_____________________* ölürken
Neden olduğunu tam bilemiyorum, saatini de. Sanırım yuvarlandığım küçük bahçenin en gözden ırak köşesinde haklı gerekçelerimin parantez başlarını meze yaparak, fasılasız sarhoşluğuma kanat açtığım, sıra dışı birikimlerimin gözlerimden alev gibi fışkırdığı ve henüz terlemeye başlamadığım bir andı. O boncuk gibi terlerimi henüz dökmeye başlamamıştım. Belki tam o an kendimle sevişmeye zorlansam durumu bir defalık kurtaracak ve ölmeyecektim.
Kolumu dirsekten dayadığım, bir kere göz gezdirildikten sonra artık okunmasına gerek kalmadığına inanılan günlük ucuz gazetelerin üzerine serildiği beyaz plastik masadan boşluğa düşüyor gibi oluyor ve yere yuvarlanıyorum. O ana kadar oturduğum beyaz plastik sandalye de benimle beraber geliyor. Başımı ne olduğunu göremediğim sert bir cisme çarpıyorum. Ve sıcak bir esinti geliyor alnımdan aşağı doğru, gözlerimin üstüne. Kan çanağı içindeki gözlerimle çimleri yer yer dökülmüş toprak zemine bakıyorum en yatay çizgimden. Ayaklarımı hafifçe oynatmaya ve hangi yaşamımın neresinden soluk aldığımı anlamaya yelteniyor ama yanıt alamıyorum. Toprak kokuyor sadece, lavanta da. Ama ayaklarımı oynatmaya yaşamım izin vermiyor. Yoksa bundan böyle yürüyemeyecek miyim. Olur mu öyle şey. Bütün kokuları duyuyorum ama ayaklarımı kıpırdatamıyorum yerinden. Peki ya ellerim …, kollarım …?
Kan; göz pınarlarımdan aşağı, burnumun kenarından dudak çizgime doğru yeni yol bulmuş bir küçük dere gibi akmaya devam ediyor ve ilerlediği her santimde içim biraz daha boşalıp çekilmeye başlıyor. Boşalıyorum sanki parmak uçlarımdan bir yerlere doğru. Demek ki o çok kritik anlarda söylenebilecek başka şey bulunamadığından söylenebilen tek yerdeyim. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide.
deniz fenerlerinin işi
kayıp gemilere yol göstermek değil ki
dalgalarında prangadır kılavuzlukları
rıhtımdan el sallayan gözyaşlarına.
deniz fenerleri,
belki son satırına gelemeden
bu öykünün,
beklemediğim bir gece yarısı
aniden ölürüm.
kalp sektesinden
ya da başka bir şeyden
gitme demiştim ben sana, arkada güneş yok.
arıyorsan avuçlayacak altın rengi kum tanelerini
sarı yok, bulamazsın.
üşürsün, sadece soğuk var, sadece kar rengi.
gitme demiştim ben sana, orada hayat yok.
kimseye dönük bir yüzü yok ki içimdeki şiddetin.
gizlenmiş yarasalar sadece,
gece görüyor gözleri.
yollarını, ay a dönerek buluyorlar yüzlerini
ve ağaçlara küçük çentikler atınca
yapraklar dökülüyor.
o çocuğun gördüğünü sende görüyor musun.
hani tel örgüler arkasında
ve hiçbir şeyi tanımamış
ve her şeye umut gibi bakan
o çocuğu sende görüyor musun.
hadi, hiç durma, hemen şimdi,
“zemberek boşalmış, kadran dağılmış
koş merdiven koş
saat tamircisi uyuya kalmış.”
bak hala açılmadı günaydının kepenkleri
yanmaya devam ediyor sokak lambaları
hani hep karşımıza çıkan bir tarafı vardır
beklenmedik zamanda, yaşadıklarımızın.
eflatun gibi.
binmiş üstüne pembenin, erguvan olmuş.
düşmüş gölgesine boğaziçinin.
şöyle bir yan gözle bakarız
derler ki;
kainat yaratılırken tek renk kullanılmıştır,
o da mavidir …
onun için vapurlar üzerinde yüzebilmek için
maviyi seçmişlerdir
üzerimden üç kurşun geçti.
birinde ölüm tadı vardı.
ikisi toprağın en derinine saklanmıştı.
patlayacaklardı.
bir kız çocuğu;




-
Nur Tuna
-
Ertuğrul Söyünmez
-
Gülin Su
Tüm YorumlarNe kadar ben...ne kadar yürek...ne kadar yaşam dolu şiirlerinz...yüreğinize kaleminize hayran oldum şiir dostu...yaşanmışlığın her köşesinde duygularınız aksın bir ömür...selam ve saygımla
sen çok seviyorum Cevat çeştepe
şirlerinide
özledim seni geleceğim elini öpmeye
iyiki varsın hocam
...sevdiklerimizden ve okuduğumuz kitaplardan değildi uğradığımız ihanetler...duvarlarımızdaki yaralar sevgisi tutsak olanların ve düşüncesi korkakların ihanetlerinin izdüşümüydü...
....yaşam çizgisinin iki ucu arasında bir merdiven çıkar ya da ineriz...doğuma veya ölüme doğru..etrafımıza ördü ...