Bir güz yaprağı gibi sapsarı, cansız yüzüm,
Kurumuş dudaklarıma asılmış, durur sahte bir tebessüm
Ve yağı tükenmiş kandiller gibi bakar gözlerim.
Şaşkın beynimde bağdaş kurmuş günahlar
-ki elâ gözlerinden kalma hatıralardır hepsi-
Ciğerlerime sigara dumanlarıyla dolmuş bir hasret,
Bir tebessüm, gonca femden, âşıka bergüzâr kalsın,
Bir nigâh et, gözlerimde titreyen bir nazar kalsın.
Bîgâneysen sen sevdâya, ben neyleyim bîvefâysan,
Git gidersen, varsın gönül ardında âh-u zâr kalsın...
Unut gitsin ettiğin o yeminleri, hıçkırarak,
Ne rüzgârlar doldurdum, eskimiş yelkenime,
Deli deli eserdi her biri sahipsiz göklerde.
Ne denizler tükettim, kalbi kırık bir tekneyle,
Ve içimde ne hüzünler tükettim hiç çalmadığım bir neyle.
.
Her limanda sağnaklar yağdı üstüme, sarışındılar, esmerdiler,
Hasretinle öksüz kaldı, gönül bîkarâr oldu,
Sabreyledi bunca zaman, şimdi sitemkâr oldu.
Kader, yine alnımıza hicran yazmış, neyleyim,
Vuslat, hayâl âlemimde uzak bir diyâr oldu.
..........'Ayrı düştüm sevdiğimden, dünya bana dâr oldu,
Es nesîm-i nevbahârım, sînemde es, durma hiç,
Tâze sürgündür şu sevdâm, rengini soldurma hiç.
Sevdân ile hemdem gönlüm, hicranla doldurma hiç,
Aşkın ile çarpan kalbi üzme artık, yorma hiç...
'Hançer-i aşkınla ey yâr, gönlüm üzre vurma hiç
Bir Cumhuriyet Bayramına daha ulaşmanın hazzını yaşarken, az önce çocukluğumun Cumhuriyet Bayramlarını hatırladım; ellerimizde kâğıt bayraklar, süslediğimiz sınıflarda nasıl coşkulu, nasıl gururlu olurduk 29 Ekimlerde... Bir siyah-beyaz dökümanter film vardı; bir lokomotif gösterir, bir fabrikada dönen dişlileri, şanlı ordumuzun bir geçit törenini filan gösterirdi ilerlememizin kanıtları olarak...Her yıl bu filmi seyrederdik ve sıkılmadan sonunu beklerdik hep, çünki sonunda Atatürk'ün onuncu yıl nutkundan alıntılar olurdu. Ve onun inanç dolu, titreyen sesinden 'Ne Mutlu Türküm Diyene' sözünü duyunca, nasıl titrerdi minik yüreklerimiz, nasıl coşkulu bir duygu seli içine girer, nasıl gururlanır, mutlu olurduk geçekten, 'Türküm' diyebildiğimiz için...
O zamanlar, evlerimizde televizyon, çamaşır ve bulaşık makinelerimiz, cep telefonlarımız yoktu, hattâ buz dolabı ve radyo bile lüks sınıfında sayılan eşyalardı. Fakat, bir marşta ifade edildiği gibi, gözlerimiz hep ileride,
başlarımız hep yukarıdaydı, yani hep gururluyduk. Çünki o zamanlar,
örneğin Rusya bizden Kars, Ardahan ve Sarıkamışı istediğinde, cevap vermek için Amerika'dan izin istemiyorduk.
Melâl ile hemhâl olmuş nesillerden geliriz,
Biz, aşkı da, vuslatı da, hicrânı da biliriz.
İlkbaharın, yazın, kışın şiirini yaşarız;
Mısralarda hep hazânı yaşatan bir şairiz...
(20/01/2009)
Çıkış; beşik, mezar; varış;
Ömür boyu, karış karış
Hiç bitmedi bu zor yarış.
Ne demişti koca Barış:
'Nasıl unuturum sizi
Can bedenden çıkmadıkca'
Sen gittiğin zaman
Tutuşurdu denizlerim, yangın yangın
Çiçeklerim, bükerlerdi boyunlarını
Mavi, kaybolurdu gökte,
Havasız kalırdım, yokluğunu solurdum,
Sen gittiğin zaman
Küçücük bir gülüşünle,
Esmer bakışından bir parça
Ve kâkülünden bir tutam
Yüreğime doldurup,
İki damla gözyaşımdan ekledim
Ve iyice karıştırdım




-
Filiz Kalkışım Çolak
-
Günay Öztürk Özdemir
-
Fatma Avcı
Tüm YorumlarHoşgörüsü ,pınarlar gibi akar şiirin duvağından ;uçar bir kızın sinesine konar ,bir oğlan gülümser göğsünde, göğün kuşağından rengarenk sevgiler diziliverir boynuna insanın, Ünal babacığımın dokunuşlarından.Sabah eğilir, suyun çehresinden öper, inci tanesi gibi yaşlar sıralanır gözlerinden güle mera ...
'Öyle bir sen ol ki içimde, içinde hep ben olayım.'.. (*)
Tek bir mısra, satırlara bedeldi. güçlü kaleminizi ve yüreğinizi kutluyorum Sayın Ünal bey
herkese göre bir şiir olmuş... :) :) :) :) :