Bir an var...
ne öncesi, ne sonrası olan.
Savurulmadan,
dokunmadan,
yakmadan duran bir an.
Sadece bir soruydu oysa
Binler, bir 'in ardına düşmeden önce.
Sonra sessizlikler büyüdü içimde.
Sessizlik büyüdükçe gölgem yabancılaştı.
Anladım ki;
Kırıyoruz bazen kırıldığımız zamanlarda.
Kırıldığımıza değil; kırdığımıza bakıyorlar.
Sonra kırılmış olarak kalakalıyoruz ortada,
bir kalbimizin olduğu unutularak.
“Nasılsın?”
Sorusuna yanıt bulamadım bir süre.
Hasretliğinden başlasam,
özleminden çıksam... sonu gelmeyecek
dertlenişlerimin, sancılarımın.
Biz, uçurumun kıyısına kurulmuş
bir salıncağa binmişiz.
Ayağımızın altında deniz mavisi manzara,
içimizde hep kara bir korkuyla...
İçinde sadece senin bildiğin bir sessizliktir,
“hiç” diyerek bastırılan çığlıkların kızıl örtüsü.
Yorgunluğun dile gelmeyen tarifsiz soğuğu,
hüzün deryasından yükselen rüzgârların
sinsice umut kuşlarını vuruşu.
— Sen hiç renkli balonlar yapıp uçurdun mu gökyüzüne?
— Hayırdı... Şaşkın bakışlarının gölgesindeki ilk cevap.
Avuçlarımda sabun, gözlerimde geçmiş.
İlk üfleyişimde annemin sesi döküldü yere,
kilimler ıslaktı, haylaz gülüşlerim altında.
Bir sabah, gökyüzü griye dönmeden evvel,
adını unuttuğum rüzgârın bana bıraktığı bir şiirdin.
Sokak başında, yüzüme çarpan sessizlikle
başladı eksilmelerin.
Her şey bir rüzgârla başladı.
Savorana'dan Samsuna...
Samsundan dalga dalga Anadoluya.
Ve Zeytin dalları çatladı sessizce.
Dağlar, yeşille değil, direnişle boyandı.
Bu satırları manzarasız balkonumdan yazıyorum.
Çöl tozlarının kapladığı bir masa,
biri gölgesiz iki sandalye eşlik ediyor
mesai sonraları yorgunluklarıma.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!