Deniz kenarına oturmuş, gözlerini ilerdeki bir noktaya dikmişti. Belki de bir saattir öylece duruyordu. Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti. Kısa bir süre çocuğu seyretti, sonra ağır adımlarla onun yanına gidip:
- Merhaba delikanlı, dedi. - Bu gün deniz çok harika değil mi? Çocuk, başını çevirmeden:
- Ama rüzgârlı, dedi. - Topum denize düşünce sürükleyip götürdü. Adam, çocuğun yanına oturup:
Merhamet etmek iyidir. Ancak acımak yetmiyor.
Önemli olan
İhtiyaç duyana, ihtiyaç duyduğunu, ihtiyaç duyduğu anda verebilmektir. Ve bir o kadar da önemli olan
Üstünden, başından, davranışlarından kısaca her halinden ihtiyaç sahibi birine benziyordu. Yorgunluğun, kim bilir belki de yılgınlığın üzerinde bıraktığı ruh haliyle zorlukla yürümeye çalışırken bir yandan da imrenerek satıcı tezgâhlarına bakınıyor, kimilerinin önünde durup yan gözle tezgâhın sahibini süzüyor, sonra yeniden ayaklarını sürüyerek bakına bakına yürümeye devam ediyordu.
Bir ara yine bir tezgâhın başında durdu ve satıcıya,
- Allah için bana sebze ver dedi.
Kudüs’e giden kervanların geçtiği yol üzerinde evi olan yaşlı bir kadın yaşarmış
Bulduğu en düzgün taşları boş zamanlarında o yola döşermiş.
- Sen o taşları niçin bu yola döşüyorsun? Diye sormuşlar.
İngiltere’nin başkenti Londra'daki bir camiye yeni bir imam gönderilmiş. Adam evinden camiye gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman da aynı şoföre rastlıyormuş.
İmam yine her zamanki gibi otobüse binip parayı uzatmış ve şoförün geri verdiği para üstünü alıp boş koltuklardan birine oturup parayı saymış. Bakmış ki 20 penny fazla.
Bir an bu fazla parayı şoföre geri verip vermemek arasında gidip gelmiş. Sonra düşünmüş ki yirmi penny çok bir para değil ve şirket için hiçbir şey ifade etmez. “Niçin geri vereyim? Bu para bana Allah’ın bir hediyesi olabilir derken aniden kalkıp “yanlışlıkla fazla para vermişsiniz buyurun,” diyerek elindeki 20 pennyi şoföre uzatmış.
Zamanın birinde bir genç ilim öğrenme sevdasına düşmüş ama ne yapması gerektiğini de bilemiyormuş. Bu durumda ne yapılır? Elbette bilenlere sorulur. O da öyle yapmış, sorup soruşturmuş ve araştırmalardan sonra öğrenmiş ki bu isteğine Bağdat’ta ulaşabilirmiş.
Fakat bir tek annesi var başka da kimsesi yokmuş. Bağdat uzak, annesini nasıl bıraksın? Doluya koymuş almamış, boşa koymuş dolmamış işin içinden bir türlü çıkamamış. Vazgeçse olmaz, annesini bırakıp gitse gönlü razı değil.
Anne evladının bu mutsuz halinin farkında... Bekliyormuş ki oğlu kendiliğinden derdini söylesin. Ama yok, genç bir türlü derdini annesi açamıyormuş. Sonunda kadıncağız dayanamayıp kendisi konuyu açmış.
Hikâye bu ya delikanlı her gün alışık olduğu üzere harçlığını masanın üzerinden almış ki bakmış her zamankinden az. Kızmış parayı pencereden fırlatıp atmış sinirli sinirli söylenerek dönmüş kapıdan çıkıp gitmiş.
Sedirde oturmuş gazetesini okuyan baba oğlunun bu hareketi karşısında gencin arkasından müstehzi bir gülümseyişle kısa bir süre bakmış sonra yeniden gazetesine dönüp okumaya devam etmiş.
Ertesi gün yine aynı sahne yaşanmış yine para masadan alınmış, beğenilmeyip yine pencereden dışarı atılmış. Ama bu sefer bir yandan da babaya kısa bir bakış fırlatılmış.
Yaşlı adam pazarcıya sattığı domatesin fiyatını sordu. Pazarcı da önündeki kasadan aldığı domatesleri tezgaha dizerken bir yandan da fiyatı soran yaşlı adama cevap verdi.
Adam bir iki saniye düşünüp pazarcıya hayırlı işler dileyerek yürüyordu ki pazarcının "güle güle amca kendine iyi bak" sözü üzerine hışımla geri dönüp.
"Ula edepsizun evladi bu güne kadar bana sen mi baktun?" diyerek tezgahın arkasındaki pazarcının üzerine yürüdü.
Hoca ile talebesi yolda yürüyüp giderlerken yol kenarındaki bir ağacın altında düzenli bir şekilde koyulmuş oldukça yıpranmış bir çift ayakkabı görürler. Durup çevreye bakarlar ama kimseyi de göremezler.
Talebe, hocasına dönüp muzip bir ifadeyle "Hocam bu ayakkabıları saklasak da, sahibi geldiğinde ayakkabısını bulamayınca, o anki halini seyretsek, ne dersiniz?" diye sordu.
Hocası, "Olmaz evladım, dedi. - sevincimizi başkalarının üzüntüsü üzerine kurmamız doğru değildir. Ama gel şöyle yapalım, sen zengin bir ailenin çocuğusun, bu ayakkabının içine bir miktar para bırak, sahibi gelip bunu gördüğü zamanki halini seyredelim bakalım ne olacak?
- Nereye ağabey? Diye seslendi apartman komşusu, yan taraftaki annesinin bahçesine ektiği fasulyeleri çapalıyordu.
- Cuma’ya gidiyorum,” dedi ve sonra gayri ihtiyari ekledi -haydi gelmiyor musun?




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!