Özgür düşüncenin (dine karşı düşüncenin) utkusu 1940'lı yıllara değin ancak sürer. Bu sürecin bozucusu, siyasetini bir Yahudi düşmanlığı ve ırkçılık söylem üzerine oturtan Hitler ordusunun Fransa'yı işgali ile bu dengeler bozulur.
Devir, Fransa Hükümetinin yapamayacakları karşısında, örneğin çetin bir bağımsızlık örgütlenmesi ve savaşım vermek yerine, yapacaklarını önemsetir, bir şeyler yapıyor görünmek için sosyal süreçle oluşan kazanımları geri budamak olacaktı.
Öğretmenleri mason ve Yahudi olmakla suçlayıp, Fransız öğretim birliğini, Öğretmenler sendikasını ve Halk eğitimi federasyonunu; tıpkı bizdeki köy enstitülerini kapatış gibi, aynı 1940 -1950 süreci içinde, aynı onyıllık zaman süreci bağlamında, sudan bahane ve gerekçe ile kapatır olacaktı. Bizdeki güya bir komünist, dinsizlik işi idi. Fransa'da da, o anda ırkçı bir işgal söz konusu idi. Öyle ise yapacak göz boyama ve uyutma işleri de hâkim düşüncenin zihniyetine uygun olmalıydı. Yahudilik damgası!
Bu şu demek geçici olarak tanımlanan doğru, 1789'da da doğru oluyordu. Genel olarak bir grup eğilimleri de doğru oluyordu. Hiç bir şey doğru değildi. Hiçbir şey de saçma değildi! Yani bütün düşünmeler değerliydi. Bütün fikirler anlayışlar değerli değildi. Bu durum bir iflasın anlatımı değil, aksine süren ve sürecek bir daima kavganın savaşın dinamikleşmesi idi.
Yani sürekli oluşun değişmenin kendisi idi. Zaman mekân ve verili koşullarla gözlenip gerçekleniyordu bu da o doğrunun referans koşulları idi. Birbirine karşı devinen sistemlerin doğruları farklı oluyordu. Doğrular İnançlar gibi değişmemenin değil. Aksine, eş deyişle, değişmemeyi esas alan bir inanır, ben bilimsel ve akılcı tutumdan yanayım diyerekten değişmeyi savunamazdı. Savunursa, maazallah dinden çıkardı. Bunun lamı cimi yoktu!
Bilimsel kavrayış olan doğruya, değişme, dönüşme, gelişmeye kim karşı çıkardı? Tek bir cevap verilir alışkanlığın rahatlık ve tekdüze yalınç kavrarlığı. Bütün sosyal ve grupsal toplumsal travmaların temelinde olan bir ruhsal zorunluluk, toplumsal bazda da, yobazlık gericiliktir. Değişememenin direnişidir.
Sofu Robert, 1022'de piskoposlar ve baronlar kurultayından; “”sapkınlar yakılacaktır”” diye karar çıkartır. Özgür düşünce cenderededir. Yağma, ölüm, korku, tırsma kol gezmektedir. Engizisyonun sanıkları, yaşlı, hasta, güçsüz, sakat, kadın erkek, çocuk olabilmektedir. Çocukları, ana babaya karşı şahitlik etmesi gözü dönmüşlüğü içinde davranılırdı. Bunlar yetmez gibi, işkenceler, dar ağaçları ve alevli meşalelerle de zulüm ve öldürme ayyuka idi.
Özgür düşünme artık sadece sapkınlarla! (heteredoks kesim) * skolâstiklerin düşünce çarpışması değildir. 13. yüzyılda Bacon “”deneysel bilim”” demiş, yalnızca deneyin doğrulayıcı olduğunu söylüyordu. Bu söylemle, öylesine bir sarsıntı yaratılır ki, faturası; Bacon'a yalnızlaştırılmaya, kimse konuşturulup ilişki kurdurulmamaya, yani tecrit edilmeğe mal olmuştur. Buda bir çeşit aforozdu.
1346'da “”Olasılığın basit bağıntısından nedensel bağıntılar çıkartılmıştır”” diyen Nikolas d' Autrecourt kilisenin temellerini sarsmıştır. Tabii ki, kilise; yazılarının yakılmasına karar vererek, gülümseyen; sözde müşfik yüzünü göstermiştir!
Bu hal Tevrat inanırları ile başlamıştır. Bir pagan Sezar iken Konstantin, iktidar olunca güya Hıristiyan birliğini, imparatorluk birliğine çevirmek için, dini toplumsal yaşamın temeline yerleştirdi. İktidar oluşla monoteist anlayış zulmü zirveye taşıdı. Bir kere, erkin gücü, kilise ile imparator arasında paylaşılamadığından, ilk önce, birlik buralardaki çatışmalardan dolayı da sağlanamıyordu.
Başlangıçta pagan Ya da payen Roma'nın, Hıristiyanlara bakışı şöyle idi: Hıristiyanlığa tahammülsüz, hoşgörüsüz, olmalarından ve tek kurtuluşçu anlayışın kendileri olmaları vs. hesabı ile Hıristiyanlara, (dinsizlik aşılıyorlar diye) işkence ve zulüm yaptılar. Konstantin’le birlikte iktidar olan Hıristiyanlık, iktidara geçince payenlere zulüm ve işkence uyguladılar. Adeta tam bir hoşgörüsüzlük abidesi sergilendi. Kendisini mutlak kurtuluşçu din ilan eden Hıristiyanlık, rakipleri öldürerek düşünmekten kurtarıyordu!
Hoşgörüsüzlük bununla kalsa iyi! Ortodokslar sapkınlara zulüm ederlerdi. Alev alev odun yığınları üstünde kadın erkek yakılırdı. Yakılan sapkınlık aslında özgür düşünce idi. Farklı inançtan müminlerle ve aynı inançtan olupta, farklı düşünen müminler, kişisel fikirler yakılıyordu. Nasıl Hıristiyanlığa inanmak özgür düşünce ise, inanmamakta özgür düşünce idi. Ama monoteist anlayış insanları yakıyordu. Hem de kendi mümkünlüğünü sağlamaya muktedir Tanrı adına!
Bu soru birçok düşünmelerle sorgulanabilir. Bu bir durumu anlamak isteyiş olabilir. Bu bir şaşmanın dışa vurumu olabilir. İlişkin bir konuşmanın duruma yatkınlaştırdığı kişileri heyecan birliğine çağıran, son cümlesi olabilir. Bu bir sanki olmaması gereken bir durumda ayıplı bir durumda, bu ayıplılığın açık ediliyor olması gibi bir ifadeyi içerebilir. Konu anlaşılsın diye birkaç olası anlam içermesi, burada sayıldı. Konu bağlamında, fikir özgürlüğü diye ifade edilir gibi kabul edip, irdelersek; söylenebilir son anlamı ele alalım.
“Amerika'nın Irak'ta ne işi var? ”sanki olmaması gereken bir durumda, ayıplı bir durumda, bu ayıplılık açık ediliyor gibi bir ifade içertilebilir. Elbette ülkeler arası ilişkiler toplum ve kişi vicdanları, bir işgali mahkûm kılar. Yine elbette fikir özgürlüğü bağlamında yukarıda birinci bölümde belirttiğimiz örnekler gibi gem almaz düşünmelerin, yalansı durumları, söz konusu olacaktır buradan da.
Uluslar bu tür işgallere karşı ittifak içinde olurken, en ufak bir durumda kendisi karşı olduğu fiili bizatihi yapar olacaktır. Hem işgale karşı olacak, hem kendisi işgal edecektir. Hem hukuku savunacak, hem hukuksuz davranabilecektir. Yani; yalanarak, yediği canlıya acıyıp, gözyaşları döken timsahın durumu burada söz konusudur.
Farklı toplumlardaki, benzer oluşlardaki ikinci yön olacak neden de şöyledir. İlk etnik kültürler toplumsal dönemle birlikte, birbiri ile girişmeleri sonucun da, oluşan yeni yeni aktarımları, yakından uzağa doğru olan etki ve etkilenmelerinden kaynaklanan benzemelerdi. Bu bir iç içe yansımalar kuralıdır.
Artık girişen ilişkiler sosyal etnikti ilişkiler olmayıp toplumsa kültürel ilişkilerdir. Bu nedenle toplumsa kültürlerin farklılığı, birbirini etkileyen kültürler bile olsalar o kültürün eksenle eksen bağdı ilişkisi olan çevre sarımlı kültürün bağ ilişkilerini, farklı toplumlar farklı toplumlara göre oluşla farklı kılabilmelerinden kaynaklı, bir dönelce ilişki farklılığı idi.
'Etnikti sosyal kültürün farklılığı' bir etnik izolasyon ve etnikti bir, birbirine benzememe gibi diğer kültürleri dışlar olmanın yasaktan mana algılı ata kültür olmasından kaynaklı iken. Toplumsal dönemin kültürü; hem, kültürlerin iç içe geç enliğidirler, hem de bu iç içe geçen kültürleri toplumlar, eksenle bağdı ilişki içine sokarlarken, farklı bağ ilişkisi kurarak eksenle çevresindeki sarımı, değişik biçimlerde çevrime sokabilmelerinden kaynaklıdır.
Bu, sosyolojinin (kişinin) : kendi davranışına bir ilişkinlik, bir kabul edilirlik çekimlenmesini temel dayanak noktası olarak referans kılmasıdır. Ve yine tutumunu etnik totem onayı alan meşrulaştırmasıdır. Toplumsal gelişemeyen subjektif yapı, objektif yapı gibi kendisine esas zeminleri benimser ve burada var oluşunu, biçimleyip şekillerdi.
Bu biçimleniş ve ortaya konuş, grubun (kişinin) kendisini anlatma eylemdir. Ve grupların kendilerini ifade etme sanal özgürlüğüdür. Bu bir dinamik gerçekliktir. Ama toplumsal yapıdan giderek kopacak, kişi kişi düzenlemesine kayacak sosyolojidir. Toplumlar halkın bu yapılarını vatandaşlık zemininde kesiştir ve uzlaştırır. Kamusal alanla halkı aktif kılar.
Vatandaşlık bir toplumsal yüküm iken, bir yanı ile de, toplumla halkı buluşturan, halksal yapıyı topluma, toplumsal yapıyı halka, nötr kılan bir baz görevi görür. Yani toplum etnik yapıyı görmez. Yani bu temelle yapılaşma ayrışma eğemenlikleşmeye gitmez. Bunun için vatandaşlık düzleminde çözümünü de üretir.
Yılan değiliz
Dili sokuşta uyuşturura ferman
Yılanı da severiz
Ağu verişte kıla derman
Deli bozukluktur
Sen konuştukça
Ben senin içine düşüyorum
Peşten gelen yadigar.
Bir gün batımının sıkışmışlığıdır
Palyaço arzularda yeşeren
Tam bu ara da İsa'da ilk laik düşüncenin somut adımın belirlenişi ortaya çıkacaktı. İçeriği zamanla dolacak bir taslak, gelişmemiş yapısı ile zorunlu olarak doğdu. 1789 yılında toplumsal yapıya, yaptırımcı bir otorite olarak vücut bulacaktı. Bu güne gelindiğinde hala geniş yığınlar bu yapıyı anlamakta duygusallık gösterecekti. Bilgi dağarcığı olmayanlar olayları, ilgi dağarcığına göre açıklayıp! Bunu, dine karşı oluş hassasiyeti algılayacaklardı.
Gece en karanlığın bastırdığı anda şafağa sökerdi. Roma imparatorluğu siyaseti gereği uhdesindeki her ulusun tanrısına tapmıştı. Pagan toplumların dini daha bir ağırlıklı idi. Çünkü bu halklara söz geçirip, yönetir olması, onlardan yanalık benzeşimi, olmakta idi. Halkın alışmalarına ters görünmeme ilkesidir. Roma'daki köle ayaklanmaları gibi, sorunun yersel ilişkilerle temellenmesini düşündürten bir savunmadır. Tarihsel gelişmeler, sosyal alanda var olan, dört bir yanda gelişen, toplumu laik baza götüren gelişmeler, İsa' ile daha doğrusu giydirilmiş bir İsa imajında, ete kemiğe büründü. Birçok rabbinin savunduğu düşünmeler, İsa’nın söylemi ile somut anlamalara dönüşüyordu. “ Sezar’ın hakkı Sezar'a, Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya” idi. (Yuhanna) Bu anlayış inançların etkisi ile inançsal baskı ve sömürülmeye bir baş kaldırış bilincidir.
İşte inançların içine giren, birinci el algısı taşıyan yanımızla, birazda biyolojik, psikolojik yapının mana algısı olan ikinci yanımızın“”egosantrizm-benmerkezcilik”” duygusudur. Kişinin çevre ve dünya algısı, başkalarının varlığını ve çıkarlarını göz ardı eden bir haldir. Kişinin Dünya'yı kendi etrafında dönüyor sanıp, tüm olgu ve olayları kendine yönelik olur bulmasıdır. İstismara dayalı, tamamen insanın kendine, emeğine, toplumuna, toplumsal emeğine yabancılaşmasını öngören bir tutumdur. İkinci el olan inanç sanıları, bireyin üretim ilişkilerinin örgüleşmesini kavrayamayıştır. Ussal mahmurluk idi bu. Komün yaşam duyguları ile yeni yol alışın çatışkın duygularını ayırt edememenin belirişidir bu da.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...