Zaman, kendi omzuna yaslanmış bir nehir,
akıntısı kendine dönen bir düşünce.
Ben, var olmanın yankısıyım —
hiçliğin kulağında fısıldayan bir soru.
Bir taş, kendini hatırlarken ağlar,
Aşk, ilkin sessizlikte doğar,
Bir düşüncenin içinde kıvılcımlanan nefes gibi.
Ne başlangıcı vardır, ne sonu;
Sadece iki ruhun birbirine yönelişinde
Zamanın durduğu bir an olur.
Aşk, bir varoluş biçimi midir,
yoksa varlığı anlamlı kılan tek neden mi?
Kalbim bir soru işareti gibi atıyor,
her nabzı, seni değil, “neden seni?”yi soruyor.
Seni sevmek —
Bir bakışınla başlar her şey,
Zaman durur, kelimeler susar.
Kalbim adını öğrenir önce,
Sonra her atışta seni anar.
Geceler daha az karanlık artık,
Hiçlik konuştu bana bir gece,
Sesi yoktu — ama her şey ondan doğuyordu.
“Ben boşluk değilim,” dedi,
“Ben, varlığın unuttuğu kaynağım.”
Gökyüzüne baktım,
Bir sır fısıldar gece;
“Ben karanlık değilim,
Işığın gizlendiği yüzüm var.”
Ve ben anlarım:
Hiçlik, yokluk değil—
Varoluşun sessiz aynasıdır.
Bir yankı mıyım boşlukta,
Yoksa boşluk mu bende yankılanır?
Bir taşın sessizliğinde bile bir varlık uyur,
Ben dinlerim — o susarak konuşur.
Gölgem geçer duvarlardan,
Dilin eşiğinde durur insan,
Ne bütünüyle içeride,
Ne de tamamen dışarıda.
Söz — varlığın soluk aldığı yerdir.
Sessizlik, kelimenin toprağıdır;
Bir düşünce düştü geceye,
Karanlık, kendi anlamını arıyordu.
Zaman, yorgun bir tanrı gibi sustu;
Ve ben, var olmanın ağırlığını dinledim.
Her nefes, bir soruydu evrene,
Bir başlangıç var mıydı gerçekten?
Yoksa başlangıç dediğimiz şey,
Sonsuzluğun kendi üzerine kapanan bir halkası mıydı?
Evren nefes aldı bir an,
Ve o an hâlâ sürüyor —




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!