Her ne kadar kendimizi tanıdığımızı zannetsek de, yanılıyoruz. Bilmediğimiz çok yönlerimiz var. Kendini tanıyamayan başkasını da tanıyamaz. Bu nedenler insan olarak kendi aramızda yeterli ve doğru iletişim kuramıyoruz. Yapıcı değerlerimizi ortaya koyamıyoruz. Eleştiri mekanizmasını, ya yıkıcı ya da yağdanlık olarak kullanıyoruz.
Bu nedenle insan üzerine araştırma yapan psika analistlerden yararlanarak birkaç satır yazmak istiyorum.
Erich fromm, ‘’kendini savunan insan’’ başlıklı psikoloji dizisi olarak yayınladığı kitabında İnsanları incelerken, ‘’insancıl ahlaka karşı otoriter ahlak’’ı inceler. Orada ‘’iyi ve kötü arasındaki farkı ayırt edebilme yeteneğimizin tohumları çocuklukta atılır. Çocuk akılcılığı ayırt etmeden önce, iyiyle kötüyü birbirinden ayırmayı öğrenir. Değer yargıları, onun hayatında önem taşıyan insanların verdiği iyi ve kötü tepkilerle gelişir. Yetişkine duyulan bu mutlak bağlılık ve sevgiyi göz önünde bulunduracak olursak, bir annenin suratında beliren onaylayan veya onaylamayan bir ifadenin çocuğa iyiyle kötü arasındaki farkı yeterli bir şekilde ‘’öğretmesi’’ bizi şaşırtmamalıdır.’’ demekte.
Kendinizi tanıyın ey insanlar, kendinizi tanıyın! Bir sinek gibi ökseye konmamak için kendinizi tanıyın. Kendinizi tanımak için, içinizdeki sırça köşkten dışarıya çıkın. Kim içinde oturduğu otomobili doğru dürüst tanıyabilir? Kendinize başka bir gözle bakın, kendinizi tanıyın. Yoksa sizi dışarıdan bakan başka biri keşfeder, Amerika Wesbuçi’nin Amerika’yı keşfettiği gibi… ve sonra Amerika’lı yerlileri yok ettiği gibi yok eder, yok sayar, istediği gibi at oynatır doğup büyüdüğün topraklarda… İçine yerleşir. Neyiniz var neyiniz yoksa sahiplenir. Siz köleleşirsiniz… İnsanların köleliğe karşı verdiği bin yıllak mücadeleye siz yeniden ve sıfırdan başlamak zorunda kalırsınız. Bu gidiş o naktaya doğru… Herkes ne yapıp yapsın o büyük burunlarını yontsun ve ilerisini görmeye başlasın. Ben biliyorumdan kurtulup, biz biliyoruz demeye başlayalım… Yoksa ne olduğumuzu tamamen unutmak zorunda kalacağız…
Kendinde olmayanı arama telaşı
Dinler çok tanrılıydı, tek tanrılı oldu.
Dünya düzdü, yuvarlak oldu.
Öküzün boynuzundaydı, boşlukta dönüyor…
Aya çıkılmazdı, çıkılıyor ve dinler kabulleniyor…
Bir ülkeden bir ülkeye geçerken
Pasaport ve para istiyorlar
Sınır mı vardı dünya kurulurken?
Yaşam tanrı lütfuysa bunlar neden?
İnsanlar neden ölüyor bu sınırlar yüzünden
İşte bak, kendini inkar eden kadın
Bir gül gibi açmış, gülücükler yüzünde
Asi kızı, uslanmaz kızı anasının,
İnadına gülüyor inadına yine.
Sembolü gibi bir kuşak çatışmasının
Son zamlardan sonra emekli maaşım bayağı aşındı. Mecbur olmadan evden çıkmıyorum. Recep Bey'in genel seçimlerden önce vaat ettiği (cezaevlerinin havalandırma alanı gibi sunulan) Kahvelerden birine gideyim de bir bardak çayla yanında bir kek yiyip kendime geleyim dedim. Kahveyi ve keki ararken on çay parası ve kek parasını dolmuşlara verdim...
Umarım mahalli seçimlerde kahvehaneleri ve kekleri hatırlatan olur seçim yalanlarını söyleyenlere...
‘’kelimeler,
kendi anlamlarından başka,
çok daha fazla şey ifade ederler.’’
Kelimeler,
tek başına ampul ise
Fahişe: Hayat kadını (TDK sözlük)
Orospu:
1. isim Hayat kadını
2. Kolay elde edilen, düşük ahlaklı kadın
Ekmek parası için etini satan dese kasaplar alınacak…
Hayvanlar aleminden değil miyiz?
Ayıran ne bizi diğer hayvanlardan?
İdeallere sahip olabiliyoruz
Düşünme yeteneğimiz var
Lafta sınıfsız bir toplumuz. Kocaman kocaman kelimelere söylerler bunu. Ama icraata geldiler mi, yukardan aşağıya sırıtır sınıflı halimiz. Çalışanlar yani köleler ve asalaklar beyler… Orta çağdan beri bu böyle. İtiraz oldu mu, grevle direnişle zorladın mı, biraz cilalayıp, yeni bir şekil verip yine dayatırlar köleliği… Kölelerin çoğunluğu bile bunu sıradan bir olay gibi karşılıyor. Alışılmış yüzyıllardır. Kölelik genlerimize işlemiş… Asalaklar yani beyler, anasından doğar doğmaz denizlerde filo sahibi olur, ama çalışan milyonlar var ki ekmek sahibi olamaz ama o asalakları başına taç eder. Onlardan zulüm gördükçe onlara tapar. Bütün bunlar önemsemediğimiz şeylerin, ‘’amaaaaan’’ diye önemsemediğimiz şeylerin altından çıkıyor. Her gün bindiğimiz belediye otobüslerine bakın. Çoğunun giriş kapısının üstünde oturan 34, ayakta 66 kişi gösterir. Neden 66 kişi ayakta da 34 kişi oturacak? 66 kişinin oturma hakkı niye yok. Kimse sorgulamaz. Vergilerin % 1-2 oranlarında artırılarak %20-25 çıktığı gibi bu haksızlıklar, yüzde 60 lara kadar ilerler. Devletin yükü üçte ikinin sırtındadır. Üçte bir rahattır. Onların tüketimleri hep ucuzdur. Vergileri yok derecesinde azdır. Gelirleri yüksektir. Haklarını arayan cezalandırılır. Cezalandırılanlar aslında tüm toplumu korkutup sindirmek için seçilen kurbanlaradır. Ama hepimiz için cezalandırılan bu insanlara bizim desteğimiz yok gibidir. Bu destekten kaçınmak için, suçlayanların yalanlarına sarılır kendimizi vicdanen rahatlatmaya çalışırız. Suçlularla aynı safta yerimizi alıveririz. Bu gün 266 gündür açlık grevinde tutuklanıp cezaevine atılan iki arkadaşımız, bırakılmak zorunda kalınmıştır. Ama işlerine iade edilmemiştir. Niye? Suçsuz insanlara bu kadar sure yapılan bu işkence niye? Onlar gibi binlerce kamu görevlisi görevlerinden niye alındı? Bu haksızlıkları reva görenlerin kendi çocukları asker kaçağı ve ayrıca hepsi hiç çalışmadan şu ve bu şekilde dünya zenginleri arasına girdiler. Neden bunlara tepki vermiyoruz. İstisnalar kaideyi bozmaz. Azınlık bir grubun tepkisi yetmiyor. Yüzde 66 nerede? Ezenler ve ezilenler arasındaki bu uçuruma razı mıyız? Keyfilikte iş o noktaya geldi ki, ana muhalefet partisine bile en galiz hakaretler yapılıyor, yine kimseden ses çıkmıyor. Hadi HDP için bazı çekinceleriniz vardı sustunuz, ya şimdi?
Bütün bunlar. Güçlü oldukları için ki, o gücü yönetenlere verenler de biziz, sesimizi çıkarmıyoruz, gelenek ve göreneklere göre, küçükler büyüklere yer verir diye, küçüklerin, gençlerin gözlerine bakmaya alışmışız, hatta yer ver diye kolundan tutup kaldıranlarımız bile var, ama belediye yönetimlerinden yol isteyememişiz, otobüs isteyememişiz. Şimdi de gençler yer vermiyor diye şikayetleniyorlar… Sizler zamanında mücadele etmesini bilseydiniz, seçtiklerinizden hesap sormayı bilseydiniz, bu duruma düşülmezdi, genç yaşlı herkes rahat ederdi. O mücadele alışkanlığı ile vergiler de bu kadar ağırlaşmaz, ücretler bu kadar düşmez, çalışanlara bu kadar keyfi davranışlar yapılmazdı. Haaa ‘’gençler haklı mı?’’ diyeceksiniz, bu gidişle ilerde yaşlanınca onlar da gençlerin gözüne bakacak ama onlar da ayakta işkence çekecek. En akıllılarımız böyle durumlarda hemen ‘’Herkes layık olduğu gibi yaşar!’’ der, yine boyun eğer. Ama layık olmayanlar yok mu? Vergilerimizi ödüyoruz. İşimizde eşek gibi de çalışıyoruz. Onlara bürokratik işleri takip etmeleri için seçimle görev veriyoruz. Bu görevi verirken bizim bu jestimizi istismar edin de ağzımıza …çın mı diyoruz? Anamızı ..kin mi diyoruz. Öyleyse, en iyi yönetici, M. Cengiz… Neden sesimiz çıkmıyor. Onlar mı haklı?




-
Hasan Ateş
Tüm YorumlarSevdiğimiz bir abimiz kendisi. Bir grupta yayınladığı şiiriyle tanıdım kendisini. Mizahı kullanır şiirlerinde, bununla birlikte duygusal şiirleri de yok değildir. Popüler şiirleri de var, güzel tabi. Ayriyeten grup da kurdu sağolsun, ne de olsa mizah seviyoruz.