(Masaldır; çoğu masal gibi çocuklar için yazılmıştır. Zaten büyükler hiç üzerine alınmayacaktır. Ki onlara birkaç beden büyük gelir bu masal.
Evet, bir masaldır. Ve uzundur diğer masallar gibi. Onun için de isteyen, istediği yerde bitirebilir. Öyle ya; “Masallar bitirdiğin yerde biter.
Tamam; lafı uzatmayalım. Hadi masala başlayalım.)
Bir varmış,
Bir yokmuş.
Dump cubu dubu cubu...
Cump dubu cubu dubu...
Dumb cubu cump dubu cump…
(Usanıncaya ya da uyuklayıncaya kadar nakarat)
Güldünüz biliyorum şimdi. Gülün gülün… Ben de gülüyorum zaten.
Elif, dimdik bir yiğit;
Başı üzerinde tevazu, ayağı altında gurur…
Elif, kıyamdaki abid;
Ardı kapkara zulmet, alnı apak nur…
Elif, mizanın altın direği;
Şiirlerin en güzellerini yazan
O Rahman,
Yazmış da şiirinin en güzelini;
Adını Nergiz koymuş.
İşte benim en güzel şiirlerim
Hep o, en güzel şiir için.
Hiç bilmediğim,
Hiç kimsenin de daha önce hiç duymadığı,
Kahverengi bir lisanı,
Ana dilim gibi şakıyordum.
Bir adam şöyle düşünmüş olsa, fikri yanlış mıdır?
Evet, bugün “Anneler Günü”. Kasıt çocuğu (çocukları) olan kadınlarsa eğer; kapsama alanı dar gibi sanki. Elbette çocuk bakmak, büyütmek, eğitmek, daha doğrusu, insan yetiştirmek ince ve zorlu bir zanaattır. Pekiyi, her çocuk sahibi kadın anne midir? Bu soruyu sormaktaki maksat elbette bir tartışma konusu açmak değildir. Ki böylesi (yalnızca sıfatı anne) olan kadınlar istisna kabul edilemeyecek kadar bile az olsa da mutlaka vardır.
Bütün bunları zaten çapı dar algılanan “Anneler Günü” kavramını daha da daraltmak için söylemiyorum. Aksine daha da genişletmek istiyorum. İstiyorum çünkü bence, bu kavramın buna ihtiyacı var.
Kurbağa çobanlığı, zor zanaat, be yeğenim!
Sağa, sola dağıtmadan zıpırları,
Kurda, kuşa kaptırmadan,
İte, çakala dalatmadan,
Bir daha… Bir daha çırptı kanatlarını. Amansız bir kovalamacaydı sanki. Kâh arayı epey açıyor gibi oluyordu, kâh yağmurun“Elim sende!” demesine ramak kalıyordu. Yuvaya yaklaştıkça ilk tedirginliği silinmişti. Hatta neredeyse neşelenecekti. Ama tam üzerinden geçtiği şu, üstü açık lüks otomobildeki sarışın, serçeciğin neşesini kursağında bıraktı.
Önce, usturuplu bir lânet okudu yağmura, sarışın. Sonra, arabanın tentesini harekete geçiren butona, şiddetli bir yumruk indirdi. Otomobilin tentesi sessiz bir iniltiyle kapanırken, sarışın kızın, otomobilinden daha kırmızı dudaklarından, dudaklarının kırmızısından üç ton daha kırmızı olan bir feryat, serçenin kulaklarında patladı; “Kuşlar gibi özgür olmak istiyorum! Şu, uçan kuş kadar, özgür olmak benim de hakkım…”
Neşelenmeyi unutmak bir yana, uçmayı unutacak gibi oldu bir an için, serçecik. Daha önce de defalarca duymuştu bu cümleyi ama hiç oralı olmamış, boyun kıvırıp, gülüp geçmişti. Sarışının sözlerinin, doğrudan muhatabı olmak bile dokunmazdı belki, başka bir zaman olsaydı. Ama yağmura yakalanmamak için kan ter içinde olduğu bu anda; kanatlarının mı kendini, yoksa kendinin mi kanatlarını taşıdığının anlaşılmaz olduğu şu zamanda, o alevden kelimeler serçenin, ağırına gitmişti.
*İzafidir, vahşet bile*
Vebali, çıkaranların boynuna;
Heyhat, vahşiye çıkmış kurtların adı!
Oysa, ne bir fidanıma göz koyanı olmuştu,
Ne de birisi, bir tek gülümü yolmuştu…
İçtimalarda adım okunmazmış.
Kaydım da yokmuş zaten, ordu kütüğünde…
Varsın olmayıversin,
Gam mı ki?
Ben, zaten hep ordudayım;
Yazgımı en iyi, şühedâ anlar.




-
Bülent Arkan
Tüm YorumlarŞiirlerinizle yeni tanıştım ve çok güzellerdi nicelerinde görüşmek dileğiyle yolunuz açık olsun