Bahar,
sisle örtülmüş bir aynaya indi.
Camın ardında
renkler konuşmuyor artık.
Ağaçlar,
Elimde bir gül vardı,
kokusu hatıralardan süzülen…
Yaprakları birer birer döküldü,
her düşen parça ardında sessizlik bıraktı.
Güneşi unuttu gözleri,
Ufuktan çekingen bir ışık doğuyor,
bulutların arasından sızan solgun bir çizgi gibi
uzanıyor boşluğa.
Bana, ne tam umut getiriyor,
ne de tam hüzün;
ikisini de belirsiz bir yük gibi taşıyorum içimde.
Elde kalan son zarı tuttum,
avuçlarımda ter,
gözlerimde yılların
dipsiz yorgunluğu.
Bilirim, bu oyun çoktan yazıldı;
Gökyüzüne yıldızları sen mi dizdin?
Annemin kalaylı bakırları gibi...
Yine sarı paltonu giydin,
Pazara uçurtma almaya giden babam gibi...
Ey sonbahar!
Daha seni kaç kere böyle allı pullu göreceğim,
Bir yerde başladı zaman,
bulutların içine saklandı
sudan, gökten, unutulmuş bir şarkı gibi.
yağdı bazen
Yıllar geçiyor,
Bir masanın köşesine sinmiş gölgem,
yaprak gibi titreyip düşüyor.
Saatler, kurumuş dallar misali
boynuma dolanıyor, sessizce.
Pencerede perde kıpırdamıyor,
Sonbahar gelmiş Anadolu’ma,
dağlardan süzülen serinlik sinmiş havaya,
toprak, yorgun bereketini gizler koynunda,
gökyüzü solgun bir mısra gibi
düşer ufuklara.
Bir yanım üşür sen gidince,
Bir yanım hâlâ seni sayıklar.
Yorgun bir rüzgâr düşer avuçlarıma,
Akşam erken iner içimin yollarına,
Rüzgâr değmiş nar dallarına,
Zaman
avuçlarından düşen bir su gibi…
Kadın,
o suya isim vermeye çalıştı,
unuttuğu her şeyi
bir damlada bulmak ister gibi.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!