Hiç halim yok, oysa yol uzun,
Ayaklarımda ne mecal ne de iz.
Bir gölgeyim şimdi, sesten yoksun,
Ruhumun yorgunluğu dipsiz, sessiz.
Kelimeler ağır geliyor dilime,
🍂 Uğultu ve Sessizlik
Bir uğultu var içimde, hiç dinmeyen, Gerçeğe çarpıp geri dönen seslerin. İptal edilmiş bir rotanın haritası ruhum, Varılacak hiçbir limanı yok gemilerin.
Yıllarca baktığım pencere aynı göğü gösterir, Oysa ben başka bir iklimin rüzgarını bekledim. Her gece kurduğum o ihtişamlı şehir, Sabahın ilk ışığıyla toz olup gitti.
Camın Ardındaki Aşk
Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Mutfaktaki pencerenin önünde, elimde buz gibi olmuş bir fincan çayla duruyordum. Dışarısı kışın en keskin soğuğunu taşıyordu, ama içimdeki fırtına çok daha şiddetliydi. Pencerenin buğusuna, kaybettiğim nişanlımın adının baş harfini çizdim. Parmak izi, buharın üzerinde saniyeler içinde kayboldu. Tıpkı nişanlımın hayatımdan kaybolduğu gibi...
Bir yıl olmuştu. Bir yıl. Her şeyi bir anda alıp götüren o lanet olası kazadan sonra, benim dünyam tek bir tona boyanmıştı: Yokluğunun grisine. Nişan yüzüklerimiz, hâlâ komodinin üzerinde, küçük kadife kutusunda yan yana duruyor; şimdi tamamlanamayan bir yemin anıtı gibi.
Elimi ceketimin iç cebine attım ve eski, yıpranmış bir zarf çıkardım. Bu, nişanlıma ulaştıramadığım son mektubumdu. Günlerce yazmış, her kelimeye bir damla gözyaşı damlatmıştım. Mektupta, onu ne kadar çok sevdiğimi, onunla kurduğum her hayali, hatta birlikte yaşlanacağımız o küçük kasabayı bile anlatmıştım. Ama gönderememiştim. O mektup, nişanlımın ait olduğu yere—ölümün soğuk, ulaşılamaz perdesinin ardına—gidebilecek bir yol bulamıyordu.
Sesin Düştüğü Yer
Burası, bir sesin yankılandığı yerdi. Herkesin gürültü diye adlandırdığı kalabalığın arasında, o sesi diğerlerinden ayırt edebilen tek kişi bendim. O ses, bilmediğim bir şehirden, görmediğim bir zamandan geliyordu sanki.
Yaklaştıkça uzaklaşan bir şeydi bu. Tıpkı bir serap gibi. Parmak uçlarımda yürüyüp, bir nefes kadar yakınına geldiğim an, aramızda aniden derin bir uçurum açılıyordu. Bu, fiziksel bir ayrılık değildi; daha çok, iki farklı dünyanın ince bir hatla ayrılması gibiydi. Uçurumu aşmak için uzattığım her el, boşluğu tutuyordu. Karşımda duran, yakalanamayan bir gölgeydi, her zaman bir fersah ötemde.
Hayatımın her adımı, attığım her nefes, o kişinin varlığıyla derin bir sızı taşıyordu. O, ulaşılamayan bir düş, gökyüzüne asılmış, parlayan ama dokunulamayan en son yıldızdı. Ben ise, gözlerimi o yıldıza dikmiş, kayıp giden her anı izleyen bir yolcuydum. Bu şehrin her sokağı, her ışığı, şimdi o yokluğa doğru yanıyordu.
Sandın Ama…Unutma! Yüreğine bir iz düştü mü bir kere, kolay silinmez. Ne kadar bastırsan da Ne kadar toparlandım desen de İçinin bir yerinde hâlâ kanayan o yer Kendini hatırlatır en olmadık anda… Bir ses duyar gibi olursun, O sesi tanımasan bile acısını tanırsın..Unutma!Bir kez kırıldıysan, Kalbin artık eski ritmiyle çalmaz. Öfkeler büyür, kelimeler boğazına düğümlenir. Sana dokunan her gün Biraz daha eksilirsin kendinden. Kadehler dolar, dudakların boşluğa konuşur. Geceler uzar, sen kısalırsın.
Sabahların rengi solar. Uyanmak zor gelir, uyumak imkânsız. Sağa dönersin acı, sola dönersin ansıma… Gözlerini kaparsın ama Gidenin hayali kapatır yolunu. Sigaraya değil; Kendi kendine tükenmeye alışırsın. Küllük dolar, yüreğin boşalır.
Unutma!Bir süre kimse inandırmaz seni “Seviyorum” kelimesine. Her gülüşü sorgular, her dokunuşu tartarsın. Sana sorulduğunda aşk; Sen susarsın, kelimeler susmaz. “Öyle değil…” dersin, ama devamını getiremezsin. Kendine saklarsın yangınlarını. Herkes haklı görünür gözüne; Sen ise haksızlığın yükünü sırtlanırsın.
Unutma!
Bir gün biri dokunur yarana, Korkarsın önce — “ya yine acırsa?” Ellerini çekmek istersin, kalbin izin vermez. Nafile… İnsan en çok sevdiği yerden iyileşir. Yeniden gülmeyi unutmuşken Bir tebessüm düşer dudağına, şaşırırsın. İtiraf etmesen de bilirsin: Aynı yara iki kere kanamaz, Başka bir nefes, başka bir göğüs Seni yeniden hayata salar.
Unutma!Gece bir gün mutlaka aydınlanır, Gözünden düşen yaş kadar gülüş birikir içinde. Üstüne bastığın acılar, Bir gün basamak olur sana. Bir kere öldün ya zamanında… Bir daha ölmezsin.
Boğazımda düğümlendi o son lokma, Tuzlu bir yaş karıştı ekmeğime, aşıma. En savunmasız anımda vurdunuz da, Bakmadınız gözümdeki fırtınanın yaşına.
Huzurla çiğnerken hayatın tadını, Bir sözle zehir ettiniz her bir yanımı. İnsan olan, sofrada dindirir acısını, Sizse sofrada kanattınız sol yanımı.
Sofrada ağlattığınız o günü ben unutmadım, Sahi, kolayca unutur muyum sandınız? Ekmeğime düşen her damla yaşın hesabını, Kendi vicdanınızda kurutur muyum sandınız?
Unutma!
Bir süre kimse inandırmaz seni “Seviyorum” kelimesine. Her gülüşü sorgular, her dokunuşu tartarsın. Sana sorulduğunda aşk; Sen susarsın, kelimeler susmaz. “Öyle değil…” dersin, ama devamını getiremezsin. Kendine saklarsın yangınlarını. Herkes haklı görünür gözüne; Sen ise haksızlığın yükünü sırtlanırsın.
Unutma!
Bir gün biri dokunur yarana, Korkarsın önce — “ya yine acırsa?” Ellerini çekmek istersin, kalbin izin vermez. Nafile… İnsan en çok sevdiği yerden iyileşir. Yeniden gülmeyi unutmuşken Bir tebessüm düşer dudağına, şaşırırsın. İtiraf etmesen de bilirsin: Aynı yara iki kere kanamaz, Başka bir nefes, başka bir göğüs Seni yeniden hayata salar.
Unutma!
Gece bir gün mutlaka aydınlanır, Gözünden düşen yaş kadar gülüş birikir içinde. Üstüne bastığın acılar, Bir gün basamak olur sana. Bir kere öldün ya zamanında… Bir daha ölmezsin.
Güneş erkenden çekildi bugün kürsüsünden, Gökyüzü, ayrılığın rengine büründü sessizce. En uzun geceymiş, varsın olsun ne çıkar? Zaten sen gittiğinden beri her anım gece.
Zaman, bir sarkaç gibi vuruyor yalnızlığı, Penceremde rüzgâr, adını fısıldayıp geçer. Unutulmak mı? O sadece kelimelerin yalanı, İnsan, kalbine mühürlediğini nasıl terk eder?
Yıldızlar bile yorgun bu bitmeyen bekleyişten, Karanlık, bir yorgan gibi örtülürken anılara; Ben yine senin bıraktığın o derin boşlukta, Şiirler ekiyorum, kanayan o eski yaralara.
Varlığın Sırrı ve Yokluğun Dersi
Sen, ömrümün en zor sorusuna verilmiş cevaptın, Şimdi yokluğun, her cevabın bittiği derin bir uçurum. Ne zaman baksam aynaya, içimde bir sen saklıydın, Göz göze gelmek değil, ruhumuzun ortak yazgısıydı durum.
Gidişinle birlikte ışık da çekildi göğümden, Kalan boşluk, dünyanın en kadim, en ağır yükü. Sadece bir özlem değil bu, bir varoluş meselesi benden, Seninle tamamlanan anlam, sensiz bir bilmecenin öyküsü.
Her anı bir çentik vurduğum, bitmeyen bir sabır taşı, Hasret, ne bir fırtına ne de kısa bir yağmur seli. O, tenimde gezen, alın yazımdan silinmez çizgi yaşı, Sen, kalbimdeki aşkımsın, ne zaman silinir ne de silmeli.
Yağmalanmış Ömür
Gelenler misafir değildi, birer hırsızdı sanki, Kimi uykularımı çaldı, kimi o en saf inancı. Gülüşümün altındaki o sağlam toprağı kazdılar, Her giden, gidişini benim en taze yarama yazdılar.
Bir kuyuya döner insan, her kova çekilişinde eksilen, Ben miydim cömert olan, yoksa onlar mıydı hep silen? Kelimelerim azaldı, sesim kısaldı her veda vakti, Ruhumun kumaşı söküldü, koptu en kutsal akdi.
Şimdi baksalar, dışarıdan tam sanırlar bu gölgeyi, Bilmezler ki her giden yıktı, içimdeki o gizli bölgeyi. Sırtımda binlerce el izi, her biri bir parça götürmüş; Beni benden koparıp, koca bir boşluğa mühürlemiş.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!