Hayat, bir bütün olarak beliriş ve fark edilişse de; bu bütünlüğü biz tam anlamıyla da kavrayabilmiş değiliz. Yaşama göre çevre, olumsuzluklarla doludur. Çevre hayatı destekler biçimde değildir. Çevre hayata zorluklar gösterişle yaşamı, ancak olağan üstü bulunabilir yaşamlar şekline parçalamıştır.
Neredeyse doğanın her bir zorluk yanına göre, hayat adeta; her bir zorluğu, her bir canlı türüne pay ederek, her bir zorluk direncini yaşantı şekli kılmanın tutumu içindedir. Hayat doğanın toplam zorluğuna gösterilen dirence göre parçalanan bir tutumlaşma ilkesi olmuştur. Doğa düzenli akan enerjiyi sevmiyordu. Hayat ta, tam bu noktada konumlanmıştı. Düzensizliğin karşısına düzen getiriyordu.
Bu parçalanışın her bir yaşam biçimi, diğerine; olağan üstü yaşam olmanın zehabını (sanısını kanısını, sanmasını) verir. Aslında hayat bu olağan üstü lüklerle olası ve sürdürülebilirdir. Size olağanüstü gibi gelen şey; hayatın, hayata tutunma zorunluluğu ve yaşamın çevredeki nişleri kullanım özellikleridirler.
Sorumu zarafet
Anlamı rehavet
Helaki müştakla tın dedi
Özden ana dedik çın dedi
Sıra sıra, sıradan bir servi
Karşı taraftakinin elindeki mala ulaşmanın bedeli olarak, karşı cinsin seksi ihtiyacı sağlama değiş tokuşu araya girecekti. Artık aşk yerine, çoğu kez tek taraflı, alınıp satılan seks vardır. Meta ürününü diğer cinsin yanına, cinsel kurunun, bir yakınlaşması olaraktan götürülmesi de; zaman içinde ortaya konan bir ahlak olu vermişti. Bu günkü anlamda, kadın ve erkek fahişeliği; tarihin ilk meslekleri arasında, kısa sürede yerini alır olacaktı.
Önceki genel cinselliğinin, aşk olarak, kutsallıkla oluşunun yanı sıra da; bir cesaret gösterisine başarı ödülü olaraktan da, sunulabiliyordu. Sosyal birliğin kendisine özgü bir zamanı içinde, aşk daveti bir düellonun, bir kur yapmanın, bir hoşlanmanın, karşılığı da olabilen seremonileri de vardı. Ama aşka davet henüz hale yola konmamış, belirti olarak süren, sosyal birliğin aşksal, ruhsal seksi de vardı. İşte bu var olanlar, yeni özelleşmenin tutumlaştırmasıyla da girişti.
Bu tür özel üretimler, hem araç, hem emek, hem de ürün olarak, çok kısmi özelleşti. Ürünün kişiye özgü oluşu; zaman içinde, hem araçlar bağlamında, hem artık ürünün birikimi bağlamında, bugünkü anlamda, miras dediğimiz olgu ve kaygıları doğurmuştur. Tekilden, tikele, kaoslu gelişmeler, klancı komün anlayışında, felaketler algılatacak süreçlere doğru bir gidişti. Bunun yavaştan yavaştan kendisini hissettirir oluşu, kendisini dayatmağa başlamıştı. Buradaki felaket, eski alışmalardan vaz geçişinin bir duygusudur. Bilinen, garantili olan, güvenlik içinde yapılan davranışların, rahatlığındaki kopmanın, kırılma ve çelişme duygularıydı.
Tıpkı kafasını masaya çarpışta, masayı döven çocuğun, masanın canını acıtmak için, masaya vurması da; masayı kendi gibi canlı sanmasındandır. Böylece mana algılaması dediğimiz “animist” kanıları vardı. İşte travma, bu animist sanısını, ağacın koruyuculuğu ile bütünleyip, içinde; o ağaca karşı, bir saygı sevgi seli oluşturacaktır. Hatta orayı kutsal sayıp, zamanla tabulaştıracaktır.
Bu saygı duyuş, “artık zamanın” eğlence ve oyunlarında, aklına geldikçe bir takım hareketlerle, hatırlama davranışları ile saygılaşma yâd edişlerine neden oldu. Sonrada tekrarlanabilir tutumlarla bu tavrını kurallaştırdı. Üzüm üzüme baka baka kararırdı. Artık bir etkileme ve etkilenme, taklitsel süreçleri devreye girerek, inançsal, büyüsel, tutumları doğmaya başladı.
Burada ikinci bir asıl konu, “artık zaman”, hünerlerin ortaya konup, geliştirilmesini de sağladı. Bu hem “gelişme”, he de yeni bir “yapı” idi. Yapı kendi içinde; saban bulanı, sabanı kullananı da çıkarmıştı. Yani sabansız yapının içinde, sabanlı yapı çıkmıştı.
100] Aslında dinsel otoriteci tema iki bakımdan gerekli idi. Bir ümmetçi yapılanma içinde gelen yapının, duyup anlayacağı en temel harekete geçirici sembolizmdi bu. Bir durum karşısında birden ortak amaçlı birlikler oluştururdu. İkinci neden de, haldeki toplumsal otorite, teokratik yönetimli yapısı nedeniyle; bir toplumsal otoriteden bir de inançsal (şeriatçı) otoriteden, yani; iki ayrı otoriteden oluşuyordu. Biri dini otorite, diğeri de günlük somut olan deneyimsel nesnel otorite idi. Bu yüzden halka dini teme üzerinde seslenilmesi bir zorunluluktu. Gazi hazretleri, Rauf Orbay, Rafet Bele, Raif Dinç gibi birçok isimler bu bilinç ve bu gayretin içinde idiler.
Bu ve buna benzer birçok öncelikle, yerel kurtuluşları öne alan ve sonra da, aşama aşama mümkün oldukça genel kurtuluşları sağlamayı amaçlayan bu dernekler, Müdafaayı Hukuk derneği adı altında birleştirildiler. Böylece direnişçi, nokta örgütlenmeleri bir üst çatı koordinesinde hukuki, meşruiyetçe zeminleri sağlanmıştı.
Artık bu üst yapı, en küçük birimlere değin bir ağ bağı ilen iletişken örgütlenme idi. Bunların temel felsefesini, Gazi ortaya koyacaktı: 'hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh ki tüm vatandır' diyerekten çekim alanını ortaya koyacaktı. Özel amaçlı direnç eşilmeleri, genel amaçlı dirençlere dönüştürdü. Geleceğin plânını bir çırpıda ortaya koyup, bu örgüt; umutsuzluğun umudu yapılmıştı.
5-]Elbette otoritenin totaliter olmasına karşı oluşla eğimsem beliren yol; mücadelelerin eksen düzeltmeleri ile otorite düzenine dek işleyişinizi, yetkin kılacaktır. Otorite, iş gördürenle, iş gören; yani güden ve güdülen otorite ilişkisi; insanlığın çoban sürü ilişkisinden çok öncedir. İnsanlığın grup ve insan sürü yaşamı ile otorite, ortaya konmuştur. Üstelik diğer primatlar da, bir çoban sürü ilişkisi hiç yokken; primatlar çoban-sürü bağıntısı yapmazlarken dahi, “sosyal öğrenme yoluyla” grup ve sürü yaşamı içinde otoriteyi sağlamıştırlar (primatlarda da otoritenin, çoban-sürü ilişkisine benzer anlamı olması, yoktur) .* Otorite bir çeşit saygı lamadır. Ki bu da, bilinç edişe, denk düşer bir durumdur.
Sürü ve grup yaşamı içindeki otoritede; karşılıklı sağlayıştı bir ram oluşlar bilinci, sürü-çoban ilişkisi içinde yoktur. Söz gelimi sizin, bir sürüye(koyun-sürüsüne) ihtiyacınız (ram oluşunuz) varken; sürünün bu birliktelikte size; hiç ihtiyacı (boyun eğmesi) yoktur! Öyle insana ihtiyaçlı sürü olsaydı (sürünün size ihtiyacı olsaydı) , bugün insan denetimi dışındaki ortamlarda, doğada; salt sürüler olamazdı.
Sürüyü koruduğunuzu iddia edebilirsiniz! Bu da safsatadır. Sürü, doğada ha ayı ve kurt elinde yem olmuştur, ha sizin kendiniz için koruyuculuğunuzla; sizin elinizde, size yem olmuştur! Sizin koruyucu oluşunuz sürü için değildir. Sürü için ne fark eder ki? Bu bir insan mantık aldanmasıdır. İnsanlık ta sürü yaşamının kendisine özgü oldurgan lığı ile sürü yaşamlar içinde süzülüşlerle, bugün sürü sahibi olmuşturlar.
Artık eski bir toplumsal etnik diliniz şimdiki aidiyet gerçeklenmesi içinde; girişen bir sanat, kültür, bilim, siyaset üretebilmişse, zorunlu olarak, anlatım olarak, toplumsal yapıya yansıyarak vardır. Yaşayan dilin oluşması, yaşayan kültürün ve yaşayan etnik yapının geçişmesi, korunması, ancak böyle olabilecektir.
Bir bambu etnik dilini nasıl yaşatırsınız? Ya da, bu günkü güncel bilgi, sanat ve bilimi; bambu diline nasıl aktarırsınız? Eğer aktarabilmişseniz, aktarılanlar; ne kadar bambu dili olurdu acaba?
İşte etnik özelliklere, böylesi nesnel ve girişen, güncel ilişkilerin ışığında bakarsınız. Paradigma budur. Değilse suni bir zan ve subjektif sömürü mesnetli yaklaşımlarla, efendim etnisite kültürel bir insanlık hakkıdır? Demekle, etnik özellikler süreçleşmez. Ne yaşatılırdır, ne sürdürülürdür, nede onu kullanan sosyal birimlere faydası olurdur. Üretmeyenin işlek ve işlevsel kültürü nasıl olur, bu da ayrı bir konu!
Toplumun soğuk bireyleri, gittikçe robotik yaşama kayan otomatik üretim iken psikolojik rehabilitasyona sıkça gereksinim duymaktadır. Halk, tüketen yaşam alanı olaraktan, toplumun bu soğukluğunu; nispeten kuralsızlığı ile bireyi neşeye, kana cana boğan yanıdır da. Yani bir alandaki bir özgür oluş, başka bir alanda, başka bir özgür var oluşun gerektirmesi olur. Halk ve toplum zaman ve düzlem olarak aynı koordinatlardalar. Ama alan zamanları olarak, alan zemini olarak, yani iç işleyiş program olarak, ayrı alanlardaki yerde, bir ilişkisel oluşturlar.
Halka ait kuralsızlığı şöyle anlamak lazım. Halkın, parçalı grup, cemaat ve kişisel öznellikli yaşama eğilimi kuvvetlidir. Halk, toplumsal yaşamı bir çeşit karikatürize eden, şevsel olan sosyal yapıdır. Cemaat yapılı, farklı sebeplerden ötürü farklı kuralı olan, bir yaşam tüketiş ve öznel tutumlu yaşamlar üretiş birlikleridir.
Sizin, grup cemaat birlik kurallılığınız, dışarıya; başkasını bağlamayan bir kuralsızlık olarak yansır. Aynı şekilde, başka grupların yaşam kuralıda size, bağlayıcı olmayan bir yansıma olarak belirir. Bir grubun kuralı, diğer grupların kuralsızlığıdır. Kuralsızlığın kurallılığıdır. Halk yapının bu hali, toplumsal yapıdan ayrıdır. Farklı ve çok esnek bir, üretim tüketimdir. Bunlar halkın kendi yapısının, bu yapı ilişkilerine özgü, bir hak ve öznel özgürlüklerdir.
Girişen davranış ve istemlerimiz, yeni bir karşılaşmanın gereği olarak sönümledir. Buna da sınırlanma kısıtlanma denir. Sizin, yanınızda olan bir kişinin bağırmasından rahatsız olmanız demek; siz bağırınca da, başkası rahatsız olacak deme anlayışıdır. Eğer iki bağıran hevesli bir gerektirme ile bir arada olacaklarsa, bağırmama sönümleşmesi kendiliğinden ve karşılıklı gerekme olarak belirmiş sınırlandırılmış olur. Bu kendilik belirme, bu bir sınırlı oluş ve bir bağımlı oluş, kısıtlanışıdır.
İki kişi olmak, yepyeni; tahmin edilemez bir olanağı bir yapabilme muktedirlik özgürlüğünü, size dayatacaktır. Serbest tavırlardan karşılıklı olarak vaz geçen iki güç, iki gücün üretebildiği aynı durumları gerektiğinde tekrar tekrar üretme, tekrardan ortaya koyma olanağını daim size verecektir. İşte bu tekrar tekrar üretiş yapabilirlik gücüdür. Özgür olmak demek, toplumla daha da karmaşıklaşacak bir üretim biçimiyle oluşacak, bilgisel, teknik bağımlı yapabilirliktir.
İki kişi, daha işin başında, erken dönemde, av yapmayı, zaman içinde birlikte ve kolaylıkla yapıp paylaşır olacaklardı. Bu paylaşımda keyfilikler değil de, birlikte yapılacakların en kaba hareket biçimi olan işaretleşme bile kendiliğinden bir gerekme olarak ortaya konur olacaktı. İşin tekrar tekrar oluşturulması, başka zihni yansımaları ve soyut düşünmeyi ortaya koyacak, bunu yanındakine anlatımının yolunu bulmayı, ona zorlayacaktı. Bu anlatımın en doğal yolu da mantı kut tayırdır (kuşdili) .
Bu ve diğer nedenlerle, önce yönetimin merkezi değişti. Eski yönetim merkezinin yeni yerlere uzaklığı ve iletişimin gecikir olması bir yana; eski yönetim, elindeki coğrafyanın feodal, vassalleşen yapısını görüp anlayamıyordu. Eski yapı tümden etnikçi arap gelenek görenekleri üzerinde deviniyordu.
Bu da yeni coğrafyalar üzerine sorun intikal ettirmekten başka bir işe yaramıyordu. Arap’ın etnik ilişkisel anlayış düzeni değişmeliydi. Değişen ile de yeniler, eski inanç ve siyasi ilişkilerin üzerine yeni sentezci aidiyeti çekimleşmelerlen formüle edilip, halkın sindirmesi sağlanmalıydı. Bu formüle edişler, bir aidiyeti anlayış içindeki diğer anlayışçı çelişen etnik motiflerin bulunur olmasını yeterince açıklayan bir durumdur.
Emeviler İslami ilkelerin yanına, yani dinsel önderliğin yanına, Muaviye ile birlikte siyasi yönetimi de icraata koymuşlardı bile. Bu, toplum yönetiminde akılcı pratikliği; halkın yönetiminde de dinsel ilkeleri etkin kılma idi. Daha sonra, zekât müessesinin yanına, konjonktür sel olan gelirler düzenlemesi olan dirlik tutumlaşmasını, MS. 754 yıllarından sonraki zamanın gelişmesi içinde, çoktan imparatorluğun benimsediği bir tutum ilke edilmişti bile.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...