Umutlarımızı bağladığımız kazıklar
Bir taraftan ‘’Tam bağımsız Türkiye’’ diyoruz
Bir taraftan AİHM demokrasi bekliyoruz
Bir taraftan Kürtlere soykırım uygularken,
Ulusalcılar Mişelango’nun ‘’Heykeli ben yapmıyorum heykel taşın içinde var, ben sadece fazlalıkları atıyorum’’ sözünden etkilenip ulusal bir devlet yapma sanatçısı olmak istiyorlar… Ama gerçek öyle değil. İnsanlar taş da değil, mermer de… İnsanların her biri duyguları ve düşünceleri olan, dünyayı ve kendini geliştirmeye çalışan canlı varlıklar…
Binlerce yıllık insanlık tarihinde sürekli dünyaya hakim olmak isteyen kavimler bulunmuş, nice imparatorluklar kurulup yıkılmış, bu yayılmacı politikalarla dünyanın bir ucundan diğer ucuna her renk, her ırk, her din ve her dilden insan göç etmiş ve arındırılması mümkün olmayan bir mozaik halinde yaşam modeli ortaya çıkmıştır… Yaşam ve ortak çıkarlar, bu insanların lahana gibi soğan gibi birbirine kat kat sarılarak, bir bütün olarak var olabileceklerini hayatın pratiğiyle öğrenmişler ve birbirinden ayrılamaz şekilde kaynaşmışlardır. Ancak egemen güçlerin çıkarları ve yönetme kolaylıkları, ucuz işgücü hesapları bu yaşam standardına ters düştüğü için, bu huzurlu ortamdan çıkarları olmayacağı olamayacağı için, bu birlikteliği zorla, provokasyonlarla parçalayıp, grupları, bireyleri birbirine düşman ederek, birbiriyle savaştırarak kendi soygunlarını gizleme marifetini göstermişlerdir. Bu kaos içinde ezilenler sömürenleri, ezenleri ve yönetenlerin oyunlarını görememekte ya da birleşip ortak çıkarlarını koruyamamaktadırlar. Bu oyunun baş aktörleri ise ırkçılar, ulusalcılar, militaristler, din tüccarlarıdır.
Birbiri ile iç içe yıllarca yaşamış, Çerkezler, Lazlar, Rumlar, Ermeniler, Ezidiler, Süryaniler, Araplar ve bunun gibi nice halklar ya asimilasyona uğratılmış, ya da soykırımlarla yok edilmiştir.
Ulusalcılık öyle bir şey ki, soğanı soyan gibi… Ulusalcılar soğanın cücüğüne ulaşmak isteyenler gibi, saf ırka ulaşmak için, en üsten başlayarak, kabuklarını soyarak atıyorlar. Ulus olarak hem sayısal çoğunluğa ulaşıp, diğer ulusları bu sayısal çoğunlukla alt edeceklerini savunurken, bir taraftan da atılan her katman ile küçültüyorlar. Cücük lezzetlidir ama, doyurmaya yetmiyor onu yiyen insanları… Atılan her katmandan sonra üşüme ve her üşümeden sonra büzülme, büzülme ile küçülme, her küçülmeden sonra o boşluğu dolduracak ve üşümeye karşı korunacak kürk diğer ülkelerden ithal edilmeye başlanıyor. Diğer ülkelerin derilerinden kendilerine kürk çıkarmaya çalışıyorlar. Ne komşularımız rahat edebiliyor ne de ulusalcılar ne de aynı ülkede yaşayan diğer insanlar. Kendilerini ararken daha çok yabancılaşıyorlar kendilerine. Evrim yasalarının uygun koşullarında var olanları söküp doğal ortamlarından atıyorlar, atmaya çalışıyorlar. Farklı ortamlara mahkum ederek yaşama haklarını alıyorlar ellerinden. Bu da kahramanlık olarak yazılıyor deftere…
‘’Aşk imkansıza ulaşmak’’ ise, ulusalcılar tam bir ‘’ulusal aşık’’. Sanalda aşık olanlar, aşık olduklarıyla birleşince uzun sürmüyor birlik, hayallerle gerçeklerin çakışmadığını görüyoruz, umutlar yıkılıyor, oklu bıçaklı oluyorlar. Hayalde canlandırdığımızdan daha ideal ne olabilir ki? Sizin isteğiniz, tasarladığınız mükemmel o… Gerçek sizden her zaman yarınızı ister. Gerçeklere kavuşmak için fedakarlık gerekir. Doğallık hiçbir zaman homojen değildir. İçinde çokluğu, çeşitliliği barındırır. Çok uluslu devletler kendi aralarında anlaşıp dünyayı ve yıldızları keşfederken, diğer taraftan da ‘’aşık’’ları ellerine geçirirler. ‘Aşık’ların körlüğü kör olmayanlara güç katar. Onlar yoğurdun kaymağını yerken ‘’aşık’’lara da elek üstünü bırakırlar. Zengin sofralarının etrafında dolaşan kediler gibi, önlerine atılacak bir parça için mırıldanır dururlar etraflarında… Kendi zaaflerının zayıflıklarının kompleksini dengeleyebilmek için ‘’Amerika’yı Müslümanlar keşfetti ‘’ diyecek kadar kendilerinden geçerler…
Yüzyıllar boyu, hem, her ayak bastığı topraklarda tecavüzcülüğü ile övünürler, hem de saf ırkını ayak bastığı yerde arar… Nefes alamayan insanın, yürümesini beklemek gibi… O saflıkla, saf bir ulus devlet aranır…
Kellem gövdemi gövdem kellemi seçmekte ne kadar özgürse
Anamı, babamı, yurdumu seçmekte o kadar özgürüm ben de
Tıp kelle naklini gerçekleştirdiğinde,
Özgürlüğe kavuşacağım bu gezegende…
Güneş batıdan mı doğuyor?
Herkes batıyı alkışlıyor.
Kuklalar kuklacılara karşı,
Kuklalar kazanacakmış savaşı...
Umutla sürdürüyoruz yaşamı...
Tanrının kuzuları
Reyisin koyunları
Hurilerle avlanıp
Dualarla takılır
Doğan Yaldır'a cevap olsun diye...
Sanal medyada, Orta Doğudaki savaş nedeniyle sık sık duyduğumuz okuduğumuz yazıları okudukça üzüntü duyuyorum…
Söz konusu Orta Doğu olunca, çok düşünüp az konuşmak ya da yazmak gerekiyor. Orada belki 60-80 millet, 30-40 inanç olduğu söyleniyor… Yazılıyor. Bu kadar farklı bir yapı üzerine, o bölgenin en tecrübeli gözlemcileri, siyasileri, akademisyenleri bile ihtiyatlı cümleler kullanırken, sanal ortamda, hemen bir tarafı suçlayacak düz mantıklı yazılar, suçlamaları doğru bulmuyorum… Orada bir savaş var, bu savaş hem içinde bulunan kişiler için, hem savaşın tarafı olarak gruplar, uluslar olarak ölüm kalım savaşı… Her grup hayatta kalabilme ve bu kalıcılığın sürekliliğini sağlamak için, kendine göre en doğru kararları vermek zorunda ve öyle oluyor… Tartışmanın konusu bu olunca, sabit fikirler geçersiz kalır.
Orta Doğu’daki savaşın paylaşım savaşı olduğunu cümle alem biliyor. Paylaşmak isteyenler de belli. Emperyalist ülkeler. Herhalde buraya kadar katılmayan olmaz.
Dünyaya göz attığımızda savaşların olduğu bölgeler genellikle, çok milletli, çok inançlı bölgeler. Yakın tarihte Orta Avrupa’da Sırplar Boşnaklar Pomaklar, Arnavutlar vs. boğuşturuldu… Şimdi Orta Doğu ve diğer Müslüman ülkelerde, diğer inançlarla olan savaşlar… Hepsi de geri kalmış ülkeler üzerine oynanan oyunlar…
Devenin,
iğnenin gözünden geçişi,
Devleti,
hortumlayanların,
ceza evinden,
Yurt dışına kaçışı,
Zekasına hayran olduğum adamlar
İnsanın dişine vermediği hakkı
Guşuna veriyorlar…
Az tüketecek yaşlıları
Çok üretecek çalışanları
Doğursun analar bol bol
En zararlı yaklaşım biçimi zorbayı değil kurbanı sorgulayan yaklaşım biçimidir.
İnsan zaafları olan bir yaratıktır. Hepimizin zaafları vardır. Bu zaaflarımızı egemen güçler çok iyi kullanmaktadırlar.
Egemen güçler, diğer insanlardan çok akıllı olduğu için değil, çok iyi örgütlü oldukları için egemen olmuşlardır. Onların bu güçlü örgütlenmesi sömürmek istedikleri insanların zaaflarını keşfedecek bilim adamlarını yetiştirerek güç kazanmışlardır. Yani onları güçlü kılan bizim zaaflarımızdır.
Bu günkü yazımıza konu olacak bu zaaflarımızdan bir kaçına değinelim.
DAMGALAMA,
Bizde kara leke anlamında kullanılır. Kısacası, normal dışılık, tehlikeli olarak anlamlandırılır. Amaç bu olumsuz özelliklere sahip olanların dışlanmasıdır. Bu durum kimlikler arası çekişmelerde üstünlük sağlamak için kullanılır. Diğerlerini ötekileştirerek üstünlük sağlamak için...
CİCERO: Yaşlılık adlı yapıtını 62 yaşında yazdı. Bir yıl sonra kafasının kılıçla kesileceğinden habersizdi. Roma İmparatorluğunun en ünlü kişilerinden biriydi. Konsüllük etmişti. Julius Caesar’ın diktatörlüğünden sonra bir köşeye çekilmiş, kedini edebiyat ve felsefeye vermişti. Caesar senotada hançerlendikten sonra yeniden siyasete kapıldı. Caesar’ı hançerleyenler sonucu alamadan kaçmışlardı. Meydan boş kalınca, Cicero, bu boşluktan yararlanmayı bilen Marcus Antenius’e karşı Caesar’ın yeğeni genç Octavius’ü tuttu. Antonius ile Octavius birleşince, kafası kesilerek cezalandırıldı.
Orhan Hançerlioğlu’nun ‘’Düşünce Tarihi’’nden




-
Hasan Ateş
Tüm YorumlarSevdiğimiz bir abimiz kendisi. Bir grupta yayınladığı şiiriyle tanıdım kendisini. Mizahı kullanır şiirlerinde, bununla birlikte duygusal şiirleri de yok değildir. Popüler şiirleri de var, güzel tabi. Ayriyeten grup da kurdu sağolsun, ne de olsa mizah seviyoruz.