Bu akşam şehir,
ıslanmış afişlerin sessizce duvarlardan ayrıldığı
eski bir vakte benziyor.
Kaldırımlar,
günün ayak izlerini
birer birer içine çekiyor.
Ben,
cebimde yıllardır katlanmaktan
kenarları beyazlamış bir fotoğrafla,
adını yalnız trenlerin bildiği
bir peronda bekliyorum seni.
İnce belli bardaktan yükselen buğu,
camın soğuğuna yaslanıyor.
Masada unutulmuş bir kaşığın sessizliği,
senden kalan son cümle kadar ağır.
Gece,
dokunulacak bir şey değilmiş meğer.
Elimi uzattıkça
avuçlarım kararıyor.
Ey sevdiğim,
Kışla gelme.
Soğuk,
yalnız üşütmez insanı;
eşyaların hafızasını da sertleştirir.
Nisanı da bırak ardında.
Bazı yağmurlar,
gitmeyi önceden bilenlerin
dilinde başlar.
Sen,
temmuzla gel.
Güneş uzun bir yolculuktan çıkmış gibi
omuzlarına konsun.
Rüzgâr,
saçlarında değil,
sesinde dolaşsın.
Bana yalnız bir kez bak.
Sonra hiçbir şey söyleme.
Ben,
suskunluğunun kıyısında oturup
adını yeniden öğreneyim.
Çünkü bazı aşklar,
mektuplarda eskir,
fotoğraflarda solar.
Ama iki insan,
aynı akşamın altında
farklı sessizlikleri dinlerken
birbirinin eksik yerini tamamlayabiliyorsa,
işte orada
aşk,
hiç kimsenin yazmadığı
üçüncü bir dil olur.
O vakit,
kahvenin dibinde kalan telve,
gece yarısı ocakta unutulan çorbanın buğusu,
masada tek başına duran ince belli bir kadeh,
aynı gerçeği usulca tekrar eder:
Bir şehrin kalabalığı,
insanın yalnızlığını gizleyemez.
Çünkü sevdiği eksik olan herkes,
geceyi
tek kişilik bir ev gibi taşır içinde.
Kayıt Tarihi : 2.07.2026 11:30:00
Şiiri Değerlendir
© Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.




Bu şiire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!