Sabahı çıplak ayakla karşıladığım günlerden birinde
doğdun.
Toprak nemliydi,
gökyüzü ağırdı,
insanlar yorgundu.
Ben seni
Neleri tükettik o günden bu güne?
Masumluğu,
Birbirimizin yüzüne bakarken utanmayı.
İyi niyeti,
Bir selamın karşılıksız kalmadığı zamanları.
Öğret bana
özlememeyi öğret;
gecenin koynunda uyanıp adını sayıklamamayı,
rüzgârın her esişinde yüzünü aramamayı öğret.
Unutmayı öğret bana;
Ölüm,
acele etme.
Daha yoksulun sofrasında
eksik olan tuzu tamamlamadım,
daha
bir işçinin nasırlı suskunluğunu
Ben seni
olur olmaz zamanlarda düşünüyorum,
dünyanın hiçbir şeye benzemediği anlarda.
Birdenbire içimde bir rüzgâr kalkıyor,
adı sensin,
yönü belirsiz.
Bak şimdi,
Aşk dediğin şey
Herkesin ağzına yakışmıyor.
Benimkine hiç oturmuyor mesela,
O yüzden çiğ çiğ konuşuyorum.
Yine buradayım.
Bir odanın içi
iki kişilik bir suskunluk kadar dar.
Camda gece var,
gece suya değmiş gibi,
Hani bıçak dayasan bilenir etimde,
Etimle kemiğimle yaşıyorum olmayışını.
Geçen günler saatler dakikalar hatta saniyelerde hissediyorum gittiğin günü.
Biliyorum artık yoksun ve olmayacaksın.
Buna alışmak için zaman geçsin istemiyorum
Testere gibi gidişi ayrı gelişi ayrı yırtıyor etimi kemiğimi olmayışına alışma süreci.
Derinden gelen bu uğultu duyuluyor mu?
Bu ne yağmurun masalıdır
ne rüzgârın avuntusu.
Bu, proleteryanın boğazında biriken
ve artık konuşmak zorunda kalan tarihtir.
Bu ses,




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!