Titreyen bir el…
Dökülen iki damla gözyaşı…
Yarım kalmış bir cümle
ve yorulmuş bir kadın.
Bir gülün sessiz açışı kadar kırılgandır içimdeki ateş,
Bir çocuğun salçalı ekmek diye ağlayışıdır kardeş.
Aşkı cebinde keklik sanıp harcayan namert, kalleş,
Aşkı ayaklar altına seren, leşe konan akbaba misali bir leş.
Bir gülün bağrında saklanan sükût kadar ince,
Ben senin için neleri göze aldım
Sen, bir an olsun, sen
Gözlerime, bakmadın
Kaçırdın, gözlerini benden
Ben küstüm çiçeğimden
Sakladım, içimdeki yırtıcı hayvanı
akşam, paslı bir bıçak gibi iner omuzlarıma
şehrin bütün lambaları senin yokluğuna yanar
kaldırımlar beni tanır da
sen dönüp bakmazsın
toprak, sessiz bir anne gibi
Toprak, kahverengi ile karışık, bitkin, yeşil
Kollarındaki bu yabancı; yaşlı, çirkin sefil
Yer yarıldı, koynuna girdin, dünyam karanlık
Gökyüzü senle bir bambaşkaydı, şimdi açlık
Gözyaşının esaretine, hayalinle başbaşa bırak
Susma! Uyandır, yeni baştan başlasın bu aşk
Bir sevdaya düştü gönül,
Yandı da kül oldu bugün.
Adın düştü her nefese,
Dinmez oldu içim, Gülistan.
Gülistan'ım neredesin,
Hangi elde, hangi sesin?
Yüreğime düştü özlem,
Dinmez oldu bu nefesim.
Bir gül…
Dalında mahkûm bir sır gibi titreyen
Ve ben…
O sırrın kapısında nöbet tutan diken!
Sevmek mi dedin?
Bir gülü sevmek,
öyle kitaplarda yazdığı gibi değil.
Su verirsin,
güneşe bırakırsın,
bir de bakarsın,
Ömür, ağır aksak yürüyen
yaralı bir göç yoludur.
Bir ucunda ayrılık,
bir ucunda adı konmamış bekleyiş.
Gökyüzü kararmıyor yalnız;




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!