İsmet Barlıoğlu Şiirleri - Şair İsmet Ba ...

İsmet Barlıoğlu

Baharın nefesi saçına toka,
Herbir kulağında bir güneş küpe,
Işıklar serilmiş ayaklarına
Körpe izlerini koklaya-öpe.

Rüzgarlar taşıyor şarkılarını,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Bakma insanların mutlu göründüklerine;
Dışı eli yakar, içi kendini birçoğunun,
Derdi mi yok ki; insanoğlunun?
Kimi elli, kimi elsiz,
Kimi kollu, kimi kolsuz,
Kimi ayaklı, kimi ayaksız,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Neden öyle bir elma düşmedi bizim de başımız,
Biri sana, biri bana, biri de Kamertay ‘a olmak üzere,
Neden biz böyle kalakaldık kupkuru kerevetlerde,
Neden ben alamadım senin gibi bir Padişah kızını
Veya sen, benim gibi bir karasevdalı Keloğlan ‘ı,
Neden bir tükenmeyen menziller düşmüş kervanlarıma,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Bir bilet almıştım günler önceden,
İşte otobüse bindim giderim.
Atıldık asfalta gayet yüceden,
Korkudan yerime sindim giderim.

İlk cezayı yedik daha garajda,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Konuş sırma saçlım, söyle birşeyler,
Baharın tadına doyuverelim.
Gülden, karanfilden, laleden söz et,
Yüzlerce çiçeği sayıverelim.

Baksana dallara; renk renk donanmış,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Üstünde sen olduğun için kutsal bu kağıt parçası,
Bu resim senin resmin olduğu için kutsal,
Liflerine, zerrelerine, hücrelerine kadar kutsal,
Elime değince yürekleşip duruyor elim,
Kutsallaşıp duruyor,
İçimin hasreti bir yanardağa dönüyor evimin içinde,

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

İlk Kazanç
Hikmet Genç, ikide bir sözü edilen aslanın nasıl bir aslan olduğunu bilmiyor ama söylenenlere yerden göğe hak veriyordu: Ekmek gerçekten işte o aslan ağzındaydı. Ve aslan, suyun başını kesen, kendisine günde bir bakire kurban edilmedikçe bir tek yudum su bile vermeyen o masallar ejderini andırıyordu. Lokmanın kaynağı olduğu ne kadar kesinse; adil olmadığı da bir o kadar kesindi.
Hamallara taşıttıkları yetmezmiş gibi, artanı da kendi filelerine, çantalarına, torbalarına doldura doldura evlerine önemli ölçüde yiyecek götürenler, aslan dostu olmalıydılar. Bazılarından, istediklerini esirgemeyen aslan, bazılarının tek bir lokmasını bile yırtıcı dişleri arasında sımsıkı tutuyor, o lokmanın o ağızdan alınmaması için gece-gündüz nöbetlere yatıyordu.
Kendisini bir yağsız çamaşır ipinin ilmeğinden kurtaranlar, kurtardıktan sonra nerede ne bulup yiyeceğini akıllarına bile getirmemişlerdi. Cebinde bir beş parasının bulunup bulunmadığının ardına bile düşmemişlerdi. Tükenmişliğini bir intihar girişiminin sarsıntısına bağlayıp bırakmışlardı. Sorsalar söyleyecek miydi? Verseler alacak mıydı? O, çamaşır ipini boğazına cömertçe geçiren değil miydi? Kendi sandalyesine kendi tekmesini o vurmamış mıydı? Verileni almanın, yüzüne kapatılan kapıyı çalmaktan farkı mı vardı? Elini uzatmamak için ayağını uzatmıştı. Ayağını uzatan ne hakla elini uzatabilirdi ki?
her şeyi gören, duyan, sezen, değerlendirip kararlara bağlayabilen baş, ipler kopunca; devreden çekiliyor ve işleri ayaklara bırakıyordu.
Hikmet Genç ‘in ayakları başının buyruğunda değildi, başı ayaklarının ardındaydı.

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Bir Taşatapanla İlk Görüşme

İlçe yağmurlu bir akşama hazırlıksız yakalanmıştı.
Dükkancılar, dükkanlarının önlerinde sergilemiş oldukları öteberiyi elden geldiğince ivedi toplayıp içerilere taşımaya, şemsiyesiz insanlar yelemyelpirdek kaçışıp saçak altlarına sığınmaya ve yüksüz kalan at arabaları bir yanlara çekilmeye başlamışlardı.
Yağmur, taş döşeli caddeleri, taşlı-topraklı sokakları, kerpiçten-taştan yapılma duvarları, daracık çerçeveli pencereleri ve çakıl döşeli damları kamçılamaktaydı. Dükkanların camlarından taşan ışıklar ıslak ıslaktı. Ortalık tenhalaşmış, yerini, karanlıkları yıkayan bir yağmura bırakmıştı. Kaldırım taşları diplerinde göllenen sular oldukları yerde tutunamayıp bulabildikleri eğimlerden caddelere-sokaklara aşağı akıyorlardı. İlçenin küçük çarşısının saçakları altında ayak basacak yer kalmamış, yağmurdan kaçmaya çalışanlar birbirlerine çitenmeye başlamışlardı.
Bir ara, ıslak karanlıklar zorlu gürültülerle göğü yırtan keskin bir şimşekle aydınlandı ve hızını arttıran yağmur hışım gibi inmeye koyuldu. İlçede yağmurun sesinden başka duyulabilecek tek ses kalmamıştı. Karanlıklar ikide bir şimşeklerle aydınlanıyor, görülüp kaybolan anlık mavi ışıklar altında caddelerden, sokaklardan seller gittiği görülüyordu. Elektrik tellerinde baş gösteren beklenmedik bir kopma, bir anda ilçeyi derin ve ıslak karanlıklara gömmeye yetmiş ve ilçenin varlığıyla yokluğu bir olmuştu.

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Bir Arıyla İlk Dostluk

Pınar, tozlu-tozaklı yolun geçtiği yumuşak bir tepenin eşiğindeydi.
Hikmet Baba elden düşme arabasını yoldan çıkarıp pınarın önüne çekti. Kontak kapattı, arabayı el freniyle sağlama aldı ve külüstürden indi.
Tepe başka tepeler gibi değildi. Bir baştan başa güzellikler tepesiydi, bir zümrütler tepesiydi, bir yeşil kokan esintiler tepesiydi. Pınar kestane ve çınar ağaçlarıyla cömertçe kuşatılmıştı ve sabah güneşinin serin ışıkları dallarla yapraklar arasından süzülüp parlak sarı lülelerden taş yalaklara akan soğuk sularla yıkanmaktaydı. Çınarlar-kestaneler yaşlı yaşlı, dallar-yapraklar körpe körpe ve yeşil yeşildi. Tepe bir baştan bir başa çayırlarını, çimenlerini, otlarını, çiçeklerini kuşanmıştı. Güneşin, havanın, suyun ve rengin cana getirdiği kuşlar daldan dala sıçrıyor, ağaçtan ağaca uçuyor, körpe cıvıltılar güneşe uzanan yeşil yapraklara yaşama sevinci veriyordu.
Parlak lülelerden akan duru sular bir taş yalaktan bir ikinci taş yalağa, ondan bir üçüncü taş yalağa ve oradan da dışarıya akmakta, aklı-karalı taşları, bembeyaz çakılları yalamakta, altındaki taşların, çakılların pürüzsüz sırlarını ortaya koyup tozlu-tozaklı yolun biryerlerinden aşağı akıp gitmekteydi.

Devamını Oku
İsmet Barlıoğlu

Etoburluktan İlk Nefret

Sekseninde tutsak düşeceği Hikmet Dede ‘nin aklının ucundan bile geçmiş değildi.
Evinin bahçe kapısını taşlarla-tekmelerle kırarak içeri giren iki düşman birliği, biri çocuk ve ikisi yetişkin olmak üzere üç kişiden ibaretti. Çocuk ancak dokuz-on yaşlarındaydı. Üstünde kirli, yakasız, gerçek rengini yitirmiş bir işlik, altında koyu renk eski bir şalvar, ayaklarında sırımları bacaklarına dolanmış kirli sarı çarıklar ve sağ elinde de ince, uzun bir çubuk vardı. Yetişkinler birbirlerinin kopyası gibiydiler. İkisi de esmer, ikisi de iri-yarı, ikisi de kaba-saba, ikisi de kara palabıyıklıydı ve ellerinde büyük ve kalın sopalar bulunmaktaydı. Birinin sol kaşının üstünde, obirinin sıfıra vurulmuş başında taş yaraları mevcuttu. Çocuk da yetişkinler de Anadolu köylülerinin Türkçe‘ siyle konuşuyorlardı. Bahçeye girer girmez, kaçmasını önlemek istercesine, kaçılabilecek yerleri tutmuşlardı. Yetişkinlerden birinin ilk sözleri şunlar oldu:
- Ohhooo… Hele bunun keyfine bah, babam… Sinmiş ikindi zemanı bir ağacın kölgesine, yapiyir şekerlemesini…
Obir yetişkin, arkadaşının bu sözlerini pekilenmek yanlısı değildi:

Devamını Oku