Yüzünün silüetiyle belirince özlemek
Aklımı zorluyor kaygım ya seni göremezsem?
Bir ağaç en çok o zamanlar ağaç işte
Orman birilerinin uydurması yok aslında öyle bir şey
Bir sürü yalnız ağaç var yan yana bir sürü ağaç
Yan yana ve yalnız bir sürü ağaç var
Biri bana sakin desin ortalık fena karışık
Biri beni dinlesin
Anlasın biri beni
Biri gözlerime baksın
Ortalık fena karışık..
Gündüz çekilen acıları ertelemek kolay gibidir. Akıp giden hayata ve insanlara sadece bakarak bile biraz olsun oyalanmak mümkündür gündüz. Akşam kendi telaşıyla geldiği için başka şeylerle uğraşmaktan kendine pek zaman bulamayabilirsin. Gecenin hüznü de kendisiyle müsemma, biraz romantik ve hafif megaloman bir hüzündür. Peki ya sabaha karşı... Beş gibi...
Köpeklerin bile çoktan uyuduğu bir parkta, sabaha karşı beş gibi, iki gündür açsan ve yedinci birayı da bitirmişsen temel bir aydınlanma anı yaşıyorsun. Öyle ışıklı, uhrevi, rahatlatan bir aydınlanma değil ama; gerçeği tokat gibi suratına çarpan, içinde bolca acı ve nefret olan lanet bir aydınlanma. Dünyanızdan ve çoğunuzdan bu kadar tiksiniyorken neden ısrarla aranıza karışmak için çabalıyorum dedirten türden bir aydınlanma...
O sıra hoca yetişiyor imdada. Saba makamında okunan ezanla birlikte akan gözyaşların içindeki zehri de biraz olsun akıtmanı sağlıyor. Allah affetsin ama en çok uykusuz ve yarı sarhoşken yakın olduğunu hissediyorsun ona. Sonra açık pembe oje düşünüyorsun, sonra aptal bir gülümseme yerleşiyor dudaklarına. Olsun diyorsun biliyorum beni seviyor. Ailem dışında belki de dünyada bir tek kişi beni seviyor. O an, onun nerede ne yaptığını bilmiyor da olsan, sana kırgın olduğunu da bilsen bu his seni biraz olsun rahatlatıyor. O da beni seviyor... Sadece bu bile bu rezil hayata katlanmaya değer...
Kafama dayadığım şeffaf bir silahla oturuyorum
Kimsenin haberi yok, herkes saçlarımla oynuyorum zannediyor
Herkes saçlarımla oynuyorum zannediyor, ben horozu indirip kaldırıyorum indirip kaldırıyorum indirip kaldırıyorum
-Caner, ben onu çok özlüyorum...
İnsanlar bir şeyler anlatıyor insanlar sürekli bir şeyler anlatıyor
Durdum düşündüm sonra neden olmasın dedim olmaz gerçi zor çok zor olmaz olmamalı ama olsa olmaz mı bir kez olsa bu kez olsa o bir kez bir daha olmasa olmaz mı ki olur belki de ya olduktan sonra olacaklar ne olacaksa olsun hep sonra olacakları düşünmekten olmaz etmedim mi olacakları bu kez bari aklım rahat bıraksa beni bak aklım canım aklım dur sen karışma olur gibi görünüyor bırak üzerinde çalışalım biraz sen bana bir şans ver ben kendime o bana ben ona bakalım görelim deneyelim olur gibi duruyor sanki olmaz deme bıktım artık senin olmazlarından olmaz olmaz dedin olmadı bugüne kadar bu kez olsun izin ver bana olacak sanki kuvvetli bir inanç belirdi bu kez engel olma gözünü seveyim sen dur bir süre bir kenarda yanlışsa ben gelir özür diler yine senin dediğin gibi davranmaya devam ederim ama şimdi değil özellikle şimdi hiç değil aklım akıl verme bana söyleyeceklerini biliyorum bu çok saçma diyeceksin haklı olduğunu da biliyorum ama kararlıyım dinlemeyeceğim bu kez seni güzel aklım rahat bırak beni şimdi kavga etmenin hiç sırası değil bak böyle tartıştıkça biz onu ürküteceğiz bizi deli zannedecek sonra yok zannetmez o tanır seni çok zaman geçti ama belki unutmuştur ya da unutmamıştır neyse bilmiyorum şimdi tamam zannederse zannetsin ama sonra bak daha kimse kimseyi tanımıyor ortada hiçbir şey yok hiszanumutümitistekbelkikeşkeacaba karışımı duygu semptomları var sadece ve hepsi o kadar yeni ki tırnak yemekten bile on senede vazgeçen adamsın on saatte nasıl böyle duygu manik depresifitesine uğradın deme bana içinden bu kez öyle oldu işte bana özür diletme bırak bende alışkanlıklarımın dışına çıkayım yanılma ihtimalim kuvvetle muhtemel malum ama bırak öyleyse de kendim göreyim bunu bir kez olsun bana izin ver..
"Babaları eve gel-e-meyen çocuklara"
Benim babam işçiydi. Şeker Fabrikasında çalıştı otuz yıl. Öyle tehlikeli bir iş yaptığı söylenemezdi. Fabrikanın Ziraat kısmının park-bahçe bölümünde çiçekle böcekle falan ilgilenirdi. Sabah sekizde işe gider beş buçukta da işten çıkardı. Ve ben neredeyse çocukluğumun her beş buçuğuyla altısı arasını havanın durumuna göre bahçede, eşikte ya da cama tüneyerek geçirirdim. Bir keresinde babamın işten çıkacağı saate yakın bir telefon geldi. İş kazası geçirmiş. Bakımını yaptığı çim biçme makinesine elini kaptırmış. Ambulansla hastaneye götürmüşler. Ona bir şey olacak diye öyle korktum ki, nerede ne zaman babasına bir şey olduğunu düşünen bir çocuk görsem onun acısını bütün kalbimle hissederim hala. Allahtan çok ciddi değilmiş durumu. Bir kaç dikiş ve bir hafta raporla döndü eve...
O zamanlar kahve alışkanlığı vardı babamın. Annemin deyişiyle "kumara" giderdi bazı akşamlar iş çıkışı. Kumar denilen şeyin çayına kahvesine çevirilen okey olduğunu yıllar sonra anladım. Ama anneme şimdi bile sorsanız, babamın o zamanlar kumar oynadığını söylemeye devam eder...
Düştüm düşüyorum bak
Bir acaip sendelemece
Tut elimden kaldır
Ben gelemiyorum oraya
Beni yanına aldır
Beş sene boyunca aynı kızın peşinden koştu Barış (Üniversitenin ilk haftasında, amfide görür görmez karar vermiş Güliz’e aşık olmaya.) Mezuniyet törenine kadar da bir an bile vazgeçmedi. Güliz onu sevmedi. Ama uzak da tutmadı kendinden. Hemen hemen her gün görüştüler. Barış hislerini hiçbir zaman saklamadı. Kızın sevgilileri oldu arada. Barış’ın hiç olmadı. Zamanla herkes öyle kanıksadı ki bu durumu, Güliz’in sevgilileri bile Barış’ı yadırgamamaya başladı. Bir çeşit eğlenceye dönüştü hepimiz için onun bu hali. Bu işte o salak diye uzaktan parmakla gösterildiğine bile şahidim. İlk bir kaç yıl o kadar samimi değildik biz. Ortak arkadaşlar vasıtası ile durumdan haberdardım. O zamanlar da acırdım haline uzaktan uzağa. Güliz’e de kızıyordum içten içe..
Üçüncü sınıfla birlikte Barış’la samimiyetimiz de ilerledi. Sordum bir gün. Yoğun bir ucuz şarap akşamı. Bir artı bir öğrenci evinin mutfağındaydık ve kafalar hafiften dumanlanmaya başlamıştı.
”Neden Barış? ”
Günün onbeş saatini falan yatakta geçiriyorum şu aralar. Uyuduğumdan değil, toplasan üç dört saat ancak uyuyabiliyorum. Yataktan çıkmıyorum, çıkmak istemiyorum çünkü ayağa kalktığımda yapmak istediğim hiçbir şey yok. Oda ısısı ne olursa olsun pikeye sarılıp boş boş duvarlara ya da televizyona bakıyorum. Bir an önce yarın olsun diye bekliyorum, yarın da bir sonraki yarını bekleyeceğim. Ne zamana kadar? Ayağa kalktığımda yapacak çok önemli bir işim olduğunu düşündüğüm zamana kadar..
Kafka'nın doğum günüymüş bugün. Belki de dün. Emin değilim. Onun çağında yaşasaydım gidip ona derdim ki, bu kadar üzülme, bak ben de her şeye çok üzülüyorum ama bi boka yaramıyor. Bir de Milena seni seviyor aslında ben biliyorum.. İyi ki doğmuş Kafka, yoksa kim tarif ederdi sıkıntının nasıl bir şey olduğunu..
Kalp kırdığım zamanlar üzülüyorum en çok. Ama öfke öyle sikik bir şey ki ne ağzından çıkanı duyuyor insan ne de gözü bir şey görüyor. Ve bizi birbirimizden koruyacak kimse yok. Evrensel bir lanet bu. Kesinlikle eminim en büyük hatamız insan içine karışmak. Sebep olanlara bir şey demiyorum bu kez, Allah herkesi bildiği gibi yapsın..
Peki! Anladım! Neyse! ... Tek kelimelik cevaplar öldürecek beni. Hiç cevap vermemek daha iyi lan. Karşındaki susuyorsa bunun bir anlamının olduğunu, o an başka bir şey düşündüğünü ya da sadece susmak istediğini düşünebilirsin. Tek kelimelik cevaplar ise 'kapa çeneni, kes sesini' çağrışımı yapıyor nedense. Neyse...
Bu ülkenin insanları için çok üzülesim geliyor bazen. Fakat üç şey bütün üzüntümü silip atıyor ve ne bok yerlerse yesinler diyorum. Sokak düğünleri, asker uğurlama konvoyları ve orman mangalı organizasyonları... Üçünde de o kadar çabuk organize oluyorlar ve o kadar ritmik ve sistemli hareket ediyorlar ki, bu insanların herhangi bir şeyi yanlışlıkla yaptıklarına ihtimal vermek güç. O yüzden her ne geliyorsa başlarına bile isteye sebep oluyorlardır deyip gülüveriyorum...
Birini çok özlediğinde rakı içiyorsun. Rakı içtikçe daha çok özlüyorsun. Daha çok özledikçe daha çok içmek istiyorsun. İçtikçe daha da çok özlüyorsun. Al sana paradoks...




-
Ömer Tuğrap Konak
Tüm Yorumlarfcgyjntyhthy