Önce dünyanın
Tüm istendiklerini
Verin bana.
Alışayım onlara,
Egemenliğimdeyken
Onlar,
Hayli uzun tuttuğum bir çalışmanın, kısa bir bölümü. Geçişler art ardalığın tekdüzeliği olmayıp, kırılmaların yansıyışıdır. Geçişken üç temel alan ve hem alanlar topaklanması, hem alanlar girişim kaynaşması, tabiri caiz ise esmesi...
1Bir sana, peri; bir sana
Vuslatım düştü.
Al yeşilden hançerlenen
Göğüs çarpmalarım
Kar beyaz gecelerde sıkışır canım
Üşür bizsiz sevdam, titrer o ölüm.
Haldeki an, yaradandan şekil bir bölüm
Aslına yüz tutmuştur sevdam, içteki bu ölüm.
Bir bilmezlik selidir, ılgıt ılgıt, kanıyor
Bir güdü bir tahrik, uğruna ya Rab
Kahir gücüne rağmen, senin adına
Avukatlığına! ne Sivas’lar yanıyor.
Adam güdülü, adam şartlanmış
Durumla bitti
Sormadın gitti.
Yılandan kayma
Durumlu sinsi.
Durumla alışırım da
İki durumdan bahis ediyorum. Birisi ajite olmuş bir durumdan, ikincisi de toplumdan bahis ediyoruz. Öyle normal hal icabı şartlardan değil. Bu, durum; “” örtünülecekse! ...”” diye geçiştirilmez. Eğer böyle dersek, öncelikle örttürülmenin ve örtünmenin, anlayış olaraktan toplumda uygulanır kılınması kabul ettiğimiz gibi sanki toplumsal bir özgürlük ve toplumsal hak olduğunu da kabul etmişiz demektir. Hem açıktan, hem de zımni biçimde bilinçaltında kabul edilmiş olurlukla, duruma başlamış oluruz. Bu yanlış ve yanıltıcıdır. Toplumda nesnel hal icabı zorunluluklar dışında ve formel olarak başın, ne örtünmek ne örtünmemek gibi zorunluluğu yoktur ve bu nötr bir tutumdur. Hiçbir şeyin, tek başına ne gereği ne engelidir.
Hava şartları, kıl dökülmesi gibi gerekliliği kast etmediğim açıktır. Toplumda gerilime neden olmayan, simgeleşmeyen her bir tutum nötr tutumdur. Eğer, toplum resmiyetinin olduğu yerde, teamül tutuma aykırı görülmüyorsa, hiç dikkat çekmeyip, rahatsızlık vermeyeceği de açıktır. Bu hal sizin kalabalıklarda dahi, hiç dikkat çekmezken, bir şekilde yanlış imajlar verir olmanız yüzünden, tanınmanızdaki karşı tavırca ajitasyonu çağrıştırmanızdır. Bu ajite haliniz hep insanların, dikkatine düşüncesine gelerek, zımni rahatsızlık verir olmanızdır. Ne yasaksınızdır ki, meydanda olursunuz; ne meydandasınızdır ki, yasak gibi görünürsünüz.
Bu bir yanlış, oku yaydan sorumsuzca çıkarmanın, tutumlaşılmanın, toplumda siyasi eğilim olamayacakken siyasi eğilim olmanın bedelidir. Dikkat edilirse inanmanın karşılığı değildir. İnanmanın kendi dışındaki bir istismarın, kendisine biçilen yapay bir rol modelin bedelidir. Bu çabalar toplumda gerilim olmanın boşu boşuna lığıdır. İkincisi böyle olunca; “”Efendim başını örtecekse, kime ne zararı var, ister yakıştığı için örter, ister inandığı için örter! ”” demek saçma ve soruyu tersten ortaya koymaktır. Çünkü bu kez de konu kendi özel alanından çıkıp, bir kol saati takar gibi, toplumsalın alanına getirilmiş olur. Bu iş ya kasti taşınmıştır veya yanılmadır. Ama her iki durumda da konu, sanki toplumsalın bir talebinin tartışılması gibi tartışılır olacaktır. Bu da anlamsız yersiz bir polemiktir.
Toplumlar, tarihte, ilk emek ürününü biriktirişle, yani toplum: insanın hüner yoğun, aletsel üretiminin ortaya koyduğu bir şekilleniştir. Akabinde bu hal, insanın emeğine sahip oluşunu doğurdu. Bu da, özelleşmeyi (özel mülkü) zorunlu kıldı. Yani toplum; insanın hüneri ile nesnelin yasallığını birleştirip, insanın soyut bilmesi ile pratik kılma yeteneğinin, sarmal üretim ilişkisidir.
Toplumsal yapı da, halksal yapıyı belirleyerek, halksal yapıyla dışsal, ama yan yana, birlik içinde hareketle, hemen organik ilişkiye girdi. Bu birlikte hareket, otoritenin sınırlıkları iledir. Otorite (anayasa-toplumsal mutabakat) , bir toplumsal düzenleniş, bir nesnel oluştur. Otorite yapılan ilke maddenin biri de, din ve devlet işinin ayrı ayrı gözetileceği gerçeğidir. Bu anlayış, dini işin, ait olduğu alana, yani halkın uhdesine bırakılmasıdır. Dinin toplumsal yapıya karışmayıp, toplumda ön görülmemesidir. Dinin toplumda etkin kılınmaması laikliğin otoriter tutumudur. Bireyler ve yöneticiler, kamuda, toplumda, işlerine dini kanaatlerini ve anlayışlarını karıştırmayacaklardı, o kadar. Halk içinde din anlayışlarını diledikleri gibi yaşayacaklardı. Toplum aklın işletileceği, akıl ilkelerinin geçerli olduğu (laik) alan olmuştu. Toplumsal yapıda din kuralının geçerli olması demek, sömürü düzeninin dinleşip, ilahi bir havaya sokulması demekti. Eylemleriyle güvenilir olamayan insanlar, dinsel görüntü ile bunu sağlayacaklardı!
Bu, toplumsal sözleşmenin (otoritenin) : bu kurucu iradenin; içinde halk da vardır. Halk süreçte gerektiğinde, bu otoritenin inşası için savaşım vermiştir. Bu nedenle halk iradesi, geçmiş aslilikle, şimdiye de şamil edilir. Bu halk iradesi otorite; üç erke güçler ayrılığı ile ilke olaraktan yetkilenme dağılımı yapılmıştır. Bu yetkileme, kaynağını anayasadan alır. Halk iradesi bu üç uygulamanın birlikte işleyişi ile soyut olarak gerçeklenir. Mevcut halk, cari otoritenin yetkilenesi ile parlamentoyu seçer, ya da parlamentoya seçilir. Halkın seçip seçilmesi, ne bir hak, ne de özgürlüktür. Yani her hangi bir yönetimi oluşturmak için ille de böyle bir yapılaşma şart değildir. Toplum bireylerinin kurumlarında bir yönetme ve görev dağılımı ile özel yönetilişe katılım vardır. Bu hak ve özgür oluşu sağlar. Esasen toplumun ilişkilenişinden tamamen habersiz olan geniş halk kitleleri vardır. Bunların yönetime aks eder oluşu tartışmalı olmalıdır. Halkın bu pragmatık yetkilenmesi bir zorunluluk ve bir bağımlılık değildir. Sadece yetkili kılınıştır.
İlköğretimde elektrik elektronik olayları okunması içinde mutlaka bir alan kavramı edinmiş olmalıyız. En basit deyimle alan; içindeki yüklere sürekli bir kuvvet (özellik yansıması) uygulayarak, ona (yüke, olgu ve olaya) hareket veren bir yöneltmedir.
Sosyal alan; organik, inorganik şekilde; manyetik ve elektrikse bir özellikle beliricidir. Sosyal alanın manyetik etkisi içine sosyal öğrenmeler modüle olmuştur.
Aslında alanın içi karşılıklı ve kesikli sürekli bir bağıntıdırlar. İşte totemizm de nesneldi olan bu alan yapıların sosyal yapı içine yansıyan özel durumu ve görece bir durum oluşlarıyla da sosyo-toplumsa bir zaman akış ve sosyo-toplumsa yansıma şeklidir.
Benzerlik kullanımı ve benzerlik yansımalarının görece özel olması nedeniyle; totemizm de kendi iç olaylarına devinme verdirir olmasıyla, totemizm de bir kuplaj yansımadır. Totemizm içinde devinişe maruz kalan olaylar, insan öznelliğince ortaya konup, kaldırılabilmesi, değişikliklere uğraması ve kontrol edilir olabilmesi hayli önemlidir.
Enerjinin en kısa yoldan akışla; bir şekilden diğer bir şekile dönüp; entropik salınımlarını yapmak isteyişi; hayatın en zor, baş etmesi gereken bir baş koşuludur. Hayat bu direncin ürünüdür. Hayat düzensizliğin, düzenidir.
Hayat, kendisini parçalayarak çevre üzerinde dolaştırıp akıtır. Parçalanan yapı çevrede akmanın özelliklerine bürünmüştür. Hayat yine çevre nişleri içinde akarken; hayatın parçalanan dokusu da hayatın kendisine yeni bir çevre ve yeni bir niş özellikli karşılaşma ve yaşantılıma olmuştur. Bu nedenle hayatlar, çeşitli şekilde belirişlerle; giderek daha karakteristik olmuşlardır.
Yaşam ne kadar parça olaylar üzerinde akarsa aksındı, yaşam oluşla aynı yaşamdı. Hem kendiydi, hem de kendi değildi. Hem bizdik, hem biz değildik. Yaşam nicelenir oluşlar içinde, aynı türden yaşamların her bir tekilliği (biyolojik birey yaşamı) içinde bencil oluşun korunan bir sürdürülmesidir. Tekil yaşam oluşumları başlangıç koşullarına sahiptir. Tekil yaşamlar tümleşik yapının alt bileşenli akış ve seyrediş biçimine dönüşmüştür.
Canlanma tekil bencillikler üzerinde, hayata karşı olan çevreye; hayatın kendi dirençlerini cevaben oluşturabilmesidir. Hayat, çevre zorluklarına karşı olan bu cevabi direncini; o bencil ben tarafından düzenli ve istikrarlı süreçlerle yeniden ve yeniden ortaya koyabiliyordu. Tekrarlanabilir iç çevrimlerin başlama, bitiş zaman düzenlemesi kontrol altına alınışla; bencillik, canlanma denen anlama büründü.
Canlılık ya da canlanma, hayatla başlamıştır. Ama hayat canlanmanın, ya da canlılığın dışındadır. Hayat bir inşalar ve canlılık devinimleri ortaya koyma kuralı iken; canlılık bu kuralları belli bir düzey ve düzleme göre gerçekleyen her bir yol ve yöntemlerin uygulayımlı özel halidirler. Hayat aksatılmalı bir enerji akış türünün salınımıysa; canlılık bunun gelişen zamnlara dek uygulayım düzey ve düzlemidir.
Böylece bencil benle tekil, bireysel can olmak; her bir tür ve milyonlarca türler içinde, türün de sürekli olmasıyla hayat buluyordu. Canlılık hayatla başlamıştır. Ama hayat canlının dışında ve onun keyfinin üstündedir. Hayat bir inşa kuralı iken; canlılık bu kuralı içte özümleme süreçleriyle, dışta sağlama davranışlarıyla gerçekleyen, her bir yol ve yöntemin özel halidir.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...