Bu ömrümün kaçıncı gün batımı?
Yıllanan, eskiyen, küflenen...
Bu kaçıncı tükeniş yürekte?
Derin derin, sessiz çığlıklarla geçen.
Gençlik ateşi gönlümden söküldü,
Gün olur, rüzgâr olur savurur beni,
Bir kayığın izinde köpük köpük.
Gün olur, dağların başında bulurum kendimi,
Bir dağ çiçeğinin özlemiyle yanmış.
Gün olur, sessizlikte yankılanır içim,
Gün gün eksilirsin ömrümden;
Yollar uzaklara çeker kirpiklerimi.
İçimdeki yerin sızlar, üşürüm;
Başım öne düşer, tutamam gülüşlerini.
Yolunu yitirmiş bir yolcuyum;
Başımda bekler binlerce hayalin;
Beni sılaya hasret koydun, gurbet.
Yâr saçının telinde ne gezersin?
İki eli memleket kokan gurbet.
Yüreğime sarılan gam, kasavet;
Bu ne hınç, nasıl bir nefret ki böyle ortalık;
Her yer yanmış, çocuk eti kokuyor insanlık.
Başta Mezopotamya, paramparça adeta;
Darmadağın, kan gölü, Ortadoğu berzahta.
Bu döngü nasıl bir vahşet, lanet, lanet olsun;
Yıllar var ki bir türlü hâlâ unutamadım;
Gül yüzüne hasretimi avcuna kazıdım.
Hicranla dolan şu gönlüm yöneldi semaya;
İnsan bu acıtır, incitir diyor Mevlâ’ya.
Gidenin değil, kalanın hikâyesidir bu;
Kavgalı başın kara karışmış,
Yazık gönlün daralmış Halil’im.
Hürriyet düşleriyle ağlaşmış,
Yazık tahtlar aşılmış Halil’im.
Çökertme yollarında gitgide,
Halimi sorarsan,
Pek değişen bir şey yok.
Aslında eskisi gibiyim işte,
Ellerimde eski yaraların izleriyle...
Geceleri yıldızlarla dertleşiyor,
Hani aşk her şeyi affederdi?
O zaman neden bu kadar yakıyor?
Ölülerin rüyasında yaşamak gibi bir şey bu.
En çok acı veren yenilgim, diyor.
Son sözlerin çok eskilere götürdü.
Hasretin ismimi taşır,
Kalbimin gittiği yerde.
Göz cemalimle ıslanır,
İzine düştüğüm yerde.
Maziden kalma bu heves,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!