Kur’an, İslam inancına göre Allah’ın kelamı olup insanlara doğru yolu gösteren en yüce rehberdir. Ancak zamanla bazı insanlar, Kur’an’a dair yaklaşımlarında hurafelerle karışık, yanlış anlayışlar geliştirmiştir. Bunlardan biri de Kur’an’ın bir kişiyi “çarpacağı” inancıdır. Bu tür düşünceler, Kur’an’ın mesajını anlamaktan uzak, halk arasında dolaşan batıl inançlara dayanır. Kur’an’ın fiziksel bir nesne olarak zarar görmesi, onun kutsallığına ya da Allah katındaki değerine zarar vermez. Önemli olan, Kur’an’ın içeriğinde yer alan mesajlar ve bu mesajlara duyulan saygıdır. Kur’an sayfalarının yakılması, yırtılması ya da başka bir şekilde zarar görmesi, Allah’ın kelamına gölge düşürmez. Asıl olan, bu mesajın insan kalbine ulaşmasıdır. Bir insan Kur’an’a el basarak yalan yere yemin ettiğinde, bu eylem Kur’an’a zarar vermez; kişinin kendi ahlaki sorumluluğunu ortaya koyar. Allah, kalplerdeki niyeti bilir ve buna göre karşılık verir. Bazı insanlar Kur’an’a duydukları saygıyı, onu fiziksel olarak yüksek bir yere koymakla, tozunu almakla ya da öpüp başlarına koymakla sınırlandırırken; aynı kişiler Kur’an’ın öğretilerini yaşamaktan uzak durabilmektedirler. Oysa gerçek saygı, Kur’an’ı anlamak, onun hükümlerine göre yaşamak ve onu hayatın merkezine yerleştirmektir. Kur’an’ın bir telefon klasöründe yazılı olması da onun değerini değiştirmez. Kutsallık, taşıyıcı nesnede değil; taşınan ilahi mesajdadır. Bu anlayış, Kur’an’a olan bakışımızı şekillendirmeli, onu sadece fiziki bir varlık olarak değil, Allah’ın rehberliği olarak görmemizi sağlamalıdır. Yine halk arasında yaygın olan “kalpte siyah nokta oluşur”, “organ bağışı günahı taşır” gibi inançlar da dinin özünden sapmalardır. İman, kalbin samimiyetiyle ilgilidir; fiziksel organlarla değil. Organ bağışı, kişinin imanına zarar vermez; günah ya da sevap kalpten geçen niyete göre değerlendirilir. Kur’an’a saygısızlık eden kişiler, bu eylemleriyle kendi bilinç düzeylerini ve ahlaki duruşlarını sergilerler. Ancak bu, Kur’an’ın yüceliğine zarar vermez. Kur’an, yakılsa da yırtılsa da mesajı yaşamaya ve insanları aydınlatmaya devam eder. Onun yeryüzündeki varlığı, sadece kağıtlarda değil, inananların kalplerindedir. Sonuç olarak, Kur’an bir nesne değil, ilahi bir mesajdır. Onun değerini belirleyen, sayfaları ya da cildi değil; içeriğindeki hakikatlerdir. Kur’an’a saygı, onu anlamak ve yaşamakla mümkündür. "Kur’an çarpar" gibi hurafelerle değil; Kur’an’ın rehberliğinde bir hayat sürmekle Allah’a yaklaşılır.
Hayal edin: milyarlarca farklı parçadan oluşan devasa bir saat yapıyorsunuz. Her bir dişliyi, her bir yayı, her bir vidayı özenle yerleştiriyorsunuz. Saatin içinde birbirine bağlı yüzlerce mekanizma var zamanı göstermekle kalmıyor farklı takvimler, hava durumu ölçümleri hatta yıldız hareketlerini bile doğru şekilde gösteriyor. Şimdi biri çıkıp size bu mükemmel mekanizmanın tesadüfen parçaların rastgele bir araya gelmesiyle oluştuğunu iddia etseydi aklı başında bir insan bu sözlere itibar eder miydi? İşte yaşadığımız evren de böylesine hassas ve karmaşık bir düzenin ürünüdür. Yeryüzündeki ekosistemlerden insan vücudunun işleyişine kadar her yerde olağanüstü bir uyum ve hassas denge hâkimdir. Öyle ki yeryüzünde bir ağacın yaprağından bir kuşun uçuş sistemine kadar her detay en küçük ayrıntısına kadar kusursuzca yaratılmıştır. Bir ormanı düşünün. Ağaçlar birbirleriyle kökleri aracılığıyla iletişim kurar. Toprak altındaki mantar ağları sayesinde besinlerini paylaşır hasta olan bir ağaca destek olurlar. Bu sistem o kadar dengelidir ki yağmurun yağış miktarından toprağın mineral dengesine kadar her şey hassas bir dengeyle işler. Eğer bu denge çok küçük bir şekilde bile bozulsa tüm ekosistem çökebilir. Ya da insan vücudundaki kan dolaşımını ele alalım. Kalbiniz günde yaklaşık 100.000 kez atar ve bir gün içinde vücudunuzdaki tüm kanı yaklaşık 1.500 kez dolaştırır. Her atış dakikası dakikasına ayarlanmıştır. Bir anlık bir aksama tüm sistemin çökmesine sebep olabilir. Oysa uyurken bile kalbimiz, solunum sistemimiz, sindirimimiz ve daha nice sistem kusursuzca çalışmaya devam eder. Tüm bu düzenin işleyişi öylesine süreklidir ki insanlar genellikle bu mucizevi düzeni fark bile etmezler. Sabahları Güneş'in doğacağından hava soluyabileceklerinden yerçekiminin etkisinin süreceğinden emindirler. Oysa atmosferdeki oksijen oranı sadece birkaç yüzde değişseydi yaşam imkânsız hale gelirdi. İnsan bedenine biraz daha yakından bakalım. Karaciğer 500'den fazla farklı görevi aynı anda yerine getirir. Gözünüz bir saniyeden daha kısa bir sürede odaklanabilir uzak ve yakın nesneleri aynı anda algılayabilir. Beynimiz saniyede milyonlarca elektriksel sinyali işler. Tüm bu süreçler bizim müdahalemiz olmadan kusursuz bir şekilde gerçekleşir. Üstelik bu düzen yalnızca bireysel bir varlıkta değil tüm evrende gözlemlenebilir. Dünya’nın Güneş etrafındaki dönüş hızı, eksen eğikliği, atmosferin kalınlığı gibi sayısız parametre tam olması gerektiği gibidir. Dünya'nın biraz daha hızlı ya da yavaş dönmesi, gece ve gündüz sürelerini yaşanmaz hale getirebilirdi. Güneş bir an için bile enerji üretmeyi durdursa birkaç dakika içinde Dünya donmaya başlardı. Bütün bu hassas dengeler hiçbir kusur olmaksızın işlemeye devam etmektedir. Bu mükemmel sistemin başıboş bir tesadüf eseri var olamayacağı açıkça ortadadır. Böylesine harikulade bir düzen ancak sonsuz bir ilim ve kudret sahibi olan Allah'ın eseridir. Gerek gökyüzüne baktığımızda gerekse bir yaprağın damarlarını incelediğimizde her detayda Allah’ın varlığının ve büyüklüğünün açık delillerini görürüz. İnsan yalnızca bir hastalık anında değil her nefes alışında her adım atışında bu muazzam düzenin farkına varmalı kendisini yoktan var eden Allah’a şükretmelidir. Bu sonsuz düzen her an her yerde Allah'ın kusursuz yaratmasının bir yansımasıdır.
Türkiye'de lise ve üniversite giriş sınavları olan LGS ve YKS gibi süreçlerde öğrenciler ve aileler için tercih dönemi kritik bir aşamayı oluşturmaktadır. Bu süreçte nicel veri analizi araçları giderek yaygınlaşırken, bu araçlara olan yaklaşımda iki uç nokta ortaya çıkmaktadır: Bir yanda veri analizine körü körüne güvenen yaklaşım, diğer yanda ise bu araçları tamamen reddeden tutum. Veri analizi, geçmiş verilerden elde edilen desenler ve eğilimler yoluyla geleceğe dair tahminler yapmaya çalışan matematiksel bir disiplindir. Bu süreç, büyük veri kümeleri üzerinden istatistiksel yöntemler kullanarak belirli olasılıklar hesaplar ve bu hesaplamalara dayanarak öngörülerde bulunur. Ancak veri analizinin temel özelliği, kesinlikten uzak tahminler sunmasıdır. Modern bilim dünyasında veri analizi kabul görmüş bir disiplin olmakla birlikte, çıkan sonuçların tamamen doğru olmadığı bilinmektedir. Bu nedenle her analiz sonucunda güven aralıkları belirlenir ve belirsizlik marjları hesaplanır. Bu durum, veri analizinin tahmin aracı olarak kullanılabileceğini ancak mutlak gerçeklik kaynağı olarak görülemeyeceğini göstermektedir. Lise ve üniversite tercih süreçlerinde veri analizi, öğrencilerin geçmiş yıllardaki sıralama verileri, tercih eğilimleri ve yerleşme durumları baz alınarak hazırlanmaktadır. Bu analizler öğrencilere bir rehberlik sunabilir ancak çok sayıda bilinmeyen faktör ve değişken nedeniyle kesin sonuçlar veremez vermesi mümkün değildir. Tercih sürecinde etkili olan faktörler arasında o yılki sınav zorluğu, sosyal ve ekonomik değişiklikler, üniversitelerin kontenjan politikaları, toplumsal tercih eğilimleri ve bireysel motivasyonlar yer almaktadır. Bu faktörlerin çoğu önceden tahmin edilemez niteliktedir ve bu durum veri analizinin sınırlarını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Ne yazık ki veri analizine olan aşırı güven, bazı kötü niyetli kişiler tarafından istismar edilmektedir. Bu kişiler, veri analizinin bilimsel görünümünden yararlanarak kesin sonuçlar vaad etmekte ve ailelerden yüksek ücretler talep etmektedirler. Özellikle tercih dönemlerinde yaşanan kaygı ve belirsizlik, aileleri bu tür hizmetlere yöneltebilmektedir. Bu durumda önemli olan, veri analizinin bir araç olduğunu ancak kaderi belirleyen mutlak bir güç olmadığını anlamaktır. Hiçbir analiz sistemi yüzde yüz doğruluk oranı sunamamaktadır hiçbir zamanda sunamayacaktır ve bu durum hem bilimsel hem de etik açıdan kabul edilmesi gereken bir gerçektir. İslam dini açısından bakıldığında, insanların kaderini belirlemede yalnızca Allah'a güvenilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Maide Suresi'nin 90. ayetinde fal okları "şeytan işi pislikler" olarak nitelendirilmiş ve bunlardan kaçınılması gerektiği ifade edilmiştir: "Ey iman edenler! Şüphesiz örten, kumar, dikili taşlar ve fal okları sapkın işi pisliktir. Bunlardan kaçının umulur ki kurtuluşa erersiniz." (Maide Suresi, 90. Ayet) Bu ayet ışığında, geleceği belirleme konusunda Allah'tan başka bir kaynağa güvenmenin yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Fal okları gibi uygulamalar, kişinin kaderini belirleme çabası olarak görülmekte ve Allah'ın iradesine aykırı kabul edilmektedir. Aynı mantıkla, veri analizi sonuçlarına körü körüne güvenmek ve hayatın yönünü tamamen bu tahminlere göre şekillendirmek de problemli bir yaklaşım oluşturmaktadır. İnsanlar Allah'ın takdirine ve iradesine teslim olmalı, bilimsel araçları ise yalnızca rehberlik amacıyla kullanıp körü körüne güvenmemelidirler. Bu durumda ortaya çıkan soru şudur: Veri analizi hiç mi kullanılmamalıdır? Bu sorunun cevabı, dengeli bir yaklaşım gerektirmektedir. Veri analizi, yaşamı daha bilinçli ve verimli bir şekilde yönlendirebilmek için kullanılabilir ancak kader belirleyici bir araç olarak görülmemelidir. Üniversite tercihlerinde veri analizi kullanırken şu prensipler benimsenmelidir:
Veri analizini yalnızca bir rehber olarak görmek ve mutlak gerçeklik kaynağı olarak kabul etmemek gerekir. Analiz sonuçlarını diğer faktörlerle birlikte değerlendirmek ve tek başına karar verme aracı olarak kullanmamak önemlidir. Güven aralıklarını ve belirsizlik marjlarını dikkate alarak gerçekçi beklentiler oluşturmak faydalı olacaktır.
Allah'a tevekkül ederek, elinden geleni yapmanın ardından sonucu O'na bırakmak İslami yaklaşımın gereğidir. Veri analizine aşırı bağımlılık geliştirmemek ve her durumda Allah'ın takdirinin geçerli olduğunu hatırlamak gerekir. Lise ve üniversite tercihlerinde veri analizinin kullanımı, modern eğitim sisteminin bir parçası haline gelmiştir. Bu araçlar doğru kullanıldığında faydalı rehberlik sağlayabilir ancak mutlak gerçeklik kaynağı olarak görülmemelidir. Özellikle İslami perspektiften bakıldığında, kader konusunda yalnızca Allah'a güvenilmesi ve bilimsel araçların ise sınırları dahilinde kullanılması gerektiği anlaşılmaktadır. Ailelerin ve öğrencilerin bu süreçte dengeli bir yaklaşım benimsemeleri, hem bilimsel araçlardan faydalanmaları hem de inanç değerlerine uygun hareket etmeleri önem taşımaktadır. Geleceği yalnızca Allah'ın bildiği unutulmamalı ve her türlü tahmin çabasının sınırlı olduğu kabul edilmelidir. Bu bağlamda veri analizi, bir araç olarak değerlendirilmeli ancak hiçbir zaman kaderi belirleyici bir güç olarak görülmemelidir. İnsanların ellerinden geleni yapmaları, uygun araçları kullanmaları ancak sonucu Allah'a bırakmaları, hem bilimsel hem de İslami açıdan en doğru yaklaşımı oluşturmaktadır. Veri analizine körü körüne güvenen kişilerinse ya cahil ya da dolandırıcı oldukları bilinmelidir. Veri analizini ısrarla savunacak olan varsa da bu iki formülü tercihler için uygulasın veri analiziyle aynı sonuçları verirler isteyen 6 yıllık veriler üzerinden 2024 sıralamalarını test edebilir. Bu iki formül veri analizine körü körüne güvenmenin şirk olduğunun en büyük ispatıdır.
1. Formül:
> Tahmini 2024 Sıralaması = (2023 taban sıralama / 2023 geçerli aday) x 2024 aday sayısı
2. Formül:
Günümüzde teknolojinin hızla gelişmesiyle birlikte yapay zeka, eğitim alanında da önemli bir araç haline gelmiştir. Özellikle Liselere Giriş Sınavı (LGS) ve Yükseköğretim Kurumlarına Giriş Sınavı (YKS) tercihlerinde yapay zeka destekli sistemler, öğrencilere rehberlik etmek için kullanılmaktadır. Ancak bu teknolojinin kullanımında dikkatli olmak ve doğru perspektifle yaklaşmak büyük önem taşımaktadır. Yapay zeka, temelde veriden beslenen matematiksel algoritmalar bütünüdür. Bu sistemlerin akıl, zeka veya bilinç gibi insani özellikler taşımadığını unutmamak gerekir. Yapay zeka, sadece kendisine verilen veri setleri doğrultusunda çıktılar üretir ve bu çıktıların her zaman doğru olacağının garantisi yoktur.
Yapay Zekanın Temel Özellikleri:
- Veri tabanlı çalışma prensibi
- Bilinç ve farkındalık eksikliği
- Hata yapma potansiyeli
- Sürekli öğrenme ve güncelleme ihtiyacı
Kur’an-ı Kerim, insanlığın rehberi olan ve hak ile batılı ayıran bir kitaptır. Bu kutsal kitapta yer alan her hüküm ve bu hükümlerin arka planındaki hikmetler, adaletin sağlanması ve toplumsal düzenin korunması içindir. Maide Suresi 38. ayeti, hırsızlık yapanlar için belirlenen bir ceza düzenlemesidir. Ancak bu ayetin anlamı, tarih boyunca farklı şekillerde yorumlanmıştır. Maide Suresi 38. ayeti meallerin çok büyük kısmında şu şekilde geçmektedir: >"Hırsızlık yapan erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık olarak ellerini kesin. Bu, Allah tarafından bir cezadır. Allah azizdir, hakimdir." Bu ayeti yüzeysel bir şekilde ele aldığımızda, fiziksel olarak el kesme cezası ön plana çıkmaktadır. Ancak ayetin Arapça orijinal metni ve kelimelerin bağlamsal kullanımı incelendiğinde, bu cezanın mecazi bir anlam taşıdığı ortaya çıkmaktadır. Ayette geçen “eydiyehume” kelimesi, “eller” anlamına gelen “eyd” kelimesinden türemiştir. Arapça’da “eyd”, hem fiziksel elleri hem de mecazi anlamda bir gücü ifade edebilir. Eydiyehume iki kişiye ait elleri ifade ederken, sahip oldukları güç, yetki veya eylemi sembolize eder. Eğer mecaz anlamda kullanılıyorsa, "elleri" kavramı güç, destek, sorumluluk veya etki gibi anlamlar taşır. Eyd'in eller anlamına bakıldığı zaman Arapça'da tekillik ve çoğulluğa ek olarak tesniye denilen bir kip bulunmaktadır. Bu durumda;
YED: Bir el
YEDA: İki el
EYD: Eller olup üç ve daha çok eli kast etmektedir. Bu durumda herkesinde bildiği gibi bir insanda üç el olmadığına göre burada bir mecaz durumu söz konusu olur.
Kur’an’ın diğer ayetlerine baktığımızda, “eyd” kelimesinin farklı anlamlarda kullanıldığını görmekteyiz. Örneğin: >"Ve göğü kuvvetle(bieydin) inşa ettik ve şüphesiz biz genişleticiyiz."(Zariyat Suresi, 47. Ayet)
Bu ayette geçen “eyd” kelimesi, göğü inşa etmekte kullanılan güç ve kudret anlamında kullanılmıştır. Buradan hareketle, Maide Suresi 38. ayetinde geçen “eydiyehume” ifadesinin de hırsızların gücünü veya toplumsal bağlantılarını kesmek anlamına gelebileceği yorumlanabilir. Ayette geçen “kataA” fiili, Kur'an'da 18 yerde kullanıldığı hâlde bunların sadece 2 tanesi fiziksel kesme anlamına gelmektedir. Kur’an’da “kataA” kelimesi, ilişkiyi kesmek, gücü sınırlamak, bir bağlantıyı koparmak ve iki ayette de fiziksel kesme anlamında kullanılmıştır. Örneğin: >"Ellerinizi ve ayaklarınızı kesinlikle keseceğim sonra hepinizi kesinlikle çarmıha gereceğim."(Araf Suresi, 124. Ayet) Bu ayette Firavun’un tehditlerinden bahsedilirken kullanılan “kataA”, bağlam gereği fiziksel kesme anlamında kullanılmıştır. Ancak Kur’an’ın diğer ayetlerinde bu kelime genellikle mecazi anlamlar taşır. Bu durum, Maide Suresi 38. ayetindeki cezanın da gücü kesmek, toplumsal bağlantıyı koparmak gibi anlamlar taşıyabileceğini göstermektedir. Kur’an’da hırsızlık suçu ile ilgili başka bir örnek Yusuf Suresi’nde yer alır. Bu surede Yusuf’un kardeşlerinin hırsızlıkla suçlanması ve buna verilen ceza şu şekilde anlatılır: "Onun cezası kimin yükünde bulunursa işte o onun karşılığıdır. Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız dediler."(Yusuf Suresi, 75. Ayet) Burada fiziksel bir el kesme cezası uygulanmadığı, aksine hırsızlık yapan kişinin alıkonularak gücünün sınırlanması yönteminin benimsendiği görülmektedir. Bu da hırsızlık cezasının toplumsal düzeni koruma amacı taşıdığını ve caydırıcılığın esas olduğunu ortaya koymaktadır. Kur’an’ın birçok yerinde Allah’ın “el-Adl” (adaletli) ismi vurgulanır. Adalet, Kur’an’da her zaman ölçülü ve dengeli bir ceza düzenini ifade eder. Maide Suresi 38. ayetindeki cezayı da bu bağlamda değerlendirdiğimizde, hırsızlık yapan kişinin gücünün, toplumsal bağlantılarının veya hareket alanının kısıtlanması şeklinde bir yaptırımın daha adil olacağı sonucuna varılabilir. Hırsızlık, yalnızca bireysel bir suç değil, aynı zamanda toplumsal bir sorundur. Aile bağlarının zayıflığı, sosyal yardımlaşmanın eksikliği ve ekonomik eşitsizlikler, hırsızlık gibi suçların artmasına neden olabilir. Bu nedenle Kur’an, sadece bireysel cezaları değil, toplumsal düzenlemeleri ve yardımlaşmayı da teşvik eder. Doğru Meal: >"Hırsızlık yapan erkek ve kadının yaptıklarına karşılık Allah'tan caydırıcı bir ceza olarak güçlerini kesin. Allah azizdir, hakimdir."(Maide Suresi, 38. Ayet) Adaletin tam anlamıyla sağlanabilmesi için, bu ayeti doğru anlamak ve uygulamak, hırsızlık suçunun kökenlerini analiz ederek toplumun yapısını güçlendirmek gereklidir. Eğer Maide Suresi 38. ayeti fiziksel anlamda uygulanır ve bir insanın eli gerçekten kesilirse, bu durum sadece fiziki bir eksiklik değil, aynı zamanda çok derin psikolojik ve toplumsal sorunlara yol açar. İnsanın yaratılışında yer alan merhamet, adalet ve onur duygusu, bu tarz bir cezanın yıkıcı sonuçlarını dikkate almayı gerektirir. El kesme gibi bir uygulama, bireyin duygusal bütünlüğünü zedeler, kişiliğini yaralar ve topluma karşı yabancılaşmasına neden olabilir. Elini kaybeden bir kişi travma sonrası stres bozukluğu yaşayabilir. Beden algısı bozulur, aynaya baktığında artık kendisini eksik bir insan olarak görebilir. Bu da özgüvenini ciddi biçimde sarsar. Birçok kişi bu nedenle psikolojik destek almak zorunda kalabilir. Aile içi roller zarar görebilir. Evli bir kişi, elini kaybettikten sonra ailesine ekonomik ya da fiziksel destek sağlamakta zorlanabilir. Eşinin ve çocuklarının gözünde değersizleştiğini hissedebilir. Bekâr bir kişi için ise evlilik ihtimali büyük ölçüde azalır. “Engelli” damgası yediği için toplumun birçok alanında dışlanabilir. İş hayatında ciddi zorluklarla karşılaşır. El emeğine dayalı işlerde çalışması artık mümkün olmayabilir. Bu da işsizliğe, yoksulluğa ve yeniden suça yönelmesine neden olabilir. Daha da tehlikelisi, bu kişi kendisine bu cezayı uygulayanlara karşı büyük bir öfke ve kin duygusu geliştirebilir. İçinde taşıdığı öfke, intikam duygusuna dönüşebilir. “Benim elimi kesti, ben de ona zarar vereceğim” düşüncesiyle saldırgan davranışlara yönelebilir. Bu sadece bireysel bir öfke değil, aynı zamanda bir sosyal çatışmaya da dönüşebilir. Eli kesilen kişi, kendisine ceza uygulayan hâkimi, yetkiliyi veya toplumu hedef alabilir, onları toplum önünde itibarsızlaştırmaya çalışabilir. Linç kültürü gelişebilir. Suçlu, bir anda mağdur rolüne bürünerek hem kendi yaşadığı acıyı meşrulaştırır hem de karşı tarafı şeytanlaştırır. Bu durumda fiziksel olarak elini kesen kişi ya da ceza sisteminin temsilcileri, onun hayatını çalmakla kalmaz; duygularını, umutlarını ve belki de ahiretini çalmış olur. Asıl “büyük hırsızlık” da budur: Bir insanın duygusal dengesini, toplumsal onurunu ve yeniden doğruya dönme ihtimalini çalmak. Kur’an’ın genel adalet ilkesi çerçevesinde değerlendirildiğinde, bu tür geri dönüşü olmayan, telafisi mümkün olmayan cezaların uygulanması yerine, kişinin gücünü sınırlamak, toplumsal etkisini kesmek, malına el koymak, sosyal hizmetlerde çalıştırmak gibi hem caydırıcı hem ıslah edici yollar tercih edilmelidir. Çünkü Kur’an’da amaç sadece cezalandırmak değil, aynı zamanda arındırmak ve topluma yeniden kazandırmaktır. Ceza, zulme dönüşmemelidir. Sonuç olarak, Maide Suresi 38. ayetinin doğru anlaşılması için kelimelerin bağlamsal anlamları, Kur’an’ın genel mesajı ve adalet ilkesi dikkate alınmalıdır. Bu ayet, hırsızlık yapan kişilere fiziksel olarak el kesme cezasını değil, yaptıklarına uygun şekilde güçlerini ve toplumsal bağlantılarını kısıtlayarak caydırıcılığı sağlamayı ifade etmektedir. Adaletin tam anlamıyla sağlanabilmesi için, bu ayeti doğru anlamak ve uygulamak, hırsızlık suçunun kökenlerini analiz ederek toplumun yapısını güçlendirmek gereklidir.
Makine Mühendisliği Bölümü, mühendislik fakültelerinin en köklü ve kapsamlı bölümlerinden biridir. Mekanik sistemlerin tasarımı, analizi, üretimi ve bakımıyla ilgilenen bu disiplin, enerji üretimi, mekanik sistemlerin hareketi, ısı transferi, malzeme bilimi, üretim teknikleri ve kontrol sistemleri gibi çok çeşitli alanlarda bilgi gerektiren disiplinlerarası bir mühendislik dalıdır. Modern dünyada teknolojinin hızla gelişmesiyle birlikte, makine mühendisliği de kendini sürekli yenilemekte ve yapay zeka, otomasyon gibi yeni teknolojilerle entegre olmaktadır.
Makine Mühendisliğinin Temel Özellikleri
Makine mühendisliği, mühendislik alanları arasında en köklü ve çok yönlü bölümlerden biridir. Bu disiplinin temel özellikleri arasında geniş uygulama alanları, güçlü teorik temeller ve pratik uygulamalar yer almaktadır. Makine mühendislerinin üç ana işlevi bulunmaktadır: tasarlama, üretim yönetimlerini geliştirme ve üretimi planlama ve uygulama. Çalışılan yerin gelişmişlik düzeyi ve özelliklerine göre bu görevlerin ağırlıkları değişebilmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde bu işlev daha çok uygulama biçiminde, gelişmiş ülkelerde ise tasarlama, planlama ve üretim yöntemleri geliştirme şeklinde olmaktadır. Makine mühendisleri çalıştıkları kuruma göre ucuz ve kullanışlı mekanik sistemlerin, gaz ve buhar türbinlerinin, pistonlu kompresörlerin, soğutma, ısıtma, havalandırma sistemlerinin, içten yanmalı motorların ve hatta nükleer reaktörlerin tasarımı, geliştirilmesi ve üretimi ile uğraşmaktadırlar.
Çalışma Alanları ve Sektörler
Üretim ve İmalat Sanayi
Makine mühendisliğinin en yaygın çalışma alanı olan üretim ve imalat sanayinde, mühendisler üretim süreçlerinin planlanması, CNC tezgâhlarının programlanması, kalite kontrol mühendisliği ve montaj hatlarının optimizasyonu gibi görevleri üstlenmektedirler. Fabrikalar, atölyeler ve organize sanayi bölgeleri bu alanda temel çalışma yerleridir.
Mazeretli üniversite kaydı, YKS sınavı sonucunda bir üniversiteye yerleştiği halde, çeşitli geçerli nedenlerle normal kayıt döneminde kayıt yaptıramayan öğrenciler için geliştirilmiş özel bir sistemdir. Bu sistem, öğrencilerin beklenmedik durumlar karşısında eğitim haklarını kaybetmemelerini sağlayan önemli bir güvence mekanizması olarak işlev görür. Normal kayıt döneminde kayıt yaptıramayan öğrenciler, belirli koşulları sağladıkları takdirde, üniversitelerin belirlediği özel tarihlerde mazeretli kayıt başvurusu yapabilirler. Bu süreç, hem öğrencilerin hem de yükseköğretim sisteminin esnekliğini artıran önemli bir düzenleme olarak karşımıza çıkar.
Geçerli Mazeretler ve Durumlar
Mazeretli kayıt hakkından yararlanabilmek için öğrencilerin sahip olduğu mazeretlerin belirli kriterler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Yükseköğretim kurumları tarafından kabul edilen başlıca geçerli mazeretler şunlardır:
Sağlık Sorunları
Öğrencinin kendisinin veya yakın aile üyelerinin ciddi sağlık problemleri yaşaması durumunda, tıbbi raporlar ve hastane belgeleri ile desteklenen başvurular değerlendirmeye alınır. Bu durum, öğrencinin kayıt döneminde fiziksel veya psikolojik olarak kayıt işlemlerini gerçekleştirmesine engel olan durumları kapsar.
Askerlik Yükümlülüğü
Kur'an-ı Kerim'de "Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık" (Kamer Suresi, 49) ayeti, evrendeki tüm sistemlerin belirli yasalara ve dengelerle işlediğine işaret eder. Bu ilke sadece fiziksel dünyada değil, sosyal, siyasal ve ekonomik sistemlerde de gözlemlenebilir bir gerçekliktir. Tarih boyunca yükselip çöken tüm medeniyetler ve devletler, bu evrensel yasanın somut örneklerini oluşturur.
Tarihsel Perspektif: Yıkılmayan Devlet Yoktur
Antik Çağ İmparatorlukları
Akad İmparatorluğu (MÖ 2334-2154), tarihin ilk imparatorluğu olarak kabul edilir. Sargon'un kurduğu bu devasa yapı, yaklaşık 180 yıl sonra iç karışıklıklar ve dış baskılar sonucu çökmüştür.
Asur İmparatorluğu, Mezopotamya'nın en güçlü askeri gücü olarak yüzyıllarca bölgeye hükmetti. Ancak aşırı genişleme, merkezden uzak bölgelerin kontrolsüzlüğü ve sürekli savaşların getirdiği ekonomik yük, imparatorluğun çöküşünü hızlandırdı.
Pers (Ahameniş) İmparatorluğu, üç kıtaya yayılan devasa topraklarıyla biliniyor ancak Makedonya Kralı İskender'in seferleriyle yıkıldı. İlginç olan, çöküşün asıl nedeninin askeri yenilgiden çok, içerideki bürokratik ağırlık ve merkezî otoritenin zayıflaması olmasıdır.
Evrim hipotezi, uzun yıllardır bilim dünyasında önemli bir tartışma konusu olmuştur. Ancak, bu tartışmalar yalnızca bilim insanları arasında kalmayıp, medya ve toplumda da geniş bir yer bulmuştur. Özellikle Batı medyasında sıkça karşımıza çıkan evrimsel anlatılar, evrim hipotezinin bilimsel bir gerçeklik olarak kabul edilmesini sağlamaya çalışırken, aynı zamanda toplumu da bu görüşü kabul etmeye teşvik etmektedir. Ancak bu süreçte, medya organlarının ve bazı bilimsel kaynakların evrimi ele alış biçimleri, gerçekte evrim hipotezinin doğruluğunu sorgulamak için bir fırsat sunmaktadır. Medya, evrim hipotezinin yayılmasında ve topluma kabul ettirilmesinde büyük bir rol oynamaktadır. Büyük medya kuruluşları ve saygın dergiler, evrim hipotezini sürekli olarak gündeme getirir ve bilimsel bir gerçeklik gibi sunarlar. Ancak, bu anlatıların çoğu, bilimsel verilerden çok, ideolojik bir bakış açısının etkisi altında şekillenmektedir. Bu durum, özellikle evrim hipotezini tartışmaya açan ve ona karşı çıkan seslerin medyada yer bulamamasıyla pekişir. Medyanın sunduğu bu tek taraflı bakış, toplumu evrim hipotezini sanki bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçeklik gibi kabul etmeye zorlar. Batı'da evrim hipotezi, saygın bilim dergileri ve medya kuruluşları tarafından, sanki tartışmasız bir gerçeklik olarak sunulmaktadır. Örneğin, Nature, Scientific American ve National Geographic gibi dergiler, evrimi biyolojik ve doğasal bir gerçeklik olarak kabul eder ve bunu bir tür "doğa yasası" olarak topluma sunar. Bu medya organları, evrim hipotezini bir ideolojiye dönüştürerek, karşıt görüşleri genellikle yok sayar ya da bu görüşleri "çağdışı" olarak damgalar. Bu bağlamda, evrim hipotezinin toplumda bir dogma haline gelmesi, medya organlarının bu hipotezi sürekli olarak "kanıtlanmış" bir gerçeklik gibi sunmasından kaynaklanmaktadır. Ancak, evrim hipotezinin bilimsel bir gerçeklik olup olmadığına dair yapılan tartışmalar, medyanın sunduğu tek taraflı anlatının ötesine geçmekte fayda vardır. Evrim hipotezinin pek çok yönü, zaman zaman bilim insanları tarafından da sorgulanmakta ve eleştirilmektedir. 1950'lerden günümüze kadar, evrimle ilgili çok sayıda boşluk ve eksiklik ortaya çıkmıştır. Bu boşluklar, evrim hipotezinin bilimsel açıdan eksik ya da hatalı olduğu yönündeki görüşleri güçlendirmiştir. Ancak, bu görüşler, medya tarafından genellikle görmezden gelinmekte ya da küçümsenmektedir. Evrim karşıtı görüşler, bilimsel çevrelerde dahi fazla yer bulamamaktadır ve bu durum, evrim hipotezinin doğruluğu hakkında daha derinlemesine düşünmeyi engellemektedir. Medyanın evrim hipotezi üzerindeki etkisi, sadece haberlerle sınırlı kalmaz. Ayrıca, medya, kültürel hizmetler aracılığıyla da evrimi topluma empoze etmektedir. Kitaplar, belgeseller ve hatta popüler kültür ürünleri, evrim hipotezinin "kesin" bir gerçeklik olduğu fikrini yaymaya çalışmaktadır. Bu içerikler, genellikle evrimi bilimsel bir kesinlik olarak tanıtarak, karşıt görüşleri marjinalleştirmekte ve onları "gerçek dışı" ya da "akıl dışı" olarak yaftalamaktadır. Bunun örneklerinden biri, 1996 yılında Milliyet Yayınları tarafından yayımlanan Darwin: Yeni Başlayanlar İçin adlı kitaptır. Kitap, Darwin'in evrim hipotezini "kesin bir gerçeklik" olarak sunarken, ona karşı çıkanları ise cahillik ve akılsızlıkla suçlamaktadır. Türkiye'de ise medya, evrim hipotezini genellikle daha az eleştiren bir bakış açısıyla sunmaktadır. Yerli medya organları, evrim hipotezini genellikle Batı kaynaklı bilgilere dayandırarak aktarır ve bu hipotezi doğru kabul eder. Ancak, evrim hipotezine karşı çıkan bilim insanları ve düşünürler, genellikle medyada yer bulamamaktadır. Türkiye'deki büyük gazeteler ve televizyon kanalları, evrim hipotezine karşı çıkan sesleri bastırmakta ve evrimci görüşü topluma empoze etmeye devam etmektedir. Bu, bilimsel bir tartışma ortamı oluşturulmasının önünde büyük bir engel teşkil etmektedir. Medyanın evrim hipotezi üzerindeki etkisi, yalnızca akademik dünyada değil, aynı zamanda günlük yaşamda da hissedilmektedir. Medya, evrim hipotezini bir ideoloji haline getirerek, toplumu bu görüşü benimsemeye zorlamaktadır. Bu süreç, evrimi bir "dogma"ya dönüştürmüş ve alternatif bakış açılarını marjinalleştirmiştir. Sonuç olarak, evrim karşıtı bir görüş dile getirmek, toplumda genellikle dışlanma ya da küçümsenme ile sonuçlanmaktadır. Evrim karşıtları, medyanın etkisiyle büyük ölçüde seslerini duyuramamakta ve bu da toplumsal düşünceyi şekillendiren önemli bir faktör haline gelmektedir. Medya, evrim hipotezinin topluma kabul ettirilmesinde büyük bir rol oynamaktadır. Ancak, bu süreç, bilimin ve düşüncenin özgürce gelişmesi için engel teşkil etmektedir. Evrim hipotezinin "kesin" bir gerçeklik olarak sunulması, bilimsel tartışmaların engellenmesine yol açmakta ve alternatif görüşlerin marjinalleşmesine sebep olmaktadır. Bu durumu aşabilmek için, medya organlarının daha tarafsız ve dengeli bir yaklaşım sergileyerek, farklı bakış açılarını topluma sunması gerektiği açıktır. Bilimsel tartışma, dogmalardan uzak, özgür bir ortamda yapılmalıdır.
İslam düşüncesinde melekler, Allah’a itaat eden, varlıklardır ve onların temel işlevi, Allah’ın emirlerini yerine getirmektir. Bununla birlikte, bazı ayetlerde melek kelimesi farklı bir şekilde kullanılmış, geleneksel anlamından sapmalar gözlemlenmiştir. Bu durum, özellikle Bakara Suresi 102. ayetindeki Harut ve Marut figürlerinde karşımıza çıkmaktadır. Ayet klasik melek anlayışından farklı bir durumu ortaya koymakta ve Arapçadaki dilsel kökenleri dikkate alarak daha derin bir anlam çözümlemesi yapılmasını gerektirmektedir. Arapçadaki "مَلَك" (melek) kelimesi, "م-ل-ك" (m-l-k) kökünden türetilmiştir. Bu kök, başlıca "egemenlik", "yönetmek" veya "sahip olmak" gibi anlamları taşır. Bu kelimenin kökeni incelendiğinde, yönetim, gücün elde edilmesi ve sahip olma gibi temaların ön plana çıktığı görülür. Arapçadaki bu dilsel köken, "m-l-k" kökünden türetilen diğer kelimelerle paralel olarak, "hükmetmek", "idare etmek" ve "gücü elinde bulundurmak" gibi anlamları da içerir. Bakara Suresi 102. ayette geçen Harut ve Marut figürleri, geleneksel olarak melekler olarak yorumlanmış ve meallerin büyük kısmına da bu şekilde aktarılmış olsa da, burada farklı bir anlamda kullanıldıkları anlaşılmaktadır. Ayet, Süleyman’ın mülküne karşı çıkan sapkınların, Babil'deki iki figür olan Harut ve Marut’tan sihir öğrenerek küfre girmelerini anlatır. Bu figürlerin "fitne" ve "zarar" unsuru ile ilişkilendirilmesi, onları yalnızca melek olarak kabul etmenin ötesine geçilmesi gerektiğini gösterir. Ayetteki "fitne" (sapkınlık, bozgun çıkarma) ve "zarar" kelimeleri, Harut ve Marut’un öğrettikleri şeylerin, insanlara kötü sonuçlar doğurabileceğine işaret eder. Ayrıca, Harut ve Marut’un insanların eşiyle arasını ayırmak için kullanılan bilgilerle ilişkilendirilmesi, onların melek değil, "yönetici" veya "gücü elinde tutan" figürler olarak anılabilecek bir pozisyonda olduklarını gösterir. Dolayısıyla, "melek" teriminin burada, yönetici ve gücü elinde bulunduran bir anlamda kullanıldığı söylenebilir. Ayetin dikkat çeken bir diğer yönü, Harut ve Marut’un Babil’de bulunuyor olmalarıdır. Eğer bu iki figür gerçekten melek olsaydı, onların sadece Babil’le sınırlı kalması beklenmezdi. Melekler, Allah’a itaat eden ve tüm dünyada görevli varlıklardır. Ancak Harut ve Marut’un yalnızca Babil’de varlık gösteriyor olmaları, bu figürlerin meleklerden farklı bir anlamda kullanıldığını düşündürmektedir. Bu durum, Arapçadaki "m-l-k" kökünün yönetim ve egemenlik temalarına daha yakın bir anlam taşıdığına işaret eder. Bakara Suresi 102. ayetteki Harut ve Marut’un melek olarak kabul edilmesi, hem dilsel hem de kavramsal olarak sorgulanabilir. Ayette geçen "malak" kelimesi, geleneksel melek anlayışından farklı olarak, "yönetici" ve "gücü elinde bulunduran" bir anlamda kullanılıyor. Ayrıca, ayetteki "fitne" ve "zarar" unsurları, Harut ve Marut’un öğrettikleri şeylerin tehlikeli olduğunu ve bu öğretilerin insanları kötü yola sevk edebileceğini gösterir. Bu bağlamda, Harut ve Marut’un meleklerden ziyade, yönetici veya gücü elinde bulunduran figürler olarak anlaşılması daha uygundur. Sonuç olarak, Bakara Suresi 102. ayetindeki Harut ve Marut, melek kavramının ötesinde, gücü elinde bulunduran, insanları saptıran ve zararlı bilgileri öğreten figürler olarak anlaşılmalıdır. "Ve Süleyman'ın mülkü hakkında sapkınların okuduklarına uydular. Süleyman küfre girmedi. Fakat sapkınlar insanlara sihri ve Babil'deki iki yöneticiye Harut ve Marut'a gönderileni öğreterek küfre girdiler. Şüphesiz onlar biz fitneyiz küfre girmeyin demedikçe kimseye onu öğretmezlerdi. Fakat bunlardan eşi ve karısının arasını ayıran şeyi öğreniyorlardı. Ama Allah'ın izni hariç kimseye zarar veremezdiler. Yararlı olanı değil zararlı olanı öğreniyorlardı. Kesinlikle onu satın alan kimsenin ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Ve kendilerini onunla sattıkları şey ne kötüdür. Keşke bilselerdi."(Bakara suresi 102. ayet)




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!