Bak şu dünyaya!
Bak şu insanlara!
Bak şu kalabalığa!
Bak, şu kadar bir yer ayırdım kendime.
Şu kadarcık yere hapsettim tüm renklerimi.
Şu kadarcık yerde büyütmeye karar verdim çiçeklerimi.
Bir yangının tam ortasında olduğunu düşün.
Etrafın cayır cayır yanıyor.
Ne yaparsan yap yangın sönmüyor.
Tam o sırada bir şeyi veya bir şeyleri koruyorsun o yangından,
onu göğsüne bastırıp kendini siper ediyorsun.
Kendinden vazgeçmişsin,
Bak, şu duvarları vaktinde çiçekli sarmaşıklar sarardı.
Her duru duygunun duvağını tertemiz parmaklar kaldırırdı.
Her kuru yaprağın damarını, o temiz parmaklar okşardı.
Yeniden yeşillenmeler, o temiz parmaklara koşardı.
Bak, şu duvarlardaki sarmaşıkların çiçekleri vaktinden önce sarardı.
Birçok yerinden yarası olan insanlar vardır.
Kimine göre Allah’ın sevdiği kullardır onlar,
Allah onları sevdiği için vermiştir o yaraları.
Kimine göre de Allah’ın cezalandırdıklarıdır onlar.
Kim bilir kime ne yapmışlardır da karşılığında almışlardır o yaraları.
Ona göresi buna göresi falan çok da umrunda değildir zaten onların.
Kötü günlerin varlığı, var sandığımız insanların aslında yok olduğunu görmemiz içindir, biliriz.
Amiralimizsin diyenlerin sırt çevirişini, ilk dalgada hayret etmeden izleriz.
Çok yol tanıdık, çok yol yürüdük!
Mevcut yolumuz, vazgeçtiklerimizle aynı ise, yeni bir yol çizmekte korkaklık etmeyiz.
Mesafeleri yolda değil, yolda yürüdüğümüzle aramızda sevmeyiz.
İyi niyetimiz enayiliğimizden değil!
Biz ki,
Aynı limanda iki ayrı yelkenli…
Ah sevgimden habersiz sevgili;
Gözlerine değip yüreğime çarpan dalgalar,
Benliğimi alıp, dolduruyor içime senden taneleri…
Bir'i girer hayatına.
Sonra o bir'i çıkar gider.
Çözülmesi en kolay ve aynı zamanda en zor işlemdir bu.
Sonuç sıfırdır...
“Başlığına bulut renginde isimler aradığım bir şiirdik, dizelerce dizilmeden diz yaraları edindik.” dedi kadın. Kesintisiz hıçkırıklarla gözünden düşen yaşlara bel bağlayan dudak çatlakları, üstünkörü sürülmüş rujunun altından “Burası bizim meskenimiz oldu” diyordu. Titrek hareketlerle tekrar kısa süreliğine ıslanıp, kıpırdamaya devam etti dudakları; gri dumanlarla tekrar şu cümleleri attılar dışarı:
“Bir satırbaşıydık... Bir Nisan yağmuru... Süzülerek toprağa, havaya, yere aynı anda düşen bambaşka bir cemre ya da...”
Sonra binlere bölündü kadın birdenbire. Her parçası tekrar binlere bölündü. Tüm parçalar yan yana dizilip farklı yüzlere büründü. Her biri aynı yerde binlerce kat büyüdü.
“Eşim şehit oldu, ondandır bu şiirin başlıksızlığı, ondandır dizlerimin yaraları.” dedi biri.
“On dokuz koyun karşılığında kanattılar dizelerimin dizlerini” dedi öteki.
Bir soluk niyetiyle bir köşecikte dursam,
Sol ile solunan, maneviyatındır Bursam.
Bin oluk külfetiyle bin bir kere savrulsam
İman ile dolduran, şol dostlarındır Bursam.
Başımı kaldırsam, Tophane’ye doğru baksam,
Bağırıp çağırmanın,
tartışıp kavga etmenin,
sinirden çıldırmanın da bir üst seviyesi var:
Susmak...
O seviyeye gelene kadar
tüm mermilerini tüketmiş oluyorsun;




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!