2-] 3. Dünya savaşı, şekil ve eylemini değiştirmişti. Öznel polarmalı sathı mailler cepheleşme alanı idi. Yani bir ülkenin hem özneldi hem nesneldi sathı maili hem o ülkenin hem de Dünya emperyallerinin ortak alanıydı. Sathı mail alanı ülke, emperyallerin vermesi gereken kavgayı; özgürlük adına, demokrasi adına veriyorlardı!
Emperyalistler şartların bu yönü ile hem oluşmasını, hem de seyredişini gidişini biçimliyordu. Artık 3. Dünya savaşının bir koalisyon gücü vardı! Bu gücün elinde dişe dokunur ama sömürü ruhlu paylaşımları kamufle eden, ülke maillerine uygun bir öznel devindiricileri de vardı.
Bunlar, sömrülen ülkelerce bayrak yapar denli kabulü olası söylemlerdi. Emperyallerin, dizayn edecekleri ülkelerin konjonktür yapısına çok uygun nizalı müdahalelerdi. Söz gelimi, kimyasal silahları vardı! Yin bu pelesenklerden bir diğerleri de; uzun menzilli silahları vardı! Nükleer silah yapıyorlardı! (Başta kendileri gibi bu tür sahipliği olanlara da hiç ses etmiyorlar dı.) Demokrasi ve insan hakları yoktu, gibi terenelerdi.
Bir hoyratlığın tutar perçinle beni
Ne sular dararır
Ne gün kararır yokluğunda
O günün mesabesine teyel oluşla
Şeytan kör bakar
Çiçeklenmez dil ucu ıslıklar
Ölüm duygusu, ittifak öncesi toplulukların da yaşanır bir konusu olmakla; elbette animist insanların kendi öznellikleri içine yansıyışlarıyla, kendi öznellikleri içinde de, kavranıyordu.
İttifaktı dönem öncesinin duygularıyla ölüm algısı içindeki bir insan, ölen kişilerinin bir ağaç, bir çalı ya da bir kayalık, bir dağ, bir taş, bir kuş, bir horoz vs. gibiden oluşla dünyaya tekrar geldiği kanısındaydı. Bu nedenle ittifak öncesi insanın çevresi, ölmüş atalarının canlarıyla doluydu.
İşte animist düşüncenin temeli bu şekilde olurla, ölen insanın don (görünüş) değiştirerekten tekrar dünyaya geldiği şeklindedir. Animist (canlıcılık) dönemden, ittifakı döneme doğru olan süreçte ölüm anlayışı da bir değişme, dönüşme olmaya başlayacaktı. Hesap verirle dirilişçi ölüm duygusu mülkçü yaşantısal akislerden yüklenmenin açık bir ifadesiydi.
Böylelikle her sosyal ve toplumsal girişmelerin sonunda, edinilen izlenimler ve deneylerin pekinliğiyle, o deneyimlerin ve izlenimlerin alışılması vardı. Somut edinilen deneyimler, masalların temel envanter verileri olmaktaydı. Değilse masallar kendilik uydurulan hayaller değildirler. Yaşanmadan hayal edilemezdi. Ancak yaşantısal ve gözlemlere ilişkin izlenimlerdir ki, algısal rol modeller karıştırılmasının, imitasyonları olasıdır. Örneğin, bir boğa kartal gibi uçabilir. Kedi konuşabilirdi.
Şu bir gerçek ki, insan da, kuşdili dışında, konuşulmayan bir dönemden geliyordu. Canlı ve cansız varlıkların da, kendileri gibi konuşmuyor olmalarını vehim edebilirlerdi. Ama diğer varlıklarında tıpkı kendileri gibi duygu, sanı kanı taşıyor olmalarından şüphe etmedikleri bir algısallığın da içindeydiler. Bu anlamda insanlar, her şeyin canlı sayıldığını düşünüyorlardı. Yani canlı ile cansızın konuşup konuşmadıklarının tam bir ayrımında da değillerdiler. Hatta bu tür düşünmelerin etkileşim aktarımları içindeydiler. Zorunlu olaraktan da, bu izlenimlerinin sanı ve kanı, davranışlarını taşıyorlardı.
Ne zaman kendileri etkin dil ve eylem geliştirir olmaya başladılar, işte o zaman da diğer varlıkların konuştuklarını değerlendirdiler. biz bu gün hkimi hayvanların belli değerde sayıları tanıyıp hesap yaptıklarını biliyoruz. Çünkü kendimiz hesap yapıyoruz. Eğer hesap yapmasa idik onların bu yönlerini asla bilemezdik. Hesap yapamayan yapılan hesabı bilemezdi. Onlar, konuşsalar da, insanlar duyamıyor olmalıydılar! Öyle ise birileri bunu, yüksek sesle dillendirmeliydiler.
Bu yüzden, her topluluğun totem hayvanı, o topluluk üyesinin eşitidir, kendisidir. Ve ancak o klan üyesinin canı yerine, o totem bitkisi, ya da totem hayvanın canı, yer değiştirebilirdir. Bu insanın canını kurtardığı, değişilmeye duyulan minnetin, kutsallığı idi. İnsanların kurban ediliş travması, ancak böylesi bir sembol üzerinde geçişerek, yamyamlıktan bir nebze uygarlığa doğru meşruluk kazanabilmiştir.
Deve totemli bir toplumlarda, devenin özellikleri kutsanacaktı. Örneğin, devenin doğumlardaki iniltili ses çıkarmasını, kendisi de taklit edecekti. Devenin etinin musmul (bir inancın kendi akidesine göre yenme ve kullanımına, izin verilmesi. Bunların ne şekilde kurallarla tüketileceğine uygun olması halidir) kabul edilip helal kılınması bu kabil bir meşruiyettir. Devenin sidiğinin sayrısal kaygılarla içilmesi yine bu kabil kutsallık izafeli anlayışlardır. Kulağı kesik devenin nitelenmeleri de günlük dilin kullanımı içine girecekti.
Zaten o çağlarda, kutsal gibi olma, ya da bir özellikli yaratığın hassası insanların övüncü idi. Becerikliliğinin farkında olamayan insan, tazı gibi koşacaktı. Kartal gibi görecekti. Aslan gibi güçlü olacaktı. Kuş gibi uçacaktı. Bu övünmeler güncelin dahi benzetimleşmesidir.
Böylesi öykünüşler, kutsal olanlarla, kendisini özdeşleştirmeye varacaktı. Tüm yaşantı, düşünce misalleşmeleri de, özelde kendi kutsallık nesnesi üzerinedir. Karşı gruba göre anlayış ve sakınma da, o gruba (Deve grubuna) benzememenin, bir ayırt edici özelliğidir. Yani deve aidi, deve adamlardırlar. Boğa aidi gibi olmamaları gerekirdi. Bir deve kişi deve tabusunu (yasak ve izinlerini) , iyi öğrenmeliydi. İyi bilmeliydi ki ileride kiminle cinsel ilişki kurup kuramayacağı tabusunu yerine getirebil sindi. Artık deve olan biri, deve ile evlenemezdi.
İnsanda doğmak insan olmak değildi. İnsandan doğmak insan denen üretici varlığın biyolojik donanımlı biçimiyle doğar olmaktan başka hiç bir şeydi. Biyolojimiz insan değildi. İnsan oluşumuzun bir biyolojik yanı vardı.
Nitekim üreten hemcinslerimizden önceki hemcinslerimiz insan değildiler. Onlara biz, insanımsılar diyorduk. Toplumca kolektif bir üretim hareketi içinde insanlaşıyoruz. Tüketen bir paylaşım tutumunun biçimiyle, ahlak sahibi oluyorduk
Ahlak; üretim hareketi ile üretim hareketi sonucundaki paylaşımınızla, ortaya konan bir tutumdu. Ahlak özellikle de El mana hareketi içinde en önemli soyut kavramdı. Köleci sistem eşitsizliği ahlak üzerinde imliyordu.
Bu şu demek; çok tanrılı yapının varlığı, hala kabile ilişkilerinin rekabetçi sürer olmasıyla vardır. Her yenileşme tarih boyunca bir sınıf iktidarını kurmayı amaçlamıştır. Ama bunu yapmak içinde, halkı yanınıza almak zorunluluğu vardır.
Halkı yanınıza almanın tek yolu da, onu ideoloji (din-inanç) olarak etkileyip yönlendirmenizdir. Bunun yolu da, kendinizi sizden önce var olan geleneksel anlayışlarla ve bu anlayışların ideologları ile buluşturup, meşru kılmak olacaktır. Soyunuzu dahi, bu kimliklere yaslamak, size bir yaptırım otoriteliği sağlatacaktır.
Bu, kendisinden önceki hazırlıkları değerlendirecek, deha ve karizmatik devrimci kişilik, aristokrat kimlik, diğer başkaları gibi süreçle kendisini adım adım olgunlaştırmıştı. Söz gelmi yemenli Rahman, Yemameli Reccal, Müseylime gibi bir çok ahlakçı sofistler tarih sahnesinde belirmişlerdi. Kadroları oluşturmalıydı. Artık Arap sosyolojik coğrafyası güncellenmeliydi. Güncellenmenin formatı ayan beyan olmuştu. İş bunu eyleme dökmenin pratikliğine gelmişti.
Medeniyet söylemi, Medineli olan medeni gibi, şehirli, şehirde yaşayan gibi söylem sel anlamlarla, şimdiki söylem kavramlarına doğru gidici anlatımlar olsalar da uygarlık ve medeniyet tanımlaması yerel kavrayıştan çok, genel ve evrensel kavramlarına doğru giden, genelce tarihsel olanı dile getiren söylemlerdi.
Bir Kadeş Anlaşması tarihseldir. Ancak ittifak söyleminin kendisi gibi genel anlam değildir. Herkesin içeriğinde bağlaştığı, herkesin üzerinde uzlaştığı bir anlam değildir. Kadeş Anlaşması özel anlamlı bir ittifaktır.
Anlaşma; mutabakat, mukavele, sözleşme, ittifak, ahit gibi söylemlerle anlam eşleşmesi olur. Anlaşma sözcüğü herkese aynı bağlayıcı yaptırım anlamını vermekle genel bir söylemdir. Lakin Kadeş Anlaşmasının içeriği değil zarfını veren ikinci sözcüğünde bulunan, anlaşma söylemi geneldir.
Kapitalist süreçler de yine insan haklarından, insanın eşitliğinden ve yine insanın kardeşliğinden dem vuruluyordu. Oysa insan kardeşliği paydaşlı bir ilişkinin ürünüydü. Ne ezen sistem ile ne sömüren köleci sistem ile ve ne de köleci sistemin din sel kardeşliği içinde insanlık kardeş olmamıştı.
Olamamıştı. Olamayacaktı da. Ne bile kapitalizmin baskıcı sömürücü paylaşımları içinde hep kardeşlikten dem vurulsa da ne kardeş olunmuştu. Birinin yiyip birinin baktığı El takdiri içinde ne de kardeş olunurdu. İşte kardeşlik, olunamayanın ihtiyacından ötürü söyleniyordu.
Sanayi devrimi feodalizme göre yine üstünlerin hukukuysalar da adalet kavramları yine mülkün temeli olan bir ezme ezilmeyse de ihalelerle; devlet garantili, hazine teşvikleriyle; soyma, soyulma, sömürülmenin baskıcı oluşuysa da sömürünün modernlik içinde en barbar şekil ise de adalet hukuk ve özel hukuk az çok iyileştirmeleri de yanında getiriyordu.
Çünkü kolektif birim zamanlı yapı içinde hiçbir bilgi, hiçbir bilişim, hiçbir icat ve hiçbir sahiplik; kişisi değildi.
Arşimet yüzme yasalarını kişisi us kavrayışıyla bulsa da Einstein kişisi akıl yürütmeyle görecelik yasasını söylese de Robert Fulton buhar enerjisinden kinetik hareketi ortaya koysa da hem ortaya koyuş süreçleri, kolektif nedenleydi. Hem ortaya konan düşünce kolektif ön süreçlerdi.
Hem de kişisi gibi görünen düşüncelerin alt yapısı; biriken, aktarılan kolektif düşünceler olmakla; bizler kolektif zamanlı devinmeler içinde kolektifi düşünme hızı içinde olmanın olanakları nedenle kişisi yetenekle her bakımdan ve her yönüyle kolektif malzemeleri kullanıyorduk.




-
Necdet Arslan
Tüm YorumlarSöz söylemek önemli değil; sözü bilinçle söylemektir önemli olan.
Sayın KAYA vurgulamalıyım ki gerek şiirde ve gerekse öteki yazınsallarında sözü,etki gücü yaratacak bir keskinlikte kullanmasını bilen ender kişilerden biridir.
Şiirini okurken sözcüklerin,kendi sözlük anlamlarını da aşarak ...