Kahverengiye taşınmıştı bahtın. Kahverengi özlemlerimin rengi olmuştun. Ayrılığın haritasında acılarımın dağlarıydı kahverengi.
-Adım adım uğrunda yürüdüğüm yolların rengiydi kahverengi.
*Kahve gözlerinden alınmış kırk yıl değil, kırk bin yıllık bekleyiş bakışımın sen rengi oldu.
-Hiçlik ile hoşluğun gökkuşağını oluşturdun.Renk renk dağıldım uzak kaldığın her güne.
*Ek pişmanlığım var.Ekilmemiş; ama yeşermesi gereken söylediklerim var. Bunca cümle yakan Hülagü’ yüm.Külünden aşk akıyır.
Sen Dicle olarak mürekkep okunuyorsun. Ben Fırat’ım Sırat’ım senin elinde.
Beklemek uçurumunda bir yuva yaptı sevdam. Ne olacağını, kendisini nelerin beklediğini düşleyen yavru bir yusufçuk. Kim için büyüyorum acep? Bir zamanlar sevi sözcükleri ile kutsanan, aşkın mı? Gitmelerime gelgitler ekleyip denizimi kurutan esrik sevgili mi?
Acılara and içen ürecimden, hayaller kurulan sevgiliyi hatırlamamak ne acı… İnsanoğlu nankör ve nankörlük çıkmazların kedisini aç ve susuz bırakan içsel bir eylemken seni sayfama ekledi ehli keyfim.
Ne kadar bekleyecektim, ne kadar beklemeliydim hiç bilmiyorum. Üç yıl, üç asır,üç dakika bile beklediğine değecek mi? İmkansız ve ruhu alınmış sorular canımı sıkıyordu. Sanki sorunlar yaratılmıştı da cevaplar henüz yaratılmamış hissi tanrısından yanıtlar bekliyor gibi.
Sorular kırk ayak gibi oğullaşışıyor ve çoğalıyordu beyninin ve yüreğinin tam ortasında.
“Bu yüreğim yok mu bu yüreğim…”. Nice oyunlar içre ruhunda derin yarıklar oluşturdu.
yalnız salındığın hal kıyılarında kurudu güller
ansızın benden kopan gelgitlerin gitmelerindesin
çürümüş, çiğnenmiş anlık heveslerim tümler sensizliği
can kırıklarını kanatır benden hiç beklemediğin
yürek gözünde yerli bir peygamberdim
seni çok seven günahsız,sevgi ermişiydim
Hüzün çarmıha girmemiş İsa gibi son kutsi ışığı işaretliyor.
Sessizce,sensizce ilme ışık seriyor bilinen gerçekler.
-İkra diyor en Yüce. Herkese eşitçe bir sözce.
Şimdi neyi okuyor, neleri okuyor, nedenleri okuyor rızamız.
İç çocuğunu aç susuz bırakan yaşamın tilmizleri dışındaki aşk oğlanını zevk kızına heba ediyor.
Dudaklarının bir anlam yükleniyor şuan felsefeme
Yarın dudaklarının kirasını dudaklarım ödeyecek
Kesmek istemiyorum aramızdaki naz iplerini
Müthiş bir yanılgının yanında müthiş bir gerçek
O da odamızın kapısı kalbimin söylemi
“Seni o kadar hayal ettim ki artık bir hayalsin.” Victor Hugo
Öyle bir çıktın ki karşıma,öylesi bir ölümdü sevgilim.
İlk defa doğar ,i yaşar gibiydi her halim. Az kalsın,azdan kalanlarımla gidecektim.Şimdi yalnızlığın bile zenginlik, bir gün gelişin bile dünya.
*Seni bana aşk diye doğurmuş annen. Emzirmiş yollamış bahtımın bütün duygu kentlerine.
-Aşk, tutku, ruh,ayrılık, acı, bütün duygu kentlerimi bir bir doldurdun.
Sana yakılıyorum kaknus gibi.Küllerimden sana doğmanın İsa öncesi var.Ben Meryem’in yar kardeşiyim.Yokluğunda nun masallar anlatıldı. Hun yaralar okundu ömrümde.Hiçbir şey bu yanışa set olamıyor.Çünkü sen her zerremde zer oldun. Her yönümde senli rüzgarlar eser.
Ne yana essen anlatılmaz heveslerim künyesi kafiyelenir şiirsiz sensiz kalışlara.
-Ulaşılma miminde mumyalanan yüzünün fotojenik jenliğinde mer olan ruhumun örtük yanları yamalanır.
-Sol yolunda yörüngeni koyan karıncalarım, tutku erzağı biriktiriyor.
Yüreksizliğimin sapaklarında, kavuşma kavşağının mavi ışıkları yanar. Benden sana geçiş için koyulmuş.
Benden uzak kalışların tozu kapsar,kapsam alanı dışında görüşemediğimiz her anı.
Masalların ortasındaydım.Uzaklarının uzuydum. Yakınlarının yar alevi. Küllerinden bir ev yapmaya razıydım. Sen peri olarak kalmıştın bu unutulmaz aşk masalında. Leyla’dan öte içimde ötreleşmiş cemalin vardı.
-Anlatacağın her şeye karşı inancım güçlüydü. İçsel bir akışın ritminde seni çalıyordum.
-Yüreğini tanıdım öncesizliğini tümlerken.Orada kaldım.Böyle şiirse, kadınsal, ışıltısal, ruhu aşka, aşkı ruha, özü kendine özetleyen bir halin bütünlerinde durum eklerimi çekimledim sana.
-Isındı öznem özüne yakın cümlenin yükleminde.Cemalinin güzelliğinde kalakalışlarımı temizledi bir bakışın.Yakarışlarımın vurgulanan öğesinde temyiz edilmiş güvenlerimi serdim.
Sen anlat İstanbul! ! !
Ben anlatınca boğaz ağlıyor ondan önce akarak, yakarak.Boğazıma kaçıyor bütün acılar.Yabancı bandıralı bir güzelin gemisine çarpıyor hazlarım,onsuz azlarım, yalnızlık sazlarım.Boğaz ‘ın serin sularında uluslararası antlaşmalar var, yaramın ıslaklığını çaresiz kalan.
Ben , söyleyince müzelik yaralı kanıyor gidişinden önce, kalışından sonra.
Ben, dillendirince sevgimin trafiği durur çekilmez oluyorsunuz ikiniz.
Şimdi onca kalabalık yalnızlığım sana benziyor. Bunca insan nereye gidiyor, bunca yalnız mı var? Ona benzeyen binlerin yüzünde neden yüzüm güleç değil İstanbul. Neden bu sevda senin kadar büyük, onu saklıyorsun yaramın ve yanımın başında. Küstüm sana İstanbul.
Sol yanım İstiklal gibi her şey, her sevda var; ama o yok.Adım başı sokak çalgıcıları, beni çalıyorlar. Beni bestelemiş belli; ama bu şarkılardaki hüzünlü beni arındır.Haliç gibi kirli düşlerimi temizlesin aşk ve hayat.
ara verilmiş suyun içinde,
en dibe doğru his sisçe süzülüyorsun...
tempo tutuyor acıların dalgaları
yarinaltı derindir tüm vahşi hayvanlar ısırır beni
yerinaltı serindir tüm aksilikler orda gömdürür beni
“tırnak içinde azdıklarımın hep altı çizilerek okundu... uçma dersine




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!