Proteinler, yaşamın temel yapı taşlarından biri olarak biyolojik süreçlerin vazgeçilmez unsurlarıdır. Ancak bu moleküllerin nasıl oluştuğu ve canlılık için gerekli koşulları nasıl sağladığı, bilim dünyasında derin bir tartışma konusudur. Proteinlerin oluşum süreci, basit bir kimyasal reaksiyondan çok daha karmaşıktır ve birçok özel koşulu gerektirir. Bu makale, bir proteinin rastlantısal olarak oluşma olasılığını ve bu süreçteki engelleri bilimsel bir perspektiften ele almaktadır.
1. Proteinin Karmaşık Yapısı ve Şartları
Bir proteinin oluşabilmesi için yalnızca amino asitlerin varlığı yeterli değildir. Amino asitlerin belirli bir sıra ve yapı ile birleşmesi, bu birleşmenin de yalnızca peptid bağları aracılığıyla gerçekleşmesi gereklidir. Peptid bağlarının dışındaki bağlarla bir araya gelen amino asitler, işe yaramaz ve fonksiyonel olmayan moleküller oluşturur. Ayrıca, amino asitlerin tümünün sol-elli olması şarttır. Doğada amino asitler hem sağ-elli hem de sol-elli formda bulunur. Ancak proteinler yalnızca sol-elli amino asitlerden oluşur. Rastgele bir ortamda sağ-elli ve sol-elli amino asitlerin eşit oranda bulunması ihtimali göz önüne alındığında, proteinin yalnızca sol-elli amino asitlerden oluşma olasılığı oldukça düşüktür.
2. Enzimler ve Protein Sentezi
Protein sentezi için gerekli olan enzimlerin yokluğunda, protein oluşumu mümkün değildir. İlginç bir paradoks olarak, bu enzimler de aslında proteinlerden oluşur. DNA, proteinlerin üretimi için gerekli şifreleri barındırır, ancak DNA'nın kopyalanması ve işlev göstermesi de proteinlere bağlıdır. Bu durumda, DNA ve proteinlerin aynı anda var olması zorunludur. Bunun yanı sıra, protein sentezini gerçekleştiren ribozomlar gibi hücresel yapılar olmadan, protein üretimi imkânsızdır.
3. Çevresel Şartlar ve Stabilite Sorunu
Psikoloji, insan davranışlarını, zihinsel süreçleri ve duyguları inceleyen bilim dalı olarak hem teorik hem pratik açıdan oldukça zengin bir alandır. İnsanların düşünce, duygu ve davranışlarının nedenlerini anlamaya çalışmasıyla birey ve toplum sağlığına önemli katkılar sunar. Psikoloji lisans eğitimi dört yıl sürer ve temel psikoloji derslerinin yanı sıra istatistik, araştırma yöntemleri ve psikolojik ölçme teknikleri gibi alanlarda da eğitim verilir. Bu sayede öğrenciler, bilimsel araştırma yapma becerisi kazanırken, insan davranışlarını analiz etme yetkinliğine de sahip olur. Eğitim sürecinde alınan teorik bilgilerin yanı sıra, staj ve gönüllü projelerle uygulamalı deneyim kazanmak da önemlidir. Psikoloji mezunları çok çeşitli alanlarda çalışabilirler. Klinik psikologluk, eğitim/okul psikolojisi, endüstri-örgüt psikolojisi, akademisyenlik, insan kaynakları, rehberlik ve danışmanlık bunlardan bazılarıdır. Klinik psikolog unvanı almak için yüksek lisans gereklidir. Yeni yönetmelikle (29.03.2025) terapi hizmeti sunma yetkisi sadece klinik psikologlara verildi. Lisans mezunu psikologlar ise test uygulama, araştırma veya endüstriyel alanlarda çalışabilir. Yeni yönetmeliğe göre klinik psikologlar bireysel veya en fazla 3 kişilik ortaklıklarla özel muayenehane açabilir. Tüzel kişilikle çalışma yasaklandı. Ayrıca psikologlar, felsefe, sosyoloji gibi alanlarda eğitim alıp öğretmenlik sertifikasıyla ortaöğretimde felsefe grubu veya rehber öğretmen olarak da görev yapabilirler. Psikoloji eğitimi kişilere insan zihni ve davranışı üzerine geniş bir perspektif kazandırır. İletişim, empati ve sosyal becerileri geliştirerek hem kişisel hem de mesleki yaşamda fayda sağlar. Psikologlar, çeşitli sektörlerde – eğitimden sağlığa, insan kaynaklarından endüstri-örgüte kadar – çalışma imkânına sahiptir. Ayrıca akademik kariyer yapmak veya araştırma alanında ilerlemek isteyenlere kapılar açar. Psikolojik destek ve danışmanlık yoluyla bireylere ve topluma yardımcı olma imkanı ise mesleğin en anlamlı yanlarından biridir.
Dezavantajlar ve Zorluklar
Psikoloji mezunları, özellikle klinik psikoloji gibi uygulamalı alanlarda çalışmak için yüksek lisans eğitimi ile karşılaşırlar. Türkiye’de psikologluk mesleği henüz tam anlamıyla düzenlenmemiş olduğundan, yeterli yasal koruma ve meslek odalarının olmaması sorun teşkil etmektedir. Ayrıca yapay zekâ ve teknolojinin gelişmesiyle psikolog unvanını yetkisiz kullanan kişiler de rekabet ortamını zorlaştırmaktadır. Mezunların çoğu başlangıçta düşük ücretlerle işe başlamakta, iş bulma süreci rekabetçi ve zor olmaktadır. Özellikle klinik, danışmanlık ve eğitim alanlarında mezun sayısının fazla olması istihdam sorununu artırmaktadır. Devlet kadrolarında psikolog sayısı sınırlı ve KPSS ile kamuya atanma oranı düşüktür. Özel sektörde ise deneyimli psikologlara öncelik verilmekte ve deneyimsiz mezunlaraysa düşük ücret teklif edilmektedir. Meslek, duygusal olarak yorucu olabilir; çünkü bireylerin sorunlarını dinlemek, empati kurmak ve destek olmak yüksek psikolojik dayanıklılık gerektirir. Son yıllarda teknolojinin psikoloji alanına entegrasyonu hız kazanmıştır. Veri analizinde SPSS, R, Python gibi yazılımlar yaygın olarak kullanılmaktadır. Göz izleme, EEG cihazları gibi teknolojiler deneysel psikoloji çalışmalarını kolaylaştırmaktadır. Pandemi sonrası online terapi ve dijital danışmanlık platformları (Zoom, Google Meet vb.) psikologların hizmetlerini daha geniş kitlelere ulaştırmasını sağlamıştır. Yapay zekâ, büyük veri kümelerini analiz ederek psikolojik test sonuçlarının yorumlanmasını hızlandırmakta, chatbotlar ön görüşme ve temel destek sunmaktadır. Ancak dijital ortamda veri güvenliği, gizlilik ve empati eksikliği gibi sorunlar bulunmaktadır. Yazılım tabanlı uygulamalar, insan temasının yerini tam olarak alamazlar. Bu nedenle psikologların teknolojiye hâkim olmaları, ancak insani ilişkilerini güçlü tutmaları gerekmektedir.
Psikoloji mezunlarının rekabetçi ortamda öne çıkabilmeleri için;
- Öğrencilik ve mezuniyet sonrası gönüllü kurumlarda örneğin Kızılay'da aktif rol almak,
- Klinik psikoloji, endüstri-örgüt psikolojisi, adli psikoloji gibi alt alanlarda uzmanlaşmak,
İslâm tarihinin erken dönemlerine dair anlatılar içerisinde Râhip Bahîra kıssası, oldukça dikkat çekici ve bir o kadar da tartışmalı rivâyetlerden biridir. Genellikle Nebimiz Muhammed’in gençliğinde, amcası Ebû Tâlib ile yaptığı Şam yolculuğunda geçtiği kabul edilen bu kıssada, bir Hristiyan râhibin onu geleceğin nebisi olarak tanıdığı iddia edilir. Bu rivâyetin detaylarında, Bahîra’nın Nebimiz Muhammed'i bir bulutun gölgelendirmesi gibi olağanüstü bir alametle tanıdığı anlatılır. Ancak bu anlatım, hem sened hem de metin açısından ciddi tartışmalara ve eleştirilere maruz kalmıştır. Rivâyeti ilk aktaran kaynak, İbn İshâk’ın Sîre’sidir. Ancak İbn İshâk bu rivâyeti herhangi bir sened ile desteklememekte, “fîmâ yez‘umûne” (iddia ettiklerine göre) gibi temriz sigalarıyla aktararak, bu olayın tarihi güvenilirliğine dair kuşku uyandırmaktadır. Onun bu rivâyeti, tâbiînden Abdullah b. Ebû Bekr b. Muhammed’e dayandırdığı ifade edilse de, iki veya daha fazla râvî atlanarak yapılan bu aktarım hadis ilminde mu‘dal olarak değerlendirilir ve zayıf hadislerin en alt derecesinde yer alır. Taberî de İbn İshâk’tan ve Tirmîzî’den benzer rivâyetleri nakletmektedir. Ancak bu rivâyetler de aynı şekilde sened yönünden ciddi zaaflar taşır. İbn Sa’d’ın rivâyeti ise daha çok Vâkıdî’ye dayanır ki, Vâkıdî hadis otoriteleri tarafından güvenilir kabul edilmemiştir. Onunla ilgili “zayıf ve uydurma hadis nakleden râvî” değerlendirmesi yapılmıştır. Vâkıdî’nin aktardığı rivâyetler de tıpkı İbn İshâk rivâyeti gibi mu‘dal kabul edilmektedir. Tirmîzî’nin naklettiği rivâyet ise nispeten daha sağlam kabul edilmekle birlikte, Tirmîzî bunu “garip, hasen” olarak nitelemiştir. “Garip” oluşu, sened zincirinde bir yerde tek râvîye dayanmasından kaynaklanır ki bu durum, hadis bilginleri nezdinde rivâyetin güvenilirliğini düşürür. Ayrıca Tirmîzî’nin “sadece bu tarikten biliyoruz” demesi, rivâyetin başka destekleyici yollardan gelmediğini, dolayısıyla sahih şartlarını taşımadığını gösterir. Rivâyetin içeriğinde de pek çok tenkide açık unsurlar mevcuttur. Özellikle bulutun sadece Nebimiz Muhammed'i gölgelendirmesi, olayın doğrudan şahidi olması gereken onlarca kişinin buna sessiz kalması ve bu olayın Mekke’de hiç dillendirilmemesi, rivâyetin kurgusal bir niteliğe sahip olabileceğini düşündürmektedir. Zehebî, bu rivâyeti “uydurma” olarak nitelendirerek onun “sahih olmadığını” açıkça dile getirir. Özellikle bulut ve ağaç gölgesinin aynı anda olması gibi fiziksel olarak çelişkili unsurlara dikkat çeker. Ayrıca olayın neredeyse sadece râhibe söyletilmesi, diğer karakterlerin edilgen konumda olması ve olayın dramatik bir şekilde sunulması, rivâyetin doğal değil, idealize edilmiş bir anlatı olduğunu düşündürmektedir. Kur’ân perspektifinden bakıldığında ise bu tür rivâyetlerin doğruluğu daha da kuşkulu hale gelmektedir. Zira Kur’ân’da Nebimiz Muhammed'in vahiy almadan önce böyle bir görevle görevlendirileceğini bilmediği açıkça belirtilir: “Ve sen, sana Kitab’ın vahyedileceğini ummuyordun.”(el-Kasas, 28/86) Bu ayet, Allah Resûlü’nün nebilik görevinden önce böyle bir beklenti içerisinde olmadığını gösterirken, Bahîra rivâyeti gibi “geleceğin nebisi olarak tanındığı” türdeki anlatıları doğrudan çürütmektedir. Zira böyle bir olay yaşanmış olsaydı, bu olay hem Nebimiz Muhammed'in hem de onu tanıyanların zihninde iz bırakır, ilk vahiy geldiğinde bu olağanüstü hatıraya mutlaka başvurulurdu. Oysa ne Hatice validemiz, ne Ebû Tâlib, ne de sahâbeden biri, böyle bir geçmiş olaydan söz etmemektedir. Râhip Bahîra rivâyeti, hem sened hem metin hem de Kur’ân perspektifinden bakıldığında ciddi zaaflar taşımaktadır. Rivâyetin hadis ilmindeki sınıflandırması oldukça zayıf, içeriğindeki unsurlar fizikî ve mantıkî olarak çelişkili ve Kur’ân’ın ortaya koyduğu bilgiyle uyuşmamaktadır. Bu sebeple, bu tür anlatıların tarihî hakikatler değil, daha çok sonradan oluşmuş kutsal biyografi (hagiografi) unsurları olduğu söylenebilir. Nebimiz Muhammed'e olan sevgi ve saygının onu efsaneleştirme yoluyla gösterilmeye çalışıldığı bir dönemin ürünü olan bu tür rivâyetler, Kur’ân merkezli bir nebi anlayışıyla yeniden değerlendirilmelidir.
Reenkarnasyon, insanların öldükten sonra ruhlarının yeniden başka bir bedende, bazı inançlara göre ise başka bir canlıda dünyaya gelmeye devam ettiği fikrine dayanan bir görüştür. Bu inanç Hinduizm, Budizm, antik Yunan felsefesi gibi İslam dışı kültürlerde yaygındır. Ancak günümüzde bazı kişiler, bu öğretiyi İslamî bir gerçeklik gibi sunmaya ve Kur’an ayetlerini bu görüşe dayanak göstermeye çalışmaktadır. Reenkarnasyon inancını savunanlar, Mümin Suresi’nin 11. ayetini delil olarak öne sürmektedirler. “Dediler: Rabbimiz! Bizi iki kez öldürdün, iki kez dirilttin; artık günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkış için bir yol var mı?” (Mümin 40:11) Bu iddiaya göre ayette geçen iki dirilişten biri dünya hayatına geri dönüş, diğeri ise ahiret hayatına geçiştir. Ancak bu yorum ayetin bağlamı ve diğer Kur’an ayetleriyle çelişmektedir. Kur’an’ın bütünü dikkate alındığında bu ayetin anlamı şu şekilde açıklanmalıdır:
- Birinci ölüm: İnsanların henüz yaratılmadan önceki yokluk hâli
- Birinci diriliş: Dünya hayatında yaratılıp hayata başlamaları
- İkinci ölüm: Dünya hayatının son bulması
- İkinci diriliş: Ahirette tekrar diriltilmeleri
Bu kronoloji, Bakara Suresi'nin 28. ayetinde çok açık biçimde ifade edilmektedir. “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Siz ölüler iken sizi diriltti. Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara 2:28) Ayette insanın yokken yaratıldığı, sonra öldüğü ve sonra yeniden diriltileceği belirtilmektedir. Burada bir dünya hayatı ve bir ahiret dirilişi söz konusudur. Dolayısıyla reenkarnasyonun iddia ettiği gibi bir döngüsel diriliş ve ölüm süreci Kur’an’da yer almaz. Kur’an, ölümden sonra tekrar dünyaya dönüşün olmadığını çok açık bir şekilde beyan eder. Müminun Suresi’nin şu ayeti bu konuda oldukça belirleyicidir: “Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde: ‘Rabbim! Beni geri döndürün’ der. Belki yapmadığım iyi işleri yaparım diye. Asla! Bu sadece onun söylediği bir sözdür. Onların ardından diriltilecekleri güne kadar bir engel vardır.” (Müminun 23:99-100) Bu ifade, dünya hayatına geri dönüşün mümkün olmadığını gösterir. Fecr Suresi’nde ise insanın ahirette pişmanlık içinde söylediği şu söz yer alır: “Keşke ben hayatım için bir şey gönderseydim.” (Fecr 89:24) Bu ifade de gösteriyor ki insan birden fazla hayat yaşamamış, sadece bir kez dünya hayatını tecrübe etmiştir. Eğer reenkarnasyon olsaydı, insan geçmiş yaşamlarından tecrübe edinmiş olurdu ve bu pişmanlık sözleri anlamını yitirirdi. Reenkarnasyonun sadece dinî değil, aynı zamanda mantıksal ve adalet açısından da ciddi çelişkileri vardır:
Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık (PDR) bölümü, eğitim ve psikoloji disiplinlerinin kesişiminde yer alır. Temel amacı bireylerin psikolojik, sosyal, duygusal ve akademik gelişimini desteklemek, onların kendini tanımasına, karar verme becerilerini geliştirmesine ve potansiyelini en iyi şekilde kullanmasına yardımcı olmaktır. PDR’nin kapsamı yalnızca okul ortamı ile sınırlı kalmaz; sosyal hizmetlerden insan kaynaklarına kadar geniş bir yelpazeyi kapsar.
PDR mezunları, genellikle aşağıdaki alanlarda görev alabilir:
- Okullar: Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullar veya özel okullarda rehber öğretmen / psikolojik danışman.
- Üniversiteler: Öğrenci işleri birimleri, kariyer merkezleri.
- Rehabilitasyon ve Özel Eğitim Merkezleri.
- Belediyeler, STK’lar: Sosyal hizmet projeleri ve destek programları.
Türkiye'de üniversite tercih sürecinin en kritik aşamalarından biri, öğrencilerin rehber öğretmenlerden aldıkları danışmanlık hizmetidir. Bu süreç, milyonlarca gencin gelecek planlarını şekillendiren hayati bir rol oynamaktadır. Ancak mevcut durumda, rehber öğretmenlerin yaptığı tercih danışmanlığı, "rasyonelleştirilmiş rastgelelik" olarak tanımlanabilecek bir yaklaşımla yürütülmektedir. Bu yaklaşım, ne tamamen bilinçsiz ne de tamamen bilinçli olup, sistematik analizden uzak bir tahmin oyununa benzemektedir.
Mevcut Durumun Analizi: Beş Tipik Yaklaşım
1. Sayısal Loto Bayisi Yaklaşımı
Bu yaklaşımda rehber öğretmenler, "Şansını dene, belki tutar" mantığıyla hareket etmektedir. Geçmişe dair istatistiksel veriler göz ardı edilmekte, olasılıklar hesaplanmamaktadır. Tercih listesi "biraz yüksek, biraz garanti, biraz da rastgele" yazılır mantığıyla oluşturulmaktadır. Bu durum, bilimsel bir temelden ziyade sezgi ve umut pazarlanmasına dönüşmektedir.
2. Falcı/Tarotçu Yaklaşımı
"İçine doğduysa şunu da yaz" veya "Bak geçen yıl şu sıralamayla girmiş, bu sene neden olmasın?" gibi ifadelerle karakterize edilen bu yaklaşım, veriden çok hisle hareket etmektedir. Muğlak ifadelerle yönlendirme yapılmakta, objektif kriterler yerine subjektif değerlendirmeler ön plana çıkmaktadır.
Resim Öğretmenliği bölümü, temel sanat eğitimi almış, sanatsallığı gelişmiş ve bu yeteneklerini başkalarına aktarabilen öğretmenler yetiştirmeyi hedefler. Eğitim süresi dört yıl olup, lisans düzeyinde verilir ve eğitim fakültelerinin Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’ne bağlı olarak yürütülür. Mezunlar, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı devlet okullarında veya özel okullarda “Görsel Sanatlar / Resim Öğretmeni” olarak görev alabilirler. Bunun yanı sıra, sanat kursları ve atölyelerde eğitmenlik yapma, kendi atölyelerini kurarak bağımsız sanat çalışmaları gerçekleştirme ve sanat terapisi gibi alanlara yönelme gibi alternatifler de mevcuttur. Akademik kariyer hedefleyen mezunlar ise ilgili yüksek lisans ve doktora programlarına devam ederek akademisyen olabilir, ayrıca Halk Eğitim Merkezlerinde usta öğretici olarak çalışabilirler. Resim Öğretmenliği bölümü, öğrencilerin sanatsal ifadelerini zenginleştirmelerine ve farklı tekniklerle deneysel çalışmalar yapmalarına olanak tanır. Eğitim süresince sanat tarihi, estetik ve eleştiri gibi dersler sayesinde öğrenciler kapsamlı bir sanat bakış açısı kazanırlar. Bu bölüm mezunları, öğretmenliğin yanı sıra sanat kursları ve atölyeler açarak bağımsız işler yapma fırsatına sahiptirler. Ayrıca yüksek lisans ve doktora gibi akademik ilerleme yolları da mezunların kariyerine farklı yönler katmaktadır. Her ne kadar Resim Öğretmenliği bölümü çeşitli fırsatlar sunsa da, bazı önemli zorluklar da beraberinde gelir. Öğretmenlik kadrolarındaki sınırlı kontenjanlar nedeniyle atama bekleyen mezun sayısı artmakta, bu da rekabeti ve atama bekleme süresini uzatmaktadır. Kendi atölyesini kurmak isteyen mezunlar için malzeme temini gibi alanlar ise ek maliyet ve destek gerektirir. Özel sektörde sanat eğitimi kursları ve dersleri rekabetçi ve düşük ücretlidir. Ayrıca bazı üniversitelerde atölye imkânlarının sınırlı olması, öğrencilerin yeterli teknik beceri geliştirememesine yol açmaktadır. Bunun sonucunda, farklı malzeme ve tekniklere hâkimiyet eksik kalır ve öğrenciler çoğunlukla öğretmenlik rolüne odaklandıkları için bireysel sanat dili geliştirmede yetersiz kalırlar. Son yıllarda sanat ve eğitim dünyasında yazılım ve dijital teknolojilerin etkisi giderek artmaktadır. Photoshop, Illustrator, CorelDRAW gibi programlar Procreate, Krita gibi dijital çizim yazılımları öğretmenlerin ve sanatçıların hem ders anlatımında hem de kişisel sanat üretiminde güçlü araçlar sunmaktadır. Dijital çizim tabletleri (ör. Wacom) klasik tekniklerin yerini almasa da modern ve hızlı alternatifler sağlamaktadır. Öğretmenler, PowerPoint, Canva gibi araçlarla ders materyallerini zenginleştirebilir, Google Classroom ve Zoom gibi sanal sınıf uygulamalarıyla ders anlatımını çevrimiçi ortama taşıyabilirler. Sanat tarihi ve çizim tekniklerini anlatan kısa videolar hazırlayarak öğrencilerin öğrenmesini kolaylaştırabilir, eserlerini dijital sergilerde ve sosyal medya platformlarında (Behance, ArtStation gibi) paylaşarak uluslararası görünürlük elde edebilirler. Günümüzde NFT gibi yeni sanat pazarları, sanatçıların dijital eserlerini gelir elde edebileceği yeni alanlar sunmaktadır. Yapay zeka (AI) da Resim Öğretmenliği ve sanat eğitimi alanında çığır açıcı bir rol oynamaktadır. Midjourney, DALL·E, Stable Diffusion gibi araçlar, sanat eserleri üretiminde sanatçılara yeni ufuklar açmakta, hızlı konsept tasarımları ve kompozisyon önerileri sunarak sanatçının hayal gücünü beslemektedir. Yapay zeka tabanlı algoritmalar, öğrencilerin eksiklerini analiz edip kişiye özel önerilerde bulunabilmektedir. Elbette, yapay zeka öğretmenlerin yerini almamakta ancak ders anlatımı, içerik üretimi ve teknik destek konularında önemli kolaylıklar sağlamaktadır. Resim Öğretmenliği mezunlarının günümüzün rekabetçi ortamında öne çıkabilmesi için yalnızca klasik tekniklere değil, çağdaş sanat araçlarına da hâkim olması gerekir. Photoshop, Illustrator, Procreate, Blender gibi dijital tasarım programlarını öğrenmek, sanatçı kimliklerini güçlendirecektir. Mezunların taklitten ziyade kendi sanatsal üslup ve tarzlarını geliştirmeye odaklanmaları, etkili portfolyolar hazırlamaları önem taşır. Bunun için sosyal medya sayfaları, bloglar gibi mecralarda dijital veya klasik tekniklerle üretilmiş eserlerini paylaşarak görünürlüklerini artırabilirler. Ayrıca öğrenci yıllarından itibaren yapay zeka araçlarını (örneğin resim ve fotoğraf üretim araçları) kullanarak yaratıcı içerikler oluşturabilir ve bunları cam üzerine kopyalama gibi tekniklerle geliştirip sosyal medya hesaplarında paylaşarak deneyimlerini zenginleştirebilirler. Instagram, TikTok, YouTube gibi platformlarda sanatsal içerikler paylaşmak, geniş kitlelere ulaşmak için büyük avantaj sağlar. Diğer sanatçılarla ve eğitimcilerle bağlantı kurmak, sergi veya proje bazlı işbirlikleri yapmak ve sanat dünyasının güncel gelişmelerini takip etmek de bu alanda önemli adımlardır. Kendi sanat kurslarını veya atölyelerini açmak, küçük girişim projeleri hazırlamak ve fon başvuruları gibi kaynak geliştirme alanlarında beceri kazanmak, sanatsal kariyeri güçlendirir. Resim Öğretmenliği bölümü sanatsal ifade, öğretmenlik ve akademik gelişim açısından geniş ufuklar sunar. Ancak, atama zorlukları, maddi engeller ve teknik beceri eksiklikleri gibi konular da göz ardı edilmemelidir. Mezunların, klasik sanat eğitiminin yanı sıra dijital ve yapay zeka destekli araçları öğrenmesi, çağdaş sanat dünyasıyla güçlü bağlar kurması ve bireysel tarzlarını özgün bir şekilde geliştirmesi hem mesleki hem de kişisel başarılarını artıracaktır. Böylece Resim Öğretmenliği bölümü, günümüzün hızla değişen sanat ve eğitim dünyasında kendine sağlam bir yer edinmeye devam edecektir.
Kur’an’ın kavram dünyasında, "resul" ve "nebi" terimlerinin sıkça yer aldığı görülmektedir. Ancak bu iki terimin anlamları ve aralarındaki farklar hem geleneksel İslam yorumlarında hem de modern dönemde tartışma konusu olmuştur. Geleneksel meallerde genellikle her iki kavram da "peygamber" veya "elçi" olarak çevrilmiş, aralarındaki ince farklar göz ardı edilmiştir.
Resul ve Nebi Kelimelerinin Kökeni ve Anlamı
1. Nebi:
Köken: Nebi kelimesi, nebe (haber) kökünden türemiştir. "Haberci" , "Haber getiren" veya "bilgi veren" anlamına gelir.
Görevi: Nebi, Allah’ın insanlara vahiy yoluyla ilettiği haberleri tebliğ eden kişidir. Bu haberler, Allah’ın varlığı, birliği, ahiret, ibadetler gibi temel inanç esaslarıdır. Nebiler, bu haberlerin toplandığı ilahi kitaplarla da donatılmıştır. Örneğin, Nebimiz İsa’ya İncil, Nebimiz Muhammed’e ise Kur’an verilmiştir.
Kur’an’da Sad Suresi 67. ayet bu durumu destekler:
Ruh, bedeni kullanır beden ise bir elbisedir. Ruh melek, cin ve insan gözlerinden, yani varlık âlemine açılan pencerelerden Allah’ın yaratma sanatını müşahede eder. Ruh, insandan baktığında insan, melekten baktığında melek, cinden baktığında da cin olduğunu düşünür, hisseder. Hâlbuki ne cindir ne insan ne de melek. Âdem vardı, fakat görmüyor, işitmiyordu. Allah ruhundan üflemediği için de saygıya, secde edilmeye henüz layık değildi. Kur’an-ı Kerim, insanın yaratılış sürecini detaylı bir şekilde açıklar. Allah, önce insanın bedenini yaratmış, ardından ona ruhundan üflemiştir: >“Ve hani Rabbin meleklere şüphesiz ben kuru çamurdan kara balçıktan bir insan yaratacağım demişti. Onu şekillendirip ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secde edin.” (Hicr Suresi, 28-29). Bu ayet, insanın değerini ve üstünlüğünü yalnızca maddi yapısından değil, Allah’ın ruhundan aldığı ilahi nefeste bulduğunu göstermektedir. İnsan, ruh ile düşünme, hissetme, sevme ve irade sahibi bir varlık hâline gelir. Secde emri de bu ruhun insana kattığı ulvi değer sebebiyledir. İnsan, kendisine verilen bu ilahi ruh sayesinde kendi varlığının farkına varır. Ruh, insana "ben" diyebilme yetisi kazandırır. Secde Suresi’nde bu durum şu şekilde ifade edilir: >“Sonra onu şekillendirdi ve ona ruhundan üfledi. Ve sizin için kulak ve gözler ve kalpler yarattı. Çok az şükrediyorsunuz. ” (Secde Suresi, 9). Oksijen, karbon, hidrojen, nitrojen, kalsiyum, fosfor elementleri hürmete layık olan değildir. Hürmet, Allah’ın ruhunadır. Ve insan Allah’ın yarattığı en değerli varlık da değildir. Ruh sahibi insan, sadece cin ve melek gibi şuurlu varlıklardan değerli. Allah’ın yarattığı diğer âlemlerle ilgili hiçbir bilgimiz yok. Ruh sahibi olan diğer varlıkların bir kısmı daha kıymetliler. Ruh, onların gözünden ne seyrediyor bilmiyoruz. Sadece Said Nursi hocam bu âleme de gelip tefekkür ettiklerini söylüyor. Nasıl bir biçimleri var ve kimler, bilmiyoruz. Ruh sahipleri; bakanın ve görenin üzerinde düşündükleri zaman aslında kendi varlıklarının hayal olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorlar. Ve bu onlar da tarifsiz bir mutluluğa vesile oluyor. Benlik, tek ruhta eriyince sıkıntılar da son buluyor çünkü. Kendini devreden çıkarınca, sükûn buluyorsun. Bütün övgülere layık olan sadece Allah’tır. Neden bütün övgüler Allah’adır? Çünkü hakikatte Allah’tan başka bir varlık yoktur. Ruh ve ruhun izlediği tecelliler, hepsi Allah’a ait. Kimse yok ki başka kimi övelim? >“Övgü Allah'adır ki gökleri ve yeri yarattı. Ve karanlıkları ve aydınlığı var etti. Sonra inkâr edenler Rablerine denkler tutuyorlar.” (En’am Suresi, 1). Ruhun kaynağında Allah'ın Kendi ruhu vardır. Allah'ın insana vermiş olduğu ruh sayesinde insan, kendi varlığının şuurunda olan ve "ben, benim" diyen bir varlık olabilmiştir. İnsan, bu ruh ile düşünen, konuşan, sevinen, kararlar alan, medeniyetler kuran, ülkeler yöneten bir varlıktır. Akıl ve vicdan sahibi her insan, hayatı boyunca yaşadığı her olayı beyninin içindeki ekranda izleyen varlığın, ruhu olduğunu hemen anlayacaktır. Yani insanın bedeni dışında başka bir varlık bulunmakta olup beyninin içindeki görüntüyü "görüyorum" diyen, beyninin içindeki sesleri "duyuyorum" diyen kendi varlığının şuurunda olan ve "ben benim" diyen bu varlık Allah'ın insana vermiş olduğu ruhtur. Fakat dünyada ruhu olanlar ve olmayanlar vardır. Ruhu olanlar cennet için yaratılmışlardır. Ruhu olmayanlarsa ruhluların eğitimi için yaratılmış karanlık dünyada yaşayan görüntü objeleri olup cehennem ehlidirler. Ruhu olan insan sayısı azınlıkta olup çok azdır. Beynimizde bir gölge varlık olup Bertrant Russel Rölativite'nin Alfabesi isimli kitabının 160-161. sayfalarında şöyle demektedir; >"Kuşku yok ki, madde genel olarak bir oluşlar grubu olarak yorumlanacaksa, bunu göze, optik sinire ve beyne de uygulamak gerekir." Bunun farkına varan felsefeci Bergson ise, Madde ve Bellek isimli kitabında şöyle demektedir; "dünya imgelerden yapılmıştır, bu imgeler ancak bizim bilincimizde vardır; beynin kendiside bu imgelerden birisidir." Ruhumuza, tüm görüntüleri gösteren, tüm sesleri duyuran, ruhumuzun zevk alması için tüm tatları ve kokuları yaratan, tüm alemlerin Rabbi, her şeyin Yaratıcısı olan Allah'tır. İnsan Allah'ın kendisine verdiği ruh ile ahlaki özellikler edinen bir varlıktır. Nöronlar ve onları oluşturan atomlarınsa böyle özellikleri yoktur. Allah'ın varlığı her yeri kuşatmıştır. İnsansa hiçbir şekilde mutlak varlık olamayacağı için gölge varlıktır. İnsana en yakın olan kişi insanın anne, babası ve dostu olmayıp şah damarından bile yakın olan kişi Allah'tır. Fakat insan ölüm döşeğindeyken ya da hastayken büyük bir yanılgıyla, o an kendisine yakın varlığın baş ucundaki kişi olduğunu düşünmektedir. İnsan gölge bir varlık olduğundan Allah'tan bağımsız bir gücede sahip değildir. Bu nebiler ve elçiler içinde geçerlidir. İnsan elini gözüne götürdüğünde de aslında Allah bunu insana yaptırmaktadır. Fakat insana sanki kendisi yapıyormuş gibi hissettirmektedir. Allah insan ruhuna hiçbir uzvu olmadığı hâlde tüm hisleri idrak ettirmektedir. Örneğin ruh, ayakları olmadığı hâlde yürüdüğünü, eli olmadığı hâlde yazı yazdığını, ağzı olmadığı hâlde yemek yediğini hissetmektedir. Ressam ve yaptığı "resim" bir değildir. Ressamın, sanatı tuvale yansır. Tuvale yansıyan, ressamın kendisi veya ressamın bir parçası değildir. Tuvaldeki görünümün hiçbir ögesi de ressamın şahsına dâhil edilemez. Ressam, eserini görebilir, ama tuvaldeki resmin renkleri, desenleri, tuvalde kalan fırça izleri, ressamı göremez veya resimken ressam, yani resmeden olamaz. Eğer, resim de ressamdır, ressamda resimdir deniliyorsa, bu çelişkidir. Çünkü hem parça var hem de bütün var deyip yani bunların tasnif edip parçayı ve bütünü ayırıp sonra da bunlar "birdir" demek fikirsel bir çelişkidir. Bütün müdür, değil midir? Bütünse, neden parça var deniliyor? Zaman geçmez. Geçen, sadece gözlerin önündeki görüntülerdir. Tek ruh, farklı pencerelerden çeşitli tabloları zaman algısıyla birlikte izliyor. Mekke dönemi Nebimiz Muhammed'le, Firavun’la Mısır’da, Kudüs’te İsa tabloları… gibi. Tablolar hareketli ve tablolarda derinlik mucizesi var. Hakikatte mesafe ve tabloları izlediğimiz mekân da yok. Bir sergi salonunda değilsiniz. Ve daha ilginciyse tablolara hakikatte tek bir kişi bakıyor: O da tabloların Sanatkârı. Kendi sanatını temaşa ediyor. Tablolarında aslında Kendi güzelliğini, sonsuz güzelliğini seyrediyor. Ama o tablolar Kendisi değil. Allah'ın zatı ve tecellileri aynı değildir. Tecelliler, Allah'ın isimlerinin; yarattığı varlık âlemindeki yansımalarıdır. Güneş ışığına, güneş denemez. Güneş ve güneşten yansıyan ışık aynı şey değildir. Allah, vahdet-i Vücud felsefesinin yanlışlığını güneşi ve güneşin ışığını yaratarak, tecelli âleminin delillerini kullarına göstermiştir. Kâinat kitabını okumayı bilmeyenler, kendini yani kitabı okuyanı, kitabı ve kitabı yazanı “bir zannetme” yanılgısına düşmüştür. Hâlbuki Allah, kâinat kitabını sadece okunması için yazdı. Dolayısıyla kâinat, Kur’an üzerinden okunur; tasavvuf dininin ulularının üzerinden değil… Allah'ın zatının haricindeki her şey yok oluyorsa, tecellilerin Allah'ın zatına dâhil edilmeyeceğini ve hâşâ Allah'ın bir parçası olmadığını görüyoruz. Eğer, varlık âlemi, vahdet-i Vücud felsefesine inananların iddia ettiği gibi bütünün parçası olsaydı; parça yok olunca, doğal olarak bütün de yok olurdu. Ama Kasas Suresi 88. ayeti Allah'ın zatının ve tecellilerinin ayrımını net olarak gösteriyor. Allah, kendi varlığının dışında, yarattığı her şeyi dilerse yok edebilir. Felsefe, Kur'an'ın yol göstericiliğinde yapılmaz ise, insanı dalalete düşürür. Ruh sahibi olan insan başıboş yaratılmamış olup bu dünyadaki varlığının bir amacı bulunmaktadır. Allah'ın ruhunu taşımakta ve bu dünyada imtihan edilmektedir. Yaptığı ve düşündüğü her şeyden ahirette sorumlu tutulacaktır. İnsanın yaşamında bir tesadüflük ve amaçsızlık olmayıp her şey Allah'ın dilemesiyle yaratılmış ve bunların tümü insanın tabi olduğu imtihanın bir parçasıdır. İnsanın ölümüyle sonlanacak olan bu yaşamında geride bırakacağı şey sadece bedeni olacaktır. İnsanın ruhu ise ahirette sonsuza kadar yaşayacaktır. Ruh, göz denen pencereden, Allah'ın mülkünü, sanatını, sonsuz ilminin inceliklerini ve rahmetini seyretmektedir. Seyrettiği şeylerin hiçbiri kendisine ait olmayıp hiçbirine, hiçbir zaman sahip olmayacaktır. Bedeni ve kapısının önünde duran arabası ve ayağına giydiği terlikte kendisinin olmayıp Allah, ruh sahibine, mülkünü kullanma hakkı vermiştir ve bu hakkı dilediğine, dilediği ölçüde verir. İnsanın pencereden seyrettikleri ve seyredecekleri takdir edilmiş olup insan pencereden bakıp şükretmeli çünkü Allah'ın sanatı muhteşem olup kişinin penceresinden bakan kişiler çok azdır. Yine bu ruhsa 180 derecelik bir alanda görüntü izlemekte ve izlediği görüntüler kendi tercihi olmayıp Allah tarafından takdir edilmiştir. Hiçbir beşer izlediği ve başkalarının izlediği görüntülere müdahale edemez. Görüntü âleminin tek faili Allah olup görüntü âlemindeki olağanüstü olan her şeyi de Allah yaratmıştır. Resul dahi olsa, görüntünün içeriğine müdahale gücü ve yetkisi yoktur. Eğer görüntüdeki olağandışı gelişmeler herkes tarafından fark edilebilecek olsaydı, Firavun Musa'nın ardından ikiye bölünmüş denize girmezdi. Ayetler perdeli olup bunları herkes görüp kavrayamaz fakat Allah dilediğine hidayet(anlama, kavrama, idrak) ilmi verir. İnsansa sevgiye aç olarak yaratılmakta ruhunun en şiddetli etkilendiği şey samimi sevgidir. Bu durum İncil'de şu şekilde geçmektedir: > "Ruh'un meyvesi ise sevgi, sevinç , esenlik, sabır, şefkat, iyilik, bağlılık, yumuşak huyluluk ve özdenetimdir.(Galatyalılar 5:22) Dünyada iki çeşit insan vardır. Ruhu olanlar ve ruhu olmayanlar gelenekçi dine bağlı olanlar her insanın dünyaya gelirken ruh sahibi olduğuna inanmaktadır. Halbuki Allah ruh sahibi kullarını seçmiştir. Cehenneme girecek olanlar, müminlerin eğitilmesi için yaratılmış olan özel varlıklardır. Zaten ruh sahibi olan bir insanın cehennemdeki azaba takati yetmez. Örneğin; Bir cesedin ateşe atıldığını ya da parçalara ayrıldığını düşünecek olursak o cesed bunu hiçbir şekilde hissetmez. Zira acıyı hissedecek bir ruhu yoktur. Aynı şekilde Allah'ın ruhunu taşımayan bir beden, cehenneme girse bile acıyı hissetmez. Fakat dışarıdan bakıldığı zaman cehennem ehlinin çok acı çektiği , pişmanlık duyduğu görülecektir. Batında ise sadece bir görüntü şeklinde ölü beden oldukları için acı hissetmezler ve pişmanlıkta duymazlar. Allah yarattığı hiçbir varlığa gerçekte acı çektirmediğini Kur'an'da şu şekilde haber vermektedir: "Allah kullara zulmedici değildir."(Enfal Suresi 51. ayet) Yine ruhu olmayan bu özel varlıklar cehennemden hiçbir zaman çıkamayacaklardır. Bu durum Kur'an'da şöyle belirtilmektedir: " Evet kim kötülük kazanır ve suçu kendisini kuşatırsa işte onlar ateş halkıdır orada ebedidirler."(Bakara Suresi 81. ayet) Ölüm meleği gelir. Ruh sahibine güzel bir üslupla dünya hayatının bittiğini söyler. Ruh sahibi bu andan itibaren boyut değiştirmeye başlar. Boyut değiştirmek bir mekândan, başka bir mekâna geçmek değildir. Değişen, görüntülerin nitelik ve niceliğidir. Görüntü netlik ayarları değişir. Aynı zamanda görüntü izlerken, görüntülere verilen içsel tepkiler de değişime ve dönüşüme uğrar. Görüntüleri büyük bir soğukkanlılık ve huzur içinde seyretmeye başlarsınız. Önce, melekle birlikte kıyametin kopma anına şahit olursunuz. Sonra bu boyut kapanır ve mahşer boyutu açılır. Hesap verir ve cennet görüntülerini izlemeye başlarsınız ve bunların hepsi kısa bir sürede gerçekleşir. Ruhsuzlara gelince ruhsuz; dünyada, mahşer meydanında ve ebedi azap yurdu cehennemde görüntü izlemez. O gözlerin arkasından bakan hiç kimse yoktur. Bakarlar. Siz baktıklarını görürsünüz; ama ruhsuzlar göremezler. Ruhsuz, göremez. Çünkü gören, işiten ve muhakeme istidadı olan ruhtur. Ruhsuz; acı hissetmez, düşünmez, duymaz, görmez… Ruhsuzlar; ibret için yaratılmış özel varlıklardır. Cennet ehli, cennet nimetlerine daha şükredici olmak için, cehennem ehline bakar ve Allah'a şükreder. Cennette müminler için, cehennem ehlinin hâlini yansıtan ekran açılır; müminler ekrana bakarlar ve şükrederler, ibret alırlar, inkârcıları aşağılarlar ve ekran kapanır. Ruhsuzlar, baktığınız zaman vardırlar ve bakmadığınız zaman da yok olurlar.
“Eğer ona bakan bilinçli bir kişi bulunmuyorsa, zaman mekân kavramı içinde hiçbir obje yoktur.” ( Amit Goswami, Penguin Books, 1995, s. 59-60)
>" Eğer onları doğru yola çağırsanız duymazlar. Ve sana baktıklarını görürsün ve onlar görmezler."(Araf Suresi 198. ayet)
>"Kesinlikle cehennem için pek çok cin ve insan yarattık kalbleri vardır onlarla anlamazlar gözleri vardır onlarla görmezler kulakları vardır onlarla işitmezler işte onlar hayvanlar gibidir hayır onlar daha sapıktır. İşte gafiller onlardır."(Araf Suresi 179. ayet)
Gözlemci varsa ortam ona, yani gözlemciye göre şekillenir. Ve ancak ruh sahibi gözlemleyebilir. Ruh sahibi baktığında bir inkârcı konuşur. İnkârcı ruhsuzdur ve sadece o an için, gözlemci için var edilmiştir. Siz bakınca vardır, siz bakmayınca yok olur. Anlık var oluşunun nedeni, sizin, onu gözlemlemenizdir. Görmez, işitmez, acı çekmez, hayat sahibi değildir ve muhakeme yetisi yoktur. Bozuk mantık örgüsünden, konuşmalarındaki tutarsızlıktan ve anlayışsızlığından onu teşhis edebilirsiniz. “Bir delikanlıya rastladılar onu öldürdü.” (Kehf, 74). Bilgin ruhu olmayan bir çocuğu öldürdü. Büyüyünce ebeveynine zulmedecek bir zorbanın hayatına son verdi. Burada başka bir sır da var: Ölen çocukların ruhu yoktur; zira ruh, varlık âlemindeki Allah’ın sonsuz tecellilerini müşahede etmesi ve yaratılışa şahitlik etmesi için gözlerden bakar. Ruh, Allah’a kulluk eden tecellilerde vardır. Ruh, Allah’ın sonsuz ilmine, sonsuz rahmetine, sonsuza kadar şahitlik eder. Ruh sahibi insan İslâm’a hizmet, Allah’a da kulluk eder. Allah’a kulluk etmeden, yaratılışa dair sırları bilmeden, ruh madde konusunu anlamadan ve vahyin yeterliliğine iman etmeden, vahyi yaşamadan, duanın hazzına varmadan ölenlerin ruhu yoktur. Ruh madde konusunu bilmeyen insanlar çocuk ölümlerine de üzülürler. Belki de bilgin adam Hitler’den daha şerli bir diktatörü öldürmüştür. Bilemezsiniz. İnkârcılar, inkâr etsinler; ruh sahipleri de ruhsuzların düştükleri hâllerden ibret alsınlar ve onlarla mücadele ederek Allah’ın rızasına kavuşsunlar diye yaratılıyorlar. Onların var oluş nedenleri inkâr; müminlerin var oluş nedenleri de iman. Bir insana ruh verildiğinde, Allah, o ruhu bir daha geri almıyor; ruh sahibini şirkten arındırıyor; Kur’an ahlakıyla ahlaklandırıyor; Kendisine kulluk ettiriyor ve razı olduğunda da canını alıyor. Var olan, yanmaz; yananlar, var olanların adalet hisleri tatmin olsun diye yanarlar. Usulen. Hakikatte değil. Akıl ruh sahibinde olur. Akıl: genel kültür, bilgi veya zekâ değildir. Aklın, insanın çabasıyla da alâkası yoktur. Akıl, Allah tarafından ya verilmiştir ya da verilmemiştir. Beşerin akla dahli yoktur aslında. Âdem’in bedeni vardı ama ruhu yoktu. Allah, Âdem’e ruhundan üfledi ve sonra meleklere secde emri verdi. Dikkat edin, neden ruh verdikten sonra secde emri verdi de ondan önce vermedi? Çünkü Âdem ruh sahibi oldu ve değer kazandı. Âdem’e secde ettiler, saygı gösterdiler. Neden? Âdem, aklıyla /ruhuyla baktığı zaman görmeye, çıkarımlarda bulunmaya başlayacak, çile çekecek ve imtihan edilecekti de ondan. Âdem, ruhu olan meleklerden ve cinlerden bir üst boyuta, basamağa çıkmıştı. Değeri, ruhundan ve eğitimindeki farklılıktan geliyordu. Görmek ve bakmak ne demek? İşte, ruhun ve aklın farkı burada ortaya çıkıyor. Ruh, görür ve işitir. Ruh, gördüğü ve işittiği için de anlatılanı hemen anlar. Anladıklarını hayatına tam anlamıyla geçirememesine, düşüp kalkmasına takılmayın. Anlar; ancak anladıklarını yaşayamaz daha. Yolun başında veya ortasındadır çünkü. Ruh “Dünya Hayatı” dediğimiz görüntüleri izliyor ve insanda görüntülerle ilgili çeşitli şeyler düşünüyor; kalbinden birçok düşünce geçiyor. İnsan, bu görüntüleri seyrederek yorumlarken, onunla birlikte aynı görüntüleri izleyen, ama ona düşman olan ibliste var. İzlediği görüntüleri olumsuz ve her zaman için Allah’ın aleyhine düşünecek şekilde yorumlaması ve sürekli olarak ona görüntüleri negatif perspektiften değerlendirmesi gerektiğini -sinsice ve sanki onun tarafındaymış gibi- ona telkin ediyor. Ve insanda kalbinden geçen bazı düşünceleri kendi düşüncesi zannediyor. Hâlbuki bu düşünceler onun ve Rabbinin düşmanının düşünceleridir. İnsan ve Allah vardır ve Allah insana her an faklı tecelli eder. Bu nedenle, insan paraziti dinlememeli. Paraziti yaratan da Allah, bunu da unutmalıdır. Allah, o sesi, her duyduğunda insanın kendisine sığınması için yaratıyor. O sesi duyuyor ve Allah’a sığınıyor, Allah’a sığındıkça Allah’a daha da yakınlaşıyor. İblis ruhsuzdur ve görüntü izlemez. Fikir dünyanıza girme kabiliyeti verilen bu cinin gerçek suretini belki de ömrünüzün sonuna kadar hiç görmeyeceksiniz. İblis sanal bir varlıktır. Dolayısıyla sizin izlediğiniz (ruh sahiplerinin) izlediği görüntüleri izlemez. Sesi vardır, fakat hakikatte kendisi yoktur ve sizinle birlikte görüntü izlemez. İblis sadece ruh sahibinin eğitim aracıdır. Ruh, görüntü âlemini izlediği farklı gözlerin karakterine bürünür, o karakterleri hisseder. Bu anlamda sadece Allah ve insan vardır. Bu, ruh ve madde konusunun aslında ilk aşamasıdır. Hâlbuki sır içinde sır vardır; unutmamak gerekir. Görüntüleri Allah’ın Zatı değil, ruhu izler. Ruh tektir. Ruhlar yoktur. Çoğul olan, ruhun pencereleri yani gözlerdir. Ruh, varlık âlemini farklı pencerelerden temâşâ eder. Ruh, Allah’ındır. Allah’ın ruhu, Allah’ın isimlerinin varlık âlemine yansımasını müşâhade eder. Yani aslında sadece Allah ve Allah vardır. “Meselâ göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.” (Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, Altıncı Söz) İnsan; oksijen, karbon, hidrojen, nitrojen, kalsiyum ve fosfor moleküllerinden müteşekkil bir varlıktır. Dolayısıyla bu moleküllerin insan benliğini inşa edemeyeceği aşikârdır. İnsanın benlik dediği sanal his, ruha aittir. Ruh = benlik! Allah’tan başka hiçbir varlığın benliği yoktur. “Benim”, diyebilecek tek varlık hakikatte: Allah’tır; zira Allah’tan başka müstakil, farklı bir ruh yoktur. Bakan, gören, dinleyen, duyan, konuşan… hakikatte sadece Allah’tır. Ruhlu ruhsuz tecelli konuşur ve ruh da tecellileri dinler, onları görür. Allah’ın ruhu, Allah’ın tecellilerini seyreder. Zahirde Allah ve insan; batında yani en üst hakikat bilgisi olarak: Allah ve sadece Allah! Ruh sahibi insan dünya hayatının sona ermesiyle beraber boyut değiştirmekte ve bu andan itibaren ahiret hayatına dair görüntü izlemeye başlamaktadır. Bu durum aynı bir perdenin kalkıp, ardından bambaşka bir görüntünün çıkması gibi bir geçiştir. Örneğin evinde oturduğu bir sırada melekler gelip kendisine selam verirler ve dünya hayatının sonuna geldiğini söylerler ve yumuşacık bir şekilde canı alınır. İnsanlar ruh sahibi insanın canının nasıl alındığına tanık olmazlar sadece kendilerine gösterilen görüntüye bakıp o görüntüde canı nasıl alındıysa o şekilde canının alındığını zannederler örneğin insanlar ruh sahibi bir insanın yangında öldüğünü görürler halbuki ruh sahibi böyle ölmez. Müminin ruhu yumuşacık bir şekilde alınır ve bu andan itibaren boyut atlayıp ahirete geçmektedir. Yani cennete hemen gitmektedir. Ahiretteki görüntüler nasıl ki biz bir rüyadan uyandığımız zaman dünya rüyaya göre bizim için daha netse dünya hayatıda aynı şekilde bir rüya gibi olacak ve ahiret bizler için daha net olacaktır. Haliyle insan dünyadan ahirete hemen geçip dirildiği zaman ahiretteki görüntülerin dünyaya göre çok net olduğunu görüp dünya hayatının sadece kendisine gösterilen bir görüntü olduğunu anlayacaktır. Allah sonsuz zamanı sonsuz kısa zaman içinde takdir edip yaratmış olup biz an içerisinde yani sonsuz kısa zaman içerisinde yaratıldık ve zaman sadece bizim için olup Allah için geçmiş, şuan ve gelecek yoktur. Zira Allah zamandan ve mekandan münezzehtir. Allah Katında her şey olup bitmiştir. Bu sebeple ölen kişi için bekleme olmaz. Sonsuz kısa zaman içinde bir şey beklenmez. Biz şuan hem dünyada hemde ahiretteyiz yani biz şuan dünyada, ölen insanlarla birlikte ahirette yaşamaktayız. Kıyametin kopmasıysa ölen kişi için hemen yaşanıp biter. Ölen kişi dünyadaki zaman boyutundan çıktığından kıyamete kadar yaşanacak zamana bağlı olmaz ve ahirete gider. İlk insandan kıyamete kadar yaşayacak olan tüm insanlar cennet ve cehennemde yerini almıştır. Kıyamet ve hesap gününü tüm insanlık çoktan yaşayıp bitirmiştir ve bize şuan sadece dünyaya ait görüntü izletilmektedir. Zaman ve olaylar bir şerite bağlanmış olup biz şuan sadece önümüzden geçenleri izleyebiliyoruz. İnkârcılar, Allah öyle dilediği için inkârcıdır. Yaratılışlarının amacı: inkâr etmektir. Mümin de iman etmek için yaratılıyor. Müminin zıttı, inkârcıdır. İnkârcının zıttı ise mümindir. Müminin var olduğunu, ama inkârcının olmadığını düşünün. Mümin, kiminle mücadele edip Allah’a olan aşkını ve teslimiyetini gösterecek? İnkârcının zulmü olmadan sabretmenin ne olduğunu nasıl öğrenecek? Bedel ödemeden cennete girse nasıl sefa sürecek? Allah bir zıtlar âlemi var etmiş. “Güzel” diye bir kavramın var olabilmesi için, “Çirkin” diye bir kavramın olması gerekiyor. Sadece “güzel” tek başına olamaz mı? Hayır, olamaz. “Güzel”in, “güzel”liği ancak “çirkin”le kıyaslandığında ortaya çıkıyor. Sadece “güzel”in var olduğunu, “çirkin”in olmadığını varsayalım. Artık o “güzel” dediğiniz şey, aslında başka bir şey olmuştur. Siz, onun dışında başka bir şey bilmediğiniz için artık ona “güzel” demezsiniz. “Güzel”, sizin için heyecan oluşturan bir anlam olmaktan çıkmış, tekdüze bir yapı haline gelmiştir. Bir adı, anlamı ve herhangi bir değeri yoktur. Elmas ve kömür. İnkârcılar, müminler için var edilmiş kıyas unsurundan başka bir şey değildir. "Kesinlikle cehennem için pek çok cin ve insan yarattık kalbleri vardır onlarla anlamazlar gözleri vardır onlarla görmezler kulakları vardır onlarla işitmezler işte onlar hayvanlar gibidir hayır onlar daha sapıktır. İşte gafiller onlardır."(Araf Suresi 179. ayet) Allah, inkârcıları cehennem için yaratarak onlara adaletsizlik yapmıyor mu? İnkâr etmeleri kendi seçimleri değil. Seçim yapmadığı için hataları ve günahları yüzünden ceza görmesi adaletsizlik değil mi? Her şey kader ve seçim hakları yok. İnkârcılar, sadece müminlerin imtihanı ve eğitimi için görüntü düzeyinde yaratılıyorlar. Başka bir varlık nedenleri yok. Dünyada ve ahirette şuurları tamamen kapalı. Ruh sahipleri ibret alsın diye yaratılmış insanlar. Acı çekmiyorlar ve üzülmüyorlar. Sıkıntıları ve dertleri yok. Bilinç düzeyleri sıfır olduğu için herhangi bir fikir çilesi de çekmiyorlar. Dolayısıyla cehennemde de acı çekmeyecekler. Çünkü gerçek anlamda yoklar. Olmayan bir şeyin acısından bahsedilemez. Dünya'da iken görmeyen ve işitmeyen bir varlık bir anda ahirette görmeye ve işitmeye başlayamaz. Allah, seçim hakkı tanımadığı ve irade vermediği bir varlığı yakmaz ve azap etmez. İnkârcılar, inkârcı olmayı seçmediler. Bu onların seçimi değil. Yapmadığı bir seçimin sonuçlarına haliyle katlanmayacaktır. Allah, “onları cehennem için yarattım” buyuruyor. Yoktan var ediliyorsunuz. Yani daha önce, “var” değildiniz. Bu şu anlama gelir: Siz istemsiz olarak varlık âlemine gönderildiniz. Çünkü “var” oluşunuz bir seçim değil. Sizi var eden kudret, size bunu sormadı (Allah’ı tenzih ederim). Evet, burada çok ilginç bir durum var. Sizi var eden kudret diyor ki “seni yakmak ve azap etmek için var ettim”. İnkârcıların ruhu olmadığını, sadece size izlettirilen bir görüntü olduğunu bilmezseniz bu gerçeği hakkıyla kavramanız mümkün olmaz. Kuantum fiziğindeki prensibe göre bir şey, siz baktığınızda vardır. Bakmıyorsanız yoktur. Müminler, cennete giriyorlar. Cehennemliklerin hallerine bakıp şükretmek ve cennet nimetlerinden daha fazla zevk almak için onlara bakıyorlar. Bir ekran açılıyor ve seyrediyorlar. Aralarında Kuran’da bildirildiği gibi diyaloglar da geçiyor. İşte bu kadar. Ekran kapandığı an cehennem bitmiştir. Cehennemlikler yoklar. En ufak azap çeken bir varlık yok. Hepsi bir senaryonun parçasını oluşturmak için yaratılmış insanlar. Siz onlarla imtihan ve eğitim için muhatap olduğunuz da konuşturulan insanlar. Cehennemdeki durumları da böyle. Baktığın zaman acı çeker ama bakmazsan yoktur. Fizikçi Amit Goswami şunu söylüyor: “Eğer ona bakan bilinçli bir kişi bulunmuyorsa, zaman mekân kavramı içinde hiçbir obje yoktur.” Cebrail diye bir melekte yoktur. “Melekler ve ruh, onda Rablerinin izniyle her iş için inerler.”(Kadr Suresi 4. Ayet) Uydurma hadisleri referans alan gelenekçiler Kur’an’a meal verirken şirkin etkisinde olduklarından Kur’an’daki kavramları çarpıtırlar. Ruhü’l-Kudüs, Ruh ve Ruhü’l-Emin’in yanına da parantez içinde hemen Cebrail yazarlar. Kur’an elbette parantez içi ifadelerle inmemiştir. Allah Kendi Ruhunun sıfatlarını anlatmak gayesiyle Ruhü’l-Kudüs ve Ruhü’l-Emin ifadelerini kullanmıştır. Yoksa Kur’an’da, Cebrail diye bir vahiy meleğinden bahsedilmez. Kadr suresindeki ayet bu inceliğe işaret eder. Eğer ruh, Cebrail isminde bir melek olsaydı Meleklerin ve ruhun Kadir gecesi inişinden bahsedilmezdi. Zira o zaman anlam şu şekilde olurdu: Melekler ve melek Rablerinin izniyle her bir iş için inerler… Allah’ın resullerine vahyi Allah’ın Ruhu indirmektedir. Ayete bakalım. “Onu güvenilir ruh kalbinin üzerine uyarıcılardan olman için indirdi.” (Şu’arâ Suresi 194. Ayet) Allah’ın Ruhu, Ruh sahibi elçinin kalbine bir tecelliye bürünerek vahyi indirir. Gelenekçilerse ruh madde sırrını bilmedikleri, dinî hakikatleri Kur’an merkezli düşünmediklerinden hiçbir delil olmamasına rağmen Ruhü’l-Kudüs’ü ve Ruhü’l-Emin’i parantez içi ifadeyle Cebrail adlı bir vahiy meleğine dönüştürürler. Nahl Suresi, 102. ayet: “De: Onu Ruhul Kudüs Efendisinden inananları sağlamlaştırmak ve teslim olanlara yol gösterici ve müjde olarak hak ile indirdi.” Allah, vahyi Cebrail indirir demiyor, Ruhu'l-Kudüs indirmiştir, diyor. Cibril kelimesi, " جبر cebr" ve " ئيل iyl" kelimelerinden oluşmaktadır. Dilbilimci Ragıb el Isfehani cebr kelimesinin zorla yaptıran, istediğini yapan anlamlarını aktarır. Lisanü'l-Arab adlı sözlükte “cbr" maddesine Allah'ın "Cebbar yapılmasına karar verdiği şeyi zorla yaptıran / en iyi onarımı yapan sıfatına vurgu vardır. "İyl" eski Arapçada "Allah"ın ismi olarak kullanılır. Allah Cibril ile yani vahiy ile toplumların itikadını ve sosyal hayatını ıslah eder, onarır. Kur’ân’da sadece ruh kelimesiyle birlikte geçen kudüs “yüce olmak, temiz olmak, kutsal olmak” mânasındadır. Yani, “Temiz ruh, bereket ruhu, mukaddes ruh”. Allah Ruhü’l-Kudüs diyerek bir melekten değil, Ruhundan bahsediyor. Gelenekçiler de uydurma hadislere bakıp temiz, mukaddes anlamı taşıyan Ruhü’l-Kudüs’e Cebrail diyorlar. Oysaki ifade çok açık Kudüs kelimesi ruhu niteliyor.
Hadisçilikte Buhari’nin derlemesi olan Sahih Buhari Sünni dünyasında en güvenilir hadis kaynaklarından biri olarak kabul edilmiştir. Buhari, yaklaşık 600.000 hadisten seçtiği yaklaşık 7.000 hadisle bu kitabını oluşturmuştur. Ancak işin aslına bakılacak olursa Buhari'nin hadis derleme yöntemi dahi çok büyük hatalar içermektedir. Buhari’nin hadis derlemesindeki temel yaklaşım, hadislerin senet zincirine (isnad) yoğunlaşmak ve bu zincirin güvenilirliğine dayanarak hadislerin sahihliğini belirlemek olmuştur. Bu yöntem, hadisçilikte dönemin şartları içinde önemli bir gelişme olarak görülse de, Buhari’nin metin (matn) tenkidini yeterince yapmadığı eleştirisi yapılmaktadır. Hadisin metninin:
-Mantıkla,
- Akılla,
- Kur’an’ın öğretileriyle uyumu
gibi kriterlerle incelenmemesi, sahih kabul edilen hadislerde Kur’an’a açıkça aykırı ifadelerin yer almasına zemin hazırlamıştır. Örneğin, bazı hadislerde olayların tarih ve mekân açısından çelişkili anlatımları mevcuttur. Mekke ve Medine’nin fethi gibi kritik tarihi olayların rivayetlerinde bile önemli çelişkiler bulunması, Buhari’nin bu rivayetleri yeterince eleştirmediğini göstermektedir. Sahih Buhari’de yer alan bazı hadislerin, Yahudi ve Hristiyan kültürlerinden alınan israiliyat kaynaklı rivayetlerden etkilenmiş olması, bu metinlerin Kur’an’la çelişen ya da abartılı mucize anlatılarını içerdiği eleştirisine yol açmaktadır. Bu tür rivayetlerin İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an’la çelişmesi, hadislerin hem güvenilirliği hem de İslam’ın özüyle uyumu açısından sorun teşkil eder. Buhari ve diğer hadis derleyicilerinin hadislerin neredeyse tümünü erkek ravilerden aktarması önemli bir metodolojik sorundur. Özellikle kadınlarla ilgili rivayetlerde erkeklerin, içinde bulundukları toplumsal ve siyasi ortamdan kaynaklanan önyargıları yansıttıkları, hatta kadın aleyhine hadisler uydurdukları bilinmektedir.
-Emeviler döneminde kadınların toplumsal rollerini sınırlamak amacıyla hadislerin siyasi meşruiyet için kullanılması,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!