Göğe uçurmuştum, günü bekleyen güvercinlerimi.
Onlar bilirdi gökteki en nazlı dansları.
Taklalar atıp, alkış kanatlarlardı...
yoruluncaya kadar, acıkıncaya kadar.
Kelebekler uçuralım bir akşamüstü gökyüzüne,
meltem rüzgârıyla salınan çayırların üstünden
uçup gitsinler Kelebekler Vadisi’ne.
Ardından bırakalım kendimizi rüzgâra,
Kim bilir kaç şiir
baharlarına kırgın yazıldı,
kim bilir kaç şair
kırgın şiirlerle dağlandı.
Bir an var...
ne öncesi, ne sonrası olan.
Savurulmadan,
dokunmadan,
yakmadan duran bir an.
Sadece bir soruydu oysa
Binler, bir 'in ardına düşmeden önce.
Sonra sessizlikler büyüdü içimde.
Sessizlik büyüdükçe gölgem yabancılaştı.
Anladım ki;
Kırıyoruz bazen kırıldığımız zamanlarda.
Kırıldığımıza değil; kırdığımıza bakıyorlar.
Sonra kırılmış olarak kalakalıyoruz ortada,
bir kalbimizin olduğu unutularak.
“Nasılsın?”
Sorusuna yanıt bulamadım bir süre.
Hasretliğinden başlasam,
özleminden çıksam... sonu gelmeyecek
dertlenişlerimin, sancılarımın.
Biz, uçurumun kıyısına kurulmuş
bir salıncağa binmişiz.
Ayağımızın altında deniz mavisi manzara,
içimizde hep kara bir korkuyla...
İçinde sadece senin bildiğin bir sessizliktir,
“hiç” diyerek bastırılan çığlıkların kızıl örtüsü.
Yorgunluğun dile gelmeyen tarifsiz soğuğu,
hüzün deryasından yükselen rüzgârların
sinsice umut kuşlarını vuruşu.
— Sen hiç renkli balonlar yapıp uçurdun mu gökyüzüne?
— Hayırdı... Şaşkın bakışlarının gölgesindeki ilk cevap.
Avuçlarımda sabun, gözlerimde geçmiş.
İlk üfleyişimde annemin sesi döküldü yere,
kilimler ıslaktı, haylaz gülüşlerim altında.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!