Recep Akıl Şiirleri - Şair Recep Akıl

Recep Akıl

“Herkes haklıdır, kendi baktığı açıdan. Peki, haksız olan kim? Elbette karşımızdaki…”

Bu şekilde düşünmek çözüm mü üretir, yoksa sorun mu?

Her türlü insani duygu karşısındakine de aynen yansır ve onda da aynısının oluşmasına sebep olur.

Devamını Oku
Recep Akıl

Adam denizin içindeki masaya kurduğu çilingir sofrasında bir başına içip, kavuşamadığı sevgilisi için yas tutuyor. Sevgilisi evleniyor o gece. O da buna ağıt düzüyor.

“Meğer biz sevdiğimizi sanırken yanılıyormuşuz. Sözüm ona sevdiğimiz bizi hiç sevmiyormuş. Baksana gidip başkasıyla evlendi. Biz de limana yanaşmayacak gemiye boşuna halat atıyormuşuz.”

Süslü laflar… Ama bu monologda son cümleye ister istemez takılıyor insan.

Devamını Oku
Recep Akıl



Narkozdan ayılıp uyandığımda ilk gördüğüm şey duvardaki saat olmuştu. Hemen ardından da saatin tam altındaki yatakta durmaksızın kıpırdayıp duran, çırpınan hasta… Kadındı. Saçlarında yer yer beyazların bulunması hastanın orta yaşları geçmiş olduğu izlenimini veriyordu.

Bileklerinden yatağın kenarındaki demirlere bağlanmıştı. Sol baş tarafındaki bir makineden çıkan hortum ağzından içeriye doğru gidiyordu ve belli ki onu çok rahatsız ediyordu. Ellerini, kolların hiç durmadan oynatıp ayaklarıyla boşluğa doğru tekmeler atıp durması ondan olmalıydı.

Devamını Oku
Recep Akıl

Memleketin birinde çevresinde iyi bilinmeyen bir genç yaşarmış. Gencin babası evladının bu durumundan çok rahatsızmış ve onu bu kötü yanından kurtarmak için çeşitli çarelere başvurur lâkin pek de başarılı olamazmış.

Yine bir gün baba oğluna bir kutu çivi vermiş ve bahçeyi yoldan ayıran tahta perdeyi gösterip ve demiş ki

- Bak evladım eşinle dostunla tartışıp kavga ettiğin zaman, ya da onlara bir kötülüğün dokunduğunda gel bu tahta perdeye bir çivi çak” demiş.

Devamını Oku
Recep Akıl

Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Ne olduğunu merak etmişler ama ilk anda ona yaklaşmaya da cesaret edememişler. Lâkin merak bu rahat bırakmıyor, içlerinden biri daha fazla dayanamayıp ataşe doğru biraz yaklaşmış ve görmüş ki ateş onu aydınlatıyor. Merakını gidermenin heyecanıyla arkadaşlarının yanına dönüp edindiği bilgiyi onlara da söylemiş.

–Bu şey aydınlatıcı bir şey…

Fakat bu kadarı diğer üçünün merakını gidermeye yetmemiş. Bu sefer ilk arkadaşlarından cesaret alan içlerinden biri ataşe doğru uçarak biraz daha yaklaşınca bir sıcaklık hissetmiş, korkmuş daha fazla gidemeyip geri dönerek o da arkadaşlarına öğrendiği bu bilgiyi aktarmış.

Devamını Oku
Recep Akıl

Elindeki bastona dayanarak ağır aksak adımlarla ilerleyen yaşlı adama yanından geçen araba hafifçe sürtünce olduğu yere yığılıp kalmıştı.

İhtiyara çarpan kişi durup aceleyle adamı yerden kaldırarak arabaya bindirmiş ve en yakın hastaneye götürdü.

Doktor, yaşlı adamı vücudunda “kırık, çatlak ya da her hangi bir araz var mı?” diyerek röntgene göndermek istemiş fakat amca itiraz ederek iyi olduğunu ve hemen gitmek istediğini söylemiş ama doktor fikrinde ısrar ederek.

Devamını Oku
Recep Akıl

Yaşı epeyce ilerlemiş bir adam nehrin kenarında oturmuş dinlenmekteydi. Bu arada bir köpeğin suyun başına kadar gelip tam su içecekken vazgeçip geriye kaçtığını gördü.

Kısa bir süre sonra köpek bir kere daha geldi suyun başına ama yine su içmekten cayıp geri çekildi.

Köpeğin bu gidiş gelişleri ilgisini çekmişti adamın. Dikkatle köpeği izlemeye koyuldu. Köpek her seferinde aynı şekilde davranıyor bir türlü su içemiyordu.

Devamını Oku
Recep Akıl



Denir ki “Türkçe’de kadınlar için bir hitap şekli olarak kullanılan ‘hanım’ kelimesinin mucidi ‘Aksak Timur’ olarak da bildiğimiz Moğol hükümdarı Timur Han’dır.”

Doğrudur, yanlıştır bilemem ama hikâyesi şöyledir:

Devamını Oku
Recep Akıl

Yavuz Sultan Selim Han Topkapı Sarayı'ndan yoldaşı ve ahretliği Hasan Can'la birlikte Mısır seferine çıkmak üzere kendisini beklemekte olan ordusuyla buluşmak için kayıkla Üsküdar'a geçerken aralarında şöyle bir konuşma geçmiş.

- Hasan Can bu sabah ne yedin?

- Çorba, yanında bal, tereyağı, biraz da ciğer sultanım.

Devamını Oku
Recep Akıl

Yıllar önce yazar Ergün Göze'nin bir yazısında okumuştum. Osmanlıda minarelerin şerefeleri (çok şerefeli olanların en üstte olanı) caminin ana kubbesinden yüksek olmazmış.

Bunun sebebi o binanın bir ibadethane, bir mescid olma özelliğine saygıdan ötürüymüş.

Sonraları bu özelliği, gördüğüm her yeni camide arar oldum. Ve ne yazık ki gördüklerim içinde bir tanesinde bile denk gelmedim.

Devamını Oku