Beyaz bir mendil gibi havada sallanır,
Kimisi yorgunluğun koynuna sığınır.
Kimi “Yol uzun.” der, telden düşer sözler,
Gökyüzüne asılmış bin bir mazeretler.
Susmak içimi yedi
Huzurum hayır dedi
Ben de sen biteceksin
Mecburen gideceksin
Sonsuzluğun diliyle konuşan meyan,
Gizli bir sabırdır damakta kalan.
Zehriyle şifa olur, sözleri sorgulu;
Kıvrılır kökleri, kader gibi tortulu.
Geçmişin yükünü hoyratça taşır,
Sensizliğin çölünde yürüyen bir seyyahım,
Gözlerinin vahasına varmak, tek günahım.
Bakışın, bin yıllık buzulları eriten ateş;
Sesin, karanlık çağlara doğan güneş.
Mihri Didem nefesinle döner devran,
DOLDUM
Bir sabahın sanki alnına yazılı,
Adınla uyandım ben içime kazılı.
Dünya kalbimin eşiğinde misali,
Aklım mı seni sevdi önce?
Kalbim mi kandırdı yine?
Bu ikilinin çekişmesinde
Soruyorum, rövanşı kimde?
Story atmış, çayına limon sıkıyor,
Altına “ Özgürüm” diye yazıyor.
Beni engellemiş, grupta anlatıyor-
Modern aşk bu işte: susan kazanıyor.
Mürdüm gökyüzü gömülmüş ateşten geceye,
Soluklanır sessizlik onun kendi gövdesinin içinde,
Rüzgâr sahra taşlarının arasından geçerken,
Ay parmak uçlarımda titrer soğuk ve derinden.
Bu aşka çok müsamaha gösterdim peki neden?
Gözlerin hâlâ beni arıyor mu yitip giden?
Yoksa sessizlikte mi kaldım tümüyle ben?
Daha nasıl katlanabilir ki bu yüke beden?
Ben yürürüm sessizce kalabalıkların içinde.
Bir bakış bile sırrımı deşifre edebilir diye,
O yüzden taşırım kalbimde ağır bir giz gibi,
Sana ait olan ama senden gizlediğim narin sevgiyi.
Bir kitap sayfası arasında kurumuş çiçek gibi,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!