ortamı oluşturmamaya çalışmalıdırlar. Ancak sonrasında, zulme uğramış olan tarafın haklarını koruma sorumluluğu doğacaktır.
Tevbe Suresi 3. Ayet:
"Ve Allah'tan ve elçisinden insanlara en büyük Hac günü duyurudur. Şüphesiz Allah ve elçi ortak koşanlardan uzaktır. Eğer tevbe ederseniz bu sizin için daha iyidir ve eğer dönerseniz bilin ki siz Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz. Ve inkâr edenlere acı bir azabı müjdele."

Devamını Oku
Muhammed Rıdvan Kaya

İslam dininin bir "ticarethane"ye dönüşmesi süreci, tarihsel, sosyolojik ve dini boyutları olan karmaşık bir süreçtir. Bu süreç, İslam’ın saf ve ilk haliyle değil zamanla, özellikle iktidar, servet ve dini sınıfın etkileşimiyle şekillenen bir yozlaşma süreciyle ilgilidir. Nebimiz Muhammed’in yaşadığı dönemde İslam, tevhid (Allah’ın birliği), ahiret bilinci, adalet, paylaşım, bireysel sorumluluk ve ahlaki temellere dayalı bir dindi. Ticaret helaldi ama din üzerinden kazanç sağlamak ahlaki olarak hoş karşılanmazdı. Nebimiz Muhammed, vahyi karşılıksız iletir, “Ben bunun karşılığında sizden bir ecir istemiyorum” (Şuara 109) diyerek dini ticaret aracı yapmazdı. Emevîler, dini kendi iktidarlarını meşrulaştırmak için kullandılar. Halifelik kurumuyla birlikte, dini temsil iddiası siyasal güce entegre oldu. Dini otoriteler saraya yakınlaştı fetvalar siyasi çıkarla uyumlu hale geldi. Cuma hutbeleri bile halifeye övgüyle dolmaya başladı. Abbasiler Dönemi'ne gelindiğinde din, kurumsal hale geldi. Medreseler kuruldu. Bu, hem eğitim sistemiydi hem de “resmî din yorumu”nun üretildiği bir merkezdi. Farklı görüşler sistemleştirilip doktrinleştirildi hak-batıl ayrımı siyasi ve mezhebî çizgilere göre yapıldı. Sayısı on binleri bulan hadis rivayetleri ortaya atıldı bir kısmı iktidarın veya zengin sınıfın çıkarına hizmet etti. "Zenginler cennete kolay girer" gibi sahihlikten uzak, çıkar odaklı söylemler üretildi. Tasavvuf dönemine gelindiğinde tasavvuf ilk başta dünyevi çıkarı reddeden bir hareketti. Sonraki Dönemde tarikatlar vakıflar kurdu, zengin bağışları aldı. Şeyhler geniş mülkler ve servetler biriktirdi. Bazı tarikatlar şeyhlerin “keramet” gösterileriyle gelir elde etmeye başladı. Şeyhe bağlılık, Allah’a bağlılıktan öne geçti. Osmanlı Döneminde kadılar ve müftüler devlet memuru oldu. Fetvalar ekonomik, siyasi hedeflere göre şekillendi. Hayır amaçlı olsa da birçok vakıf, dini gerekçe ile büyük mal varlıklarını yönetti. Vakıf yöneticiliği çıkar kapısına dönüştü. Para karşılığı sevap kazanma, türbe ziyaretleri, yatırdan medet umma gibi halk hurafeleri "ekonomik modele" entegre edildi. Modern Dönemde dini içerik üzerinden reyting ve sponsorluk alan “popüler hocalar” türedi. Vaazlar gösteriye, kitaplar ticari ürüne dönüştü. Özellikle Suudi Arabistan’ın bu alanı ticarete dönüştürmesiyle milyar dolarlık bir sektör doğdu. İslami finans ve bankacılık kurularak faizin adı değiştirilip “kar payı” denilen sistemlerle dinî hassasiyetler üzerinden kazanç sağlandı. Kur’an, dini dünyalık çıkar aracı yapmayı şiddetle eleştirir:
>"Ve Benim ayetlerimi azıcık bedele satmayın ve Ben'den korkun."(Bakara suresi 41. ayet)
>"Şüphesiz Allah'a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir karşılığa satanlar işte onların ahirette payı yoktur. Ve kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak ve onlara bakmayacak ve onları temizlemeyecektir. Ve onlar için elim bir azap vardır."(Ali İmran Suresi 77. ayet)
Nebimiz Muhammed hiçbir zaman din üzerinden kazanç sağlamamış, malını infak etmiş ve “ben de sizin gibi bir beşerim” demiştir. Bugün din hizmeti adı altında zenginleşen yapılar, saraylarda yaşayan din adamları, milyonluk arabalarla gezen “şeyhler” ve Diyanet İslam’ı bir ticarethaneye dönüştürmüştür. İslam, özü itibariyle arınmayı, paylaşmayı, adaleti ve Allah’a yönelmeyi emreder. Ancak tarihsel süreçte dinin temsilcileri olduğunu iddia edenler onu bireysel ve kurumsal çıkarlar için araç haline getirince “ticaret dini” ortaya çıkmıştır.


Devamını Oku