Gidişlerin tozunu yutarken dimağım,
Sarsılır sandılar o koca dağı.
Yıkılır, ufalanır, bir avuç kül olur,
Derdini bir kefene sarar da... ölür dediler.
Ama bak;
Dokuzu Beş Geçenin Hüzünlü Sabahı
Saat: Dokuzu beş... Bir kasım sabahı, Dolmabahçe'de sustu zamanın nabzı. Mermer taşlar bile hissetti sızıyı, Bir devir kapandı, bir yurdun yazgısı.
O mavi gözlerde dondu koca bir dünya, Ne savaşlar gördü, ne zaferler, rüya... Sonsuzluğa göçtü, yorgun bir dahi, Bıraktığı miras, hürriyet ve dahi.
DÖN Kİ BAHAR GELSİN
Dön ki bahar gelsin bizim dağlara
Yeşil murat versin susuz bağlara
Dön ki bahar gelsin bizim dağlara
Biliyorum, şu an sanki dünya üzerine yıkılmış gibi hissediyorsun. En saf, en temiz hayallerini birine emanet edip de onların paramparça edildiğini görmek; insana nefes almayı bile unutturan bir sızıdır. O "masumiyetin çalınmış" hissi, insanın içindeki o neşeli çocuğu susturur.
Ama şunu unutma; hayallerini yıkan kişi, senin kalbindeki o sevme ve umut etme yeteneğini yok edemez. O sadece senin sunduğun güzelliği taşıyamadı, bu onun eksikliğidir, senin değil. Şimdi canın çok yanıyor olabilir, gözyaşların dinmeyecekmiş gibi gelebilir. Bırak aksın, bırak ruhun o ağır yükü dışarı atsın.
Zaman, yaraları belki tamamen yok etmez ama onlarla yaşamayı, onlardan bir güç devşirmeyi öğretir. Bir gün geriye dönüp baktığında, bu enkazın içinden çok daha güçlü, ne istediğini bilen ve masumiyetini sadece hak edenlere saklayan biri olarak çıktığını göreceksin. Kırıldığın yerden çiçek açman vakit alabilir, ama o çiçekler mutlaka açacak.
Ahhh...
İçimde bin dünya var, her biri başka...
Dökülmez dillerden, gelmiyor aşka...
Düğüm düğüm oldu, boğazım düğüm...
Anlatmak istesem, feryat yorulur,
Baba gölgeyse eğer, anne bitmez bir güneş, Yalnızlık rüzgarında, sönmeyen tek bir ateş. Yarısı eksik kalan o minik yüreklere, Cennetten bir nefes taşır, dokunduğu her yere.
Hem dağ olur rüzgara, hem yuva olur kuşa, Bırakmaz evladını, gitse de hayaller boşa. O nasırlı ellerde, şefkatin en hası var, Annenin olduğu yerde, kış ortasında bahar.
Yetimin boynu bükük, anne çevirir göğe, Öğretir bu hayatı, seve seve, öve öve. İyi ki varlar dedik, her nefeste, her anda, En büyük mucizedir anne, şu koca cihanda.
Hadi bakayım yandan yandan,
Haberi yokmuş gibi candan!
Bizim neşemiz dilden dile,
Düşman çatlasın bile bile!
Çatlasınlar, patlasınlar,
Duvarların Ardındaki Yalnızlık
Hücrenin betondan sesi vardı, yankısı olmayan, donuk bir ses. Güneş, demir parmaklıkların arasından geçmeyi unutan solgun bir misafirdi. Burada, zaman, ne bir takvim yaprağı ne de bir saat sesiydi; zaman, sadece pencereden görünüp kaybolan küçük bir güvercinin kanat çırpışından ibaretti.
O koğuştaki en eski, en sessiz gölgeydi İsmail. Suçu, kimsenin umursamadığı kadar eski, cezası ise herkesin unuttuğu kadar uzundu. Bayramlar geldiğinde, koğuştaki diğer mahkumların sesleri yükselir, telefon kulübesi önünde kuyruklar oluşurdu. Herkesin sesinde bir hasret, bir bekleyiş vardı; bir eş, bir evlat, bir anne.
İsmail ise sessizdi. Ona kimse gelmezdi, kimse yazmazdı. Ne bir "geçmiş olsun" fısıltısı, ne de bir paket içindeki sabun kokusu. Onun kimsesizliği, sadece dört duvar arasına sıkışmak değildi; kimsesizliği, hatırlanma ihtimalinin bile olmamasıydı.
"Gidiyorsun demek... Bütün kapıları yüzüme kapatıp, ışıkları söndürüp gidiyorsun. Ben şimdi bu zifiri karanlıkta, senin yokluğunla nasıl baş edeceğim? Ah be sevdiğim... Kalbimi sende unuttum, bari ecelini bana bıraksaydın..."
Güneşim doğmadan karardı dünyam
Yıkıldı umudum, bitti her rüyam
Tükendi takatim, kalmadı sevdam
Taş olsa çatlardı, toprak olsa yarılırdı, Ama bir ana göğsünde taşır o dağı. Gitmek sadece bir adım değil, ölmektir bazen, Kopar mı sanırsın o kanın görünmez bağı?
Dünya bir yana çekilir, evlat bir yana, Tırnağı taşa değse, ananın ciğeri yanar. Bırakmak kelimesi sığmaz hiçbir lisana, Gözü kapalı olsa da yine evladını arar.
Ne rüzgâr unutturur kokusunu, ne yıllar, Etten tırnak kopar mı, kopmaz o sızı. Analar evladını bırakmaz, gömer içine, Alnına kazınmış en derin, en dilsiz yazı.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!