Aynur Uluç Şiirleri - Şair Aynur Uluç

Aynur Uluç

harflerin aç sesine değince
demlerinden söküyor dilimdeki anahtar
tarihin tortusunda çığlığı bedenlerden
yerkafes çamurunda mayalanmış genlerden

kemiklerim çınlıyor yılların tentesinde

Devamını Oku
Aynur Uluç

İçinde yaşadığımız şehir her adımda sarar bizi. Hayatın keşmekeşinde boğulduğumuzda şehre söyleniriz en çok. Güzellikte zirve yapan dokusuyla karşılaştığımızdaysa, göğsümüzde nefes olur kokusu. Hele bu şehir İstanbul’sa… Şiirlere, şarkılara; filmlere, romanlara tema olmuş bir şehirse, elbette anlamak isteriz. Bir şehrin bugününü anlamak, dününü de bilmekle mümkündür. Bu anlamda ilk başvuru araçlarından birisi kitaplar olabilir. Bir gün yolda, bu düşünceler içinde yürürken, aklıma Ahmet Rasim’in “Şehir Mektupları” geldi. Satın almak için bir kitap evine girdiğimde, mektupların bugüne dek farklı yayınevleri tarafından yayımlandığını öğrendim. İçindeki mektup numaralarını karşılaştırarak farklı olanlarını içermesi bakımından iki tanesini seçtim. İlginç ki; aldığım iki kitaptaki ortak mektuplarda aldığım tatlar farklı oldu. Türkçeye çevrilmiş kitapları alırken, sayfalarına göz gezdirip diline dikkat ederdim. Bizim bir yazarımızda buna dikkat etmek gerekeceği aklıma gelmezdi doğrusu.

Besteci yanıyla da bildiğimiz Ahmet Rasim, bu mektupları 1897 ile 1899 yılları arasında yazmış. Cumhuriyetten önceki günlerin sokak ve ev halleri, yaşanan günlük insan ilişkileri, devlet daireleri, gazete idareleri, o günün eğlence ve yemek mekânları, kestane başı sohbetleri, ramazan günleri, kurban bayramı ya da yılbaşı gibi özel zamanlar, çocuk oyunları, renkli bilmeceler, veresiye defterleri, insanı üşümeye heveslendiren kömürcü taktikleri, o günkü edebiyat yaklaşımlarından, sokaktaki balık alışverişlerine kadar uzanan yelpazede “şehir” var bu mektuplarda. O günlere özgü giysi tarifleri bile öyle ayrıntılı yapılmış ki, insan kendisini orada zannediyor. Yazıların biçimi, yer yer mizahi bir dil esas alınarak, yer yer de tiyatro metni gibi işlenmiş. Bazense deneme tadı alan mektupların en belirgin yanı, Rasim’in okuyucuyla yazmaktan daha çok, konuşma dili üzerinden bağ kurduğu. Yer yer kısa, canlı cümlelerle okuyucunun ilgisini yüksek tutarken, anlattığı bir kişi ya da eşyayı tanımlamak için bir sayfa dolusu sıfatı peş peşe sıraladığı cümlelere de rastlamak mümkün. Rahat okunmasını sağlayan özelliği, bu uzun cümlelerde bile sohbet havasını kaybetmiyor oluşu. Konu içinde gözlemler, birbiri içinde eritilerek sunulmuş. Örnek vermek gerekirse; bir çocuğa kendisine bayram elbisesi aldırabilmek için önce ağlayarak, sonra safha safha nasıl sorun çıkarması gerektiğini mizahi bir dille önerirken, aslında tipik bir İstanbul mahallesindeki esnafı resmediyor. Ya da, sembolizm hastalığına tutulduğu için dünyası kararan bir şaire, farklı şairlerden şiir dizeleri ile hazırladığı muskayı veriyor ve böylece şairin bu illetten nasıl kurtulduğunu anlattığı yazısında edebi akımların şairlerdeki hâllerini dile getiriyor.

Gazetede yazdığı mektuplar nedeniyle zor durumlara düştüğü de olmuş Rasim’in. Bir yazısında geçen şu cümleler, bu duruma yanıt olarak okunabileceği gibi, genel olarak mektuplarını kendi diliyle tanımlamak olarak da okunabilir: “Bizim mektuplar, kaşağı değil ki cilde sürülsün, çıngırak değil ki boyuna takılsın, boru değil ki ötsün, duman değil ki gözlerini bürüsün, bizimkiler adeta bir tütsü. Tesir etmezse diğer nüshasını yazarız. O da fayda vermezse büyüsünü çözeriz. Baktık ki yine hastalık devam ediyor, bildiğimizi söyleriz. Kayda, sicile müracaat ederiz. ”

Devamını Oku
Aynur Uluç

boşluk
ki merkezi yok
aşağısı yok, yukarısı yok
durmadan kendini yaratan ve tüketen
anafor boşluk
ve doruğa düşmek

Devamını Oku
Aynur Uluç

Buraya kadarmış çocuk
Ninnili masal

Telgraf telinde giz
Ölüsü bebeğini doğuran sis
Yarına çizili iz

Devamını Oku
Aynur Uluç

Çengelli iğnelerde insan etleri
Linklerde “yüz”ler
Kan kokusu geliyor mazgallardan
Eleklerden; ninni sesleri

Bir bebeği emziriyor kadın

Devamını Oku
Aynur Uluç

aşk dediğin haram olan şiirler okudum
hem çok tanıdık, hem çok yeni gelen şiirler...
tanıdık geldi, çünkü derdimizi söylüyordu
yeni geldi, çünkü aslında hiç söylenmeyeni
örtük olanı
cızz olanı...

Devamını Oku
Aynur Uluç

“Yol”, sözcüğü çok özel bir keşif aralığıdır benim için. Hayatı oradan da anlamlandırır, oradan da okumaya çalışırım. Anahtarımdır başıma gelenleri çözmekte. Gözlerimi içine alan paranteze denk düşenleri içime aktarmakta anahtarımdır. İçimi dışıma taşırken uğradığım kavşaklar, atladığım eşikler hep “yol” sözcüğü üzerinden kurularak kendimi kendime ifade ederken hayat bulur. Bu hâlimden söz ettiğim bir gün, dünyayı hayâl ve hayat bilgisi üzerinden okuyan bir arkadaşım bana Özcan Yurdalan’ın ismini vermiş, yolu merak edenlerin onun kitaplarını mutlaka okumaları gerektiğini söylemişti. Yolumu kesmeliydi bu ismin dünyaya akıttıkları. Zihnimin çekmecelerine ismini nakşettimse de hayat, tüm keşmekeşiyle sürüyordu. Özcan Yurdalan ismi zamanla hafızamda bulanıklaştı. Ama günün birinde gazete okurken birden bir yazı yolumu kesti. “Bir yolcu gördüm,” diye başlıyordu. Yolcunun hâlini öyle özel bir aralıktan anlatıyordu ki; yol neredeydi, yolcu kimdi, yazan kimdi, bilemiyordum. Bildiğim, kalbimin çok hızlı çarpmaya başlamasıydı. İçim karmakarışıktı; neden sular seller gibi ağladığımı anlayamıyordum. Biraz durulunca yabancılaştığım yazıya yeniden baktım. Beni bu denli içten içe çarpacak bir yazı gibi görünmüyordu aklımla yaklaştığımda. Ama kendimi ona teslim ederek yeniden okumaya başladığımda etkisini yeniden hissediyordum. Bir ara gözüm yazarın ismine kayıverdi. Ve aniden, zihin çekmecelerimde silikleşmiş isimle eşleşti. Şaşkınlığım geçince içimi dingin bir sevinç duygusu kapladı. O günden sonra bir daha unutmadığım Özcan Yurdalan yazılarının takipçisi oldum. O her yazıya, “Bir yolcu gördüm,” diye başladıkça, ben o bir yolcuda dünyayı görmeye devam ediyordum. Her seferinde başka bir dönemecindeydik yolun. Her seferinde başka bir açısından bakıyorduk yazarla hayata. Onun gördüğü her yolcuda ben de sanki kendimin başka bir açığını yakalıyordum. Başka bir hevesimle tanışıyor, başka bir yanımla yüzleşiyordum.

Yazılarını okudukça kimbilir belki de bizim için Hansel ve Gratel’deki gibi bir fasulye bırakıyordur yola, diye düşünüyordum. Zamanın rendesiyle kaçınılmaz olarak hafızamda harfleri silinip, öyküleri bulanıklaşacaktı elbet. İşte o zaman bu yazılardan içimde kalacak olan tortuyu düşündüğümde anlıyordum ki; yerden özenle alınıp cepte saklanacak bir fasulye değil, tadına vara vara uzun solukta yenilecek bir fasulyeydi bu. Tarihsel işlevi onu bulduğumuz ve kendi metabolizmamıza kattığımız andı. Evet fasulyeydi ama bedende ve ruhta sindirilecek rehberdi de. Fiziksel şekli ancak onu elimize alana kadardı. Şekil değiştirecekti avucumuzda tutarken. Gözlerimiz açık sayfalarda iz sürerken, iç gözlerimiz kapalı fasulye rehberliğinde belki gökyüzüne uzanıp o korkunç dev’i öpecektik buluttan inince. Yolcuları gördüğünü söyleyen kişinin kim olduğu belirsizleşecekti artık ve bir ses, sürekli binbir halde ve binbir yerde “gördüğü yolcu”nun peşine takılırken, o yolcuların söylediklerine bildiği her şeyi sıfırlayıp öyle kulak verirken, belki avucumuzda büyüyen bu fasulye yol boyunca saracaktı bizi. Gizli bir heybe gibi taşıyacaktık onu belimizde.

Özcan Yurdalan bu yazılarında bilerek belli bir kimlik üzerinden netleştirmemiş kendisini. Kurduğu öykülerde seçtiği dil olarak kendisi üzerinden anlatma gibi bir yöntemi tercih etmiş olsa da, okuyucu açısından bakıldığında belli bir karakter üzerinden okumuyoruz yazıları.Ve seyyah olup olmadığını soranlara, alçak gönüllülük yapıp, “Ben seyyahlığın ne olduğunu biliyorum” dese de Özcan Yurdalan aslında bir seyyah. Özellikle Uzak Doğu’ya giden ve oraları alışılmışın dışında kendine özgü bir dille anlatan bir seyyah. Bugüne kadar, yolculuklarıyla ilgili ilk kitabı “Fas’ta Yolculuk tan sonra “Sarı Otobüs” teması üzerinden sırasıyla İran, Pakistan, Hindistan, Nepal, Suriye ve Moğolistan kitaplarıyla bir külliyat oluşturan bir seyyah Yurdalan. Yurdalan’ın bu kitaplarında kullandığı dilde beni özellikle cezbeden bir yanından söz etmeliyim. Hayatın ve yolculuğun karmaşalarını anlatırken kullandığı dil, o kadar sade, o kadar yalın ama bir o kadar derin ki. İnsanı yoran hiç bir süslemeyi tercih etmemesi onun dilinin özgünlünün göstergesi. Oraları anlatıyor sadece. O’na değdiği yerden, sahici bir dille anlatıyor. Derdi güzel yazmak değil, oraları ve insanlarını güzel anlatmak. Bu onu belirleyen önemli bir ayrım. Hâl böyle olunca okuyucuda somut ve sahici bir karşılık buluyor. Cümleyi en sihirli yerinde “pat! ” diye kesiyor ve “çek git! ” diyor okura. Böylece bir merak duygusu ve gitme isteği uyandırıyor okurlarda. Turistik “Paket tur”, “turist” gibi sözcüklerle ve onların içerdiği gezmelere esastan itirazı var Yurdalan’ın. Kitapları okuyunca onun başka bir bilgi ve bilinçle gezdiğini anlıyoruz. Zorlama olmaksızın nasıl seyyah doğallığıyla geziyorsa, yine zorlama olmaksızın doğal bir dille anlatıyor, yazıyor. Öte yandan başka bir heves de uyandırıyor insanda: Sadece oraları gezmeyeceğim… Okuyacağım satırlarda kendi doğamdan da bir şey, farklı gibi duran başka kültürlerde kendimden bir yan bulacağım.

Devamını Oku
Aynur Uluç

Bir mektup okudum; zarfı bezirgan, virgülü kubbe
Torbası azade, enlemi boylam bir mektup okudum
İçinde bahar saklamıştı nar diplerinde
Her sözcüğü sevgiden, güzelden örülüydü
Oysa darda düşülmüştü notlar, dara düşmüşken
Dar kâğıtlara yazılmıştı kampsürgün alanlarda

Devamını Oku
Aynur Uluç

Sen bana kastanet
Ben sana…

Masif gül ağacından

Birlikte esler

Devamını Oku
Aynur Uluç

Bir parka aşık olmak nasıl bir şey
Bilir misiniz
Onu görmeye gelmek başka yerlerden
Hasretiyle gezmek yolları
Yakaran feryadını duyup derinden
Genzinden gelen sesi işitir misiniz

Devamını Oku