Bir insan, neden ve niçin yazar?
Nedeni, genel tanımlılıktan çıkarılabilir. Niçindi, özelleşen bir tutumdur. Yazmanın temelinde insan emeklerinin enerji sarfından ötürü, toplumsal olguda bir değişim yükümleşmesidir. Sonuçta karşı bir ihtiyacınızı sağlayan, meşruiyetle değiştirilebilir değişim olgu, nesnesi olmasıdır.
Bir şiiri, ya da yazıyı yazmanın gereklerinde, dilbilgisi ortak anlayış kurallarının tümüne yakın bir yaklaşıklıkla uygulanması zorunluluğunuz olurken, neyi nasıl yazacağınızı zorlar olmak, en hafif deyişle benim gibi yaz demek olur. ”Efendim halkın seviyesine göre yaz”. Buda sizi, bir proto tipi; tekrarlatmak olacaktır. Üstelikte, bir yazarın varoluş üslubuna, karşı olma gericilik tavrıdır.
Oxford vardı da biz okumadık mı? Aforizma tanısal sözü, genel bir toplumsal politikaları eleştirme olaraktan, toplumların kadersi ve özgürlüksü yapısını belirlemesi açısından; olabildiğince gerçekçi ve tesbiti, bir yaklaşımdır. Neki, kişi bazlı eksiklik ve davranışlarınızı olumlamaya bir açıklama da yaparsınız. İşte o zaman durumunuzu açıklama ve halinizi mazeretli kılma bağlamında kendimize, dayanak temel söz yapmayı düşünürüz.
Oxford vardı da biz okumadık mı! Bu söz, toplumdaki yapısallığı açıklamada gösterdiği yansıma belirmesi kadar, kişisel eksiklerimizi haklı kılışın da savunmasını, aynı doğrulukta sürdürür değildir.
Özgürlük ve kader, birbirine bağlı, birbirini açıklar sözcüklerdir. Özgürlük toplumsal gücün bir var ediş belirmesidir. Toplumun bu belirmesi; okul, hastahane, laboratuvar ortamı, yol olarak sizden önce sizin çevrenizde gerektirilmişse; okumak, tedavi olmak, laborant olmak sizin zorunlu kaderinizdir. Özgürleşmeniz, kader olarak gerçekleşir. Kaderiniz de sizden önceki gerektirilmiş bir olanağın, yani özgürlüğün şimdi kazaen kullanımı olur çıkar
Kan revanla düşmüş al beni perçemin
Suya ilişme su ürkek tavsır
Bir yansı edişledir hayali candan
Ah yarı sarla, kadimi ocakta yar oynaşır
Çökmüştür ensene, bilmem vade boylanır
2-]İlkteki ortaya çıkan, atoma, hücreye ve organizmaya değin temel işleyişin yansıyan kendi örgütlenmesine değin benzerlerini çeşitlendirmekten ve benzerlerini zengince ilişkilendirmelerden kaçınamazdı. Sürü yaşamı ve sosyal birlikler yaşamı ve toplum dediğimiz yapı alanlar, hep bu atomdu hücre gibi organize oluştu buluşun, değişik varyasyonlarla kullanımıdırlar.
Sosyal yaşam içindeki, özel hayatımızı oluşturan, görünmez bir zar bağ içindeki sosyal-sosyal (yani insan-insan) ve sosyal-nesnel (insan-bilgi ve teknoloji) yaklaşım, girişmeli işbirliklerinin, kümeydi organizesi vardır. Bu küme elemanlı girişmeler kişiler arasında ve kişilerle nesne arasında, özelden genele doğru olan bir analojinin kesikli sürekliğidirler.
Bu analoji benzeşmesi, gerek sürü yaşamın hiyerarşisi (örgütlenmesi) içinde, gerekse sosyal birlikler içinde ve toplum sal bağlar içindeki girişmelerini yaptı. Bir çeşit çekirdek DNA'sının görevini üslenişte, toplum içindeki ve sosyal yapı içindeki, otoritenin işlevleri arasında olan aktifliklerdi.
1-] Toplum ve halk kavramları, anlamca aynı gibi duran iki sözcüktür. Aslında anlamca çok farklı iki kavramdırlar. İkisi de alabildiğine dinamik yapıdırlar. Halk, toplum sal yapılaşmanın ortaya koyduğu bir oluşmadır. Sosyal birlikti ilk taban, zamanla araçla üreten bir mallar takasını öngören, mülkiyetçi bir yapıya dönüştü. Böylece halk ve toplum gibi iki alan; aynı kumaştan bulutsu, sisti belirimce bir yoğunlaşması da başlamış oldu.
Nasıl optik olayları ayrı, göz ayrı bir olgu ve olaylarsa ve yine göz optik olana sımsıkı bağlı bir girişime bağımlılıktır. Yani göz olmadan görme, optik olayları olmadanda da göz faliyetleri oluşamazdı. Her biri bir ayrı oluş ve ilişkin eğimlelerlen ve de birlikte devinen olgulaşıştırlar. Göz burada etkilenen olaydır. Işık olayları ise gözü etkileyen girişmedirler. Gözün olduğu yerde görme, görmenin olduğu yerde de göz türü işlevler vardır. Göz ışığa bağlı bir oluşma iken, ışık gözebağlı değildir.
Göz, optik olan, görmeye dek, eğimselerden sonradır. Ve bu eğimselerin giderek yoğunlaşan minik minik ama farklı ve benzer işlevlerden girişişle biriken, tamam olmamış süreç eşmeler ilişkinliğidirler.
Aksi halde siz, trafikteki haklı konumdaki bir durumunuzu, haklılığınız nedeniyle öfkelenip; elinizdeki tır arabayı öfkeye neden olanın üzerine sürmekle; öfke haklı nedeninizi, ezen bir öfkeye dönüştürürsünüz. Bu da; halkın tır şoförünü, yani öfkeyi olumlamasıdır. Tır şoförünün, bu öfke düzeyine gelmesi nedenini halk, şöyle bir kanaatle makul kılarlar! “” “”Böylesi adamları, Taksim'de sallandıracaksınız, bakın bir daha olur mu? ”” demesi, gibi kısa devre yapan bir düşünme ve boş sözlülük, oluşuna benzerdir öfke gösterisi. İnsanca olabilir, ama toplumca yeri değildir.
Toplumlarda öfke; halk içindeki gibi, en çok bağıranın itibarilik sağladığı bir durum süreç yeri değildir. Bu tür öfke küpü oluşlar zaten, halkın kıyım ve katliam gibi önlenemez taşmalarının nedeni olabilmektedir. Toplum öfkelenmez, öfke yerine o sorunsala etraflıca cevabı üretir. Yani toplumun cevabı öfke ile olmamalıdır.
Halkın gelenek ve göreneği, uygulanır olması açısından gerçektir. Halkın böylesi bir tavır içinde oluşu, belirtildiği gibi, iki bakımdan da, halkın anlayışıyla çok uygundur. İlkin halkın zamanının halka göre ayrı olması ve farklı akmasına uygundur. İkinci olaraktan da bu tür yaşama anlayışı özelliklede, öznel yaşantılaşmada, kendini ele veren davranışlardır. Halk, tanımı gereği ve genel olaraktan da, çoklukla; çağdaş kültürü bilenlerin sosyal ortalamasından uzak oluşlarıyladır ki bilgiyi kullanamazlar. Bu nedenle kullanabildikleri örfleri vardır.
Ey bebek!
Yanarım sana bir düşünüşle
Bakarım da kahroluşlarla
Ne kadarda mağdur
Ne kadar da savunmasız, biçare
Yanmam adamlığıma.
Yetişmezem bu menzile derken
Daha, güne vurulurum.
Usulca giyinişlerle
Yar koynuna soyunur gibi...
Avdetimdir
Bunun içinde zanaatkârlar ve tüccarlarda vardı. Sasani’lerde Ruhban din adamları dini hizmetlerin yanı sıra, hattatlık, kâtiplik gibi bürokratik işlerde yaparlardı. Yine bu alanda çalışacak elemanları eğitme işini de bu ruhbanlar üslenmişlerdi.
Acemin eski köleci ilişkileri ve geleneksel kabile ittifakları geçerliliği yavaştan ve derinden değişmeye başlamıştı bile. Çöken kabile ilişkileri yapısı içindeki Sasani devletine en büyük destek, Zerdüşti rahip ve din adamlarından geliyordu. Yani Sasani’lerin mevcut dinsel ideolojileri, köleciliğe sırt dönmüştü. Ve mevcut Sasani dini ideolojisi feodalizmi destekliyordu. İslam ideolojisi bunu tam başaramamıştı. Zerdüştilik de, eski Mazdeki dininin Zend Aveta adlı din kitabının, yeni tarz bir yorumlanış biçimi idi.
Göçebe toplumlarla, yerleşik toplumların arasındaki çatışma ve çelişmeleri; eş deyişle eski kölecilikle yeni serf olan köle ve feodal toprak beyi arasındaki çatışmaları, yeni dinsel ideolojisel anlayış bu yorumlarla tanımlanıp, ifade ediyorlardı.
Toplumlar, başlangıçtaki çeşitli nedenle ve zorunlu nedenlerden ötürü, toplumsal ve halksal olan yaşamlarını ayıramadan ve bu iki alanla, birbirini iç içe geçiren, etkileşmelerle yürütmüştürler. İnsanların alet kullanma, örgütlenme yetenekleri toplumsallığının temeliydi. İş bölüşümü üretimin değiş tokuşu gibi toplumsal özeğinde olanlarla giriştiği ağ örgü ilişkileşmesi, somut kristalleşmesi oldu.
Aynı zamanda da, gelenekten gelen pusula nitelikli genel davranış tecrübe davranışlarının aktarılan inançlaşmaları; halkın tutumsal eksenleşme temelini oluşturuyordu. Kişi ilişkilerini ortaya koymayı cemaat ve grup, topluluk aitleşmesiyle birlikte halkın, somutça kristalize olma ilişkilenmesini halk yaşamı ortaya çıkarmıştır.
Aidileşme, öznelci bir kişisel varoluşlar yol, yöntem ve metodik araçlarıdır. Aidileşme öznenin kişi kişiler iletişmesidirler. Aynı düzey ve düzlemdeki insanların anlayışçı uyuşmalarının yapısalcılığıdır. Yine aynı deşifre ilişkilerin birbiri ile iletişebilmelerinin, güvencede olmalarının kararlılığıdır. Aidiyet ortamında öznenin tedirginlikleri kalkar. İnsan davranışları ve bu davranışların karşılanma etki ve tepkisinin bilinmez oluşunun insana vereceği huzursuzluğu, bilinir olan aidiyet ortamıyla ortadan kalkar. Bilinir oluşun kararlılığında fiilleri dengelenir. Bugün siz bile, aynı siyasi görüşü ve aynı inancı paylaşmayan kişilerle iletişmekten, dünya görüşünüzü paylaşmakta sıkıntı ve çatışmalar hissedersiniz.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...