Hep ''Nur içinde yatsın!'' diyorlar. Duyuyorum.
bana haber bile vermiyorlar...
Şimdi, içimde kaç milyar cesat ver bilemiyorum
Dolar tırmandıkça yukarıya
Paçayı ateş sarıyor pazarda
Saray ve çevresi hoşnut;
Ellerinde oyuncak borsa
Banka hesapları dolarla
Onlar için düğün bayram
Sözüm, şikayet ederken
Günün yirmi dört saatinde
İsviçre saati gibi çalışıp da
Çözüm üretmeye gelince
Kılını kıpırdatmayanlara
Siz mutlusunuz işkencede
Madenciler nasıl indirdiyse kuru lokmaları,
Labirent gibi karanlık yollardan midelerine
Doyumsuz şu sömürü dünyasının patronları
Kuru bir lokma gibi indirirler bizi madenlere.
Kömür gerekiyormuş buhar makinelerine
Kusmuk içinde yüzmeye alışığız
Tek kitap, tek adam, tek bayrak…
Bize karşı kullanılıyor alışkanlığımız
Şimdi de ‘terör’ oldu edebiyatımız
Keşke şiirinden ceza almasaydı
Bir şiire dayanırdı bulantımız
Dinlemede zekiymiş ama
Konuşmaya kafası basmıyormuş
Bir organ eksik olunca
Diğer organ gelişiyormuş
Recep öyle demiş arkadaşlarına…
Toplumun ayak takımıymış ama
Fazla uzağa gitmeden yakın tarihimize bir göz atalım. Bakalım neler olmuş?
En büyük şairimiz, dünya şairi Nazım Hikmet 15 yıla mahkum edilmişti. Sırf düşüncelerinden dolayı… Bu gün olanları, olabilecekleri o günlerden gördüğü için, yönetenler rahatsız olmuştu… Nazım Hikmet vatan haini ilan edilmişti… Vatan Haini şiirini bilmeyen var mı?
Bu ülkede ’’ Vatan Haini’’ ilan edilmiş, yurt dışında yaşamak zorunda kalmış, ‘’Vatan Hasreti’’yle yurt dışında ölmüştür.
O gün en keskin düşmanları bu gün seçim gezilerinde onun şiirlerini okuyor. Neden? Çünkü halkın gönlünü fethetmiş…
Yılmaz Güney; En değerli sinema sanatçımız. Yönetmen, oyuncu, senaryo yazarı… Tepeden tırnağa sinema ve sanat yüklü… Ama halk düşmanlarının, soyguncuların, çıkarcıların hedefi olmuş, baskılar altında yaşamak zorunda bırakılmış, sanatını uygulama imkanları kısıtlanmış, tehdit edilmiş… Yine son hamle bu güzel yurdunu terketmek zorunda kalmış ve yine yurt dışında ölmüştür. Şimdi yüreklerimizde yaşatmaya çalışıyoruz. Filmleri hala güncelliğini korumakta… Halkın büyük çoğunluğu kendi bir parçası gibi ona bağlı… Sevmeyenler de ikiyüzlüce yine onu anmadan konuşamıyor…
Ahmet Kaya, kendine özgün müzik yapan, halkının savunucusu, müzikleri dillere destan… Ana medya onların eserlerini yok saysa bile, ‘’su çatlağını bulur! ’’ misali, o müzikler en ücra köşelerde bile sevenlerine kavuşuyor… Ahmet Kaya da Yurt dışında öldü.
Ortaokul sıralarında, İstanbul kökenli bir öğretmenimizden bahsedeceğim. Cemile Hanım, tarih, coğrafya ve yurttaşlık bilgisi derslerine gelirdi, ama, en çok üzerinde durduğu ders tarihti. Tarih ise benim hiç sevmediğim bir dersti. Belki Cemile Hanım’dan kaynaklı, belki de benim hafızamın elverişli olmamasındandı, şimdi nedeninden emin değilim. Hiç de düşünmedim. Okula sekiz kilometre uzaktaki köyümüzden yürüyerek geldiğimiz için, kış aylarında yağmurlu yağışlı günlerde arkamız belimize kadar çamur olurdu. Tanrı bizi yaratırken çamurluk koymayı unutmuş diyorduk kendi aramızda ve gülüşüyorduk… Nasıl olsa üstümüz çamur deyip bir de kendimiz arkadaşlar arasında birbirimizi çamurluyorduk… Cemile Hanım biz sınıfa girince (genellikle derslere geç kalıyorduk) iyi gününe denk gelirse, ağzını burnunu bükeler yüzünü kırıştırarak ters tarafa çevirir, ‘’Ayyy! gözüm görmesin, geçin arka sıralara oturun’’ derdi. Yok! kötü gününe denk gelmişse, derse almazdı. Hani bir söz vardır ‘’Tanrı şaşıya nasıl bakarsa, şaşı da tanrıya öyle bakar’’ diye biz de Cemile hanıma hiç değer vermez derslerine çalışmazdık. Hatta ben ders yılı başında ders kitaplarını bile almazdım. Cemile Hanım muhtemelen şimdi yaşamıyordur. Onun için ben de korkmadan yazabilirim hakkında. Ben on 14-15 yaşlarında iken o 40-45 yaşlarındaydı, yaşasa 95-100 yaşlarında olabilir. Yaşasa bile hafızası bitmiştir. O zamanlar en büyük korkumuz onun dersinden sınıfta kalmaktı. O korku hala devam ediyor… Dersleri sık sık rüyama girer ve hala her defasında o muşuk burnunun bile 30 derece eğildiğini görürüm. Suratı hep mevsimi geçmiş muşmula gibidir.
Cemile Hanım ön sıralarda kızlarla örgü örüp sohbet ederken, bizleri tahtaya kaldırır, ‘’anlat’’ derdi. Ama neyi? Biz biraz bekledik mi, ‘’Ayyy çalışmadan derse gelmeyin! ’’ der iyi zamanına denk gelmişse ‘’hadi bir vereyim de belki kurtarırsın! ’’ derdi, kötü zamanına denk gelmişse ‘’otur otur otur! Sıfır’’ derdi… Sınıfın çoğunluğu da öyle olduğundan, bilmemenin utancı da kalmamıştı bizlerde. Ders sonrası, ağzımızdan çıkan kelimelerin azlığıyla yarışmaya başlamıştık. Ama aramızda bir arkadaşımız vardı. Tarihten hiç dokuz almadı, hep on hep on alırdı. Sınıfta en çok sevdiği kız Nezahat’ti. Çok canı sıkıldığında ‘’kalk kızım sen anlat da dinlesinler’’derdi. Nezahat daha kalmadan sırada başlar anlatmaya, Cemile Hanım örgüye başladığında devam ederdi, günlük olaylardan mahalle kavgalarından anlattığını ben de çok sonraları kavrayabildim. Öyle güzel bağlar kuruyordu ki arada, anlayanlar gülüyordu. Merak edip bir gün sordum ‘’gülünecek ne oldu’’ diye, bu defa bana gülmeye başladılar. ‘’Oğlum dinlemiyor musun be’’ dedi Mete,’’ uyuyor musun ya’’, diye anlatılanları söyledikten sonra ben de kulak vermeye başladım. Gülmemek elde değildi. Hele bize niye gülüyorsunuz deyip cezalandırınca, Nezahat’e de devam et kızım dedikten sonra bütün karın bağlarımız kopardı…
O günlerden bu güne kadar aradan geçen zaman içinde bakıyorum pek değişen bir şey yok gibi… Gerek toplantılarda olsun, gerek sohbetlerde olsun insanlar sadece konuşma isteğiyle dolu, yeter ki çuvalın ağzını bir açan olsun. Hiç konuşmayan insanların bile anlatacak birçok şeyi vardır. Ama neyi anlatmak istediğini neden anlattığını da anlamak zordur. Toplantılarda, yönetici, başkan gibi popüler biri konuşurken salon dolar, onun konuşması bitince salon boşalır. Ha dinledikleri için de değil, dinliyormuş olmak için. Toplantıdan sonra ne koştu diye sor, bin kişi katılmışsa anlatabilecek o kişi ya çıkar ya çıkmaz. Diğerleri insan değil mi? Onların görüşleri önemli değil mi? Hem örgütlenmeden bahsedip, hem kendi kafamızın, kendi ezberlerimizin sınırlarını aşamamak… İliklerimize işlemiş bireysellikten kurtulamamanın bir izi mi? İçimize, kültürümüzden gelen bu bireysellik dantel gibi işlenmiş, lafzen kolektivizmi savunsak bile pratikte, sanatçıların kayıt cihazlarına işlenmiş sesleri gibi biz de egemen güçlerin eğitimleri ile içselleştirdiğimiz öğretilerle besleniyoruz… Bireysellik de öyle… Eylemlerimiz bile kitlelerden kopuk bireysel… Devrimi bile dar grup hareketleriyle yapmaya kakışıyoruz…
Sohbetlerde herkes kendini ifade etmeye çalışır. Lafı bir aldı mı kendi erdemlerini saatlerce anlatır. Kendini anlatır ama karşısındaki nedir ne değildir, ne merak eden, ne de dinleyen olur. Böyle kendini beğenmiş bir toplumda, (kendini beğenmek aynı zamanda kendinden başkasını beğenmemek anlamına geleceğine göre) , kolektif çalışma nasıl olur? Ancak insanlar medyada popüler olmuş, yüceltilmiş insanların üstünlüğünü kabul edip dinleme nezaketini gösterebiliyor. Yani bu mantık sonuçta ya başkasının askeri olacak, ya da başkasını yanında asker olarak örgütleyecek… Böyle olunca egemen güçler, kendi işlerine gelen ideolojiyi beyinlere nakşedebiliyor ve aydın geçinenleri de pek ala kullanabiliyor…
Bana öyle geliyor ki, kayıt cihazı olmaktan çıkıp, düşünmeye başladığımızda ve kar zarar hesabı yapmayı öğrendiğimizde, özgürleşmek için ilk adımları atmış olacağız… Bilinçlenmek, özgürleşmek merdivenlerini tırmandıktan sonra, mutlulukla tanışma imkanını da yakalayabiliriz diye düşünüyorum ve umudumu diri tutuyorum.
Formlarda arkadaşlar ciddi ciddi sorunları dile getiriyorlar ama katılımlarda önemli bir artış olmadığına göre pek de ciddiye alınmıyor gibi…
Ben ciddiyeti bu yüzden sevemedim…
Ne gerek var buralarda toplanmaya? Buralarda ayakta dikilmekten ya da taşların üstünde kıçımızı eskitmektense, evlerimizde TV başlarında mafya filmleri izleyip, mafya elemanlarını omuzlarımızda taşırken, filmlerde küfrederek rahatlamak neyimize yetmiyor…
Parklarda otobüslerde gençlerin sevişmelerine karşı çıkıp, onların flörtlerini günlük sohbetlerimizde kınarken, TV başında 3 dk. birbirinin suratına bakıp on dakika görüşme odasında çay içirip, sonra evlenmelerini beklemek, olumsuz karar alanları, kibirli bulup suçlamak, o programları ağzının salyası aka aka sohbetlerin öncelikli konusu yapmak neyimize yetmiyor…
Evliliklerde, flörtlerde sevgiyi, dostluğu, uyumu aramak yerine, sakallı birinin duasını, ya da onları hiç tanımayan insanları imzalarını kutsamak, yani kendimize güvenemediğimiz için işi Allaha havale etmek neyimize yetmiyor…
Şimdi bu kadar bayati programlar varken, gelenek görenek olarak da beyinlerimize bunlar kazınmışken, mecliste haklarımızı koruyormuş diye Sırrı Süreyya Önder’in veya diğerlerinin kıllı kara suratlarını mı seyredelim?
Allah’tan başka,
Kimseden korkusu olmayanlar
Çakılıp kaldı sınır boylarında,
Demek ki Allah çıktı karşısına




-
Hasan Ateş
Tüm YorumlarSevdiğimiz bir abimiz kendisi. Bir grupta yayınladığı şiiriyle tanıdım kendisini. Mizahı kullanır şiirlerinde, bununla birlikte duygusal şiirleri de yok değildir. Popüler şiirleri de var, güzel tabi. Ayriyeten grup da kurdu sağolsun, ne de olsa mizah seviyoruz.