Komşularımızla sorunsuz bir ortamı paylaşmak iyidir, tercih edilen de bu olmalıdır ama komşunun kendi içinde yaşamış olduğu sorunları çözmesinde ona yardımcı olmayı istemek kötü müdür?
Komşumuz yaşadığı sorunu çözmesi konusunda ona yardım etmemizi istemiyor olabilir bu da saygı duyulacak bir şeydir lâkin eğer evinin içindeki sorun dışarıya yansımaya ve daha da önemlisi o evin bireylerini olumsuz yönde etkilemeye başlamışsa sorunsuzluk durumu zaten ortadan kalkmış demektir.
Bu aşamadan sonra diğer komşulara sorunun çözümü konusunda söz söyleme ve müdahale etme hakkı doğar
.
gün düşer güldeki çiyin üstüne
sabah olur sessizlik son bulur
bir telaştır kopar gelir ansızın hep aynı hikâye
bir yudum su bir dilim ekmektir oysa nasibine düşen
ne çok yürek var ruhsuz
sevgisiz
inançsız
cansız
ve ne çok hayat
Memelilerin beslenmesinin ilk ve en önemli aşaması çiğnemedir. Çiğnemek canlılar için biyomekanik bir olaydır ve vücutta bazı sistemleri harekete geçirir. Bunun yansıra parçalanan gıdalar kolayca hazmedilir. Besinlerin yeterince çiğnenmeden yutulmasının bağırsaklarda oluşan gazların önemli sebeplerinden biri olduğunu akıldan çıkarılmamalıdır.
Değişen yaşam biçimi, rafine ve işlenmiş gıdalar çiğneme alışkanlıklarında da değişikliklere sebep oluyor. Besinlerin yeterince çiğnenmemesi insana çeşitli rahatsızlıklar olarak geri dönüyor. Çiğneme alışkanlığı kazanmak demek pek çok rahatsızlığın ortadan kaldırılması demektir.
Sağlıklı bir hayat için yavaş yemek ve besinlerin ağızda iyice parçalanmasını sağlamak elzemdir. Yavaş yemenin olumlu etkilerinin vücutta yansıması için öncelikle sofra alışkanlığı edinilmeli ve düzenli bir beslenmeye geçilmelidir. Çünkü ayaküstü atıştırma biçiminde yemek yeme alışkanlığı sağlıklı bir beslenme düzeni değildir.
Milli sermayenin ülkede iktidarı ele geçirmesi ve bunu evrenselleştirebilmesinin yolu kendisini geliştirmekten geçiyor.
Bu gelişimi sağlayabilmek için de ithal teknolojileri bir tarafa bırakmak ve yeni keşifler ortaya koyabilecek atılımların peşinde olmak lazım.
Buzdolabı, televizyon ihraç ediyoruz diye övünmek avuntudan başka bir şey değildir.
Ülkenin öncelikli sorunlarının arasından zaman zaman sıyrılıp kısa süreli de olsa gündemi meşgul eden konulardan birisi de kadına şiddet ve bu şiddetin önüne nasıl geçilebileceği konusudur.
Söz sırası geldiğinde pek çok uzman pek çok şey söylüyor, çözüm önerileri sunuyor, projeler üretip bunların hayata geçirilmesi yolunda bir takım işler içine giriyor.
Bu arada devlet de boş durmuyor tabi. Kendisine bağlı kurumlar vasıtasıyla problemin üzerine gitme konusunda eskiye oranla daha duyarlı davranıyor.
Berber tıraş etmekte olduğu müşterisine dükkâna doğru gelen çocuğu göstererek, “Şu gelen çocuk var ya gördüğüm en aptal çocuktur. Şimdi izle.” der.
Kapıdan giren çocuğu yanına çağırır ve “hangisi?” Diye sorar. Bir elinde madeni bir lira, diğerinde de 5 liralık bir banknot vardır. Çocuk bir lirayı alır gülerek kapıdan çıkar gider.
Berber tıraş ettiği müşterisine dönüp, “Demiştim değil mi, bu hiç değişmez, her zaman böyledir. 5 lirayı almak varken o bir lirayı aldı,” der.
"Bizim evde o zamanlar pek çok evde olduğu gibi banyoda kazan vardı. Banyo yapmak istediğimizde annem o kazanı yakıp suyu ısıtır biz de öyle banyo yapardık. İşte ben o banyodaki kazanın sobasında Nazım Hikmet’in kitaplarının ısıttığı suyla yıkandım, evdeki sobada Pablo Neruda’nın kitaplarıyla ısındım.”
Beyazıt Öztürk… Hani şu televizyon şovmeni… Kimilerinin sanatçı dediği popüler şahsiyet… Çok zaman oluyor bir programında komiklikler yapıp 12 Eylül döneminin o zor günlerini kendine özgü sözüm ona mizahi bir dille eleştirip anlatırken lafının bir yerinde yukarıdaki cümleyi sarf etti.
Gülümseyerek seyrederken, bu sözleri duyduğum anda gülümsememin yüzümde donduğunu hissettim. İçim ezildi, yüreğim burkuldu. “İnsan kendisinin ya da ailesinden her hangi birinin yapmış olduğu böylesine utanılacak bir hareketi nasıl olur da sanki çok onurlu, çok saygı duyulacak bir şey yapmış gibi böbürlenerek anlatır?” Diye geçirdim içimden.
Nasıl girmişti, kim sokmuştu, bilinmiyordu ama bir şekilde girmişti işte. Eline alan herkes önce eliyle yapraklarını kıvırıyor ve gözlerini kapayıp o kâğıt kokusunu doyasıya içine çekiyor sonra da yanındakine teslim ediyordu.
Askeri cezaevindeydiler. İçeriye gazete de dâhil, okunacak hiçbir şey alınmıyordu, yasaktı. Buna rağmen bir yolu bulunuyor zaman zaman bu yasaklar bir şekilde deliniyordu.
Nasıl olmuşsa olmuş, Yazarını hatırlayamadığım ve ünlü İspanyol boğa güreşçisi El Cordobes'in hayatını anlatan 'Yasımı Tutacaksın' isimli eseri de işte bu yasağı delip bir yolunu bulmuş koğuşa teşrif etmişti. Tabi koğuşa girer girmez de büyük bir heyecana sebep olmuştu.
Genç kız kaybettiği bir yarışma sonrasında “ Kaybetmekten nefret ediyorum. Her zaman kazanmam gerekiyor” dedi ve ellerini yüzüne kapatıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bir yarışma programındaki yarışmacılardan birisiydi bu kız.
İlk anda genç kızın bu azmini takdirle karşıladım ama sonra böyle düşünüyor olmasının sakıncaları karşısında kızcağızın bu haline üzülmeden edemedim ve “Bu kızın böyle düşünmesine sebep olanlar ona çok yazık etmişler,” diye geçirdim içimden.
Evet, her kes kazanmayı ister, kaybetmek üzüntü vericidir ama bir yarışa girmişse insan kaybetmenin de kazanmak kadar ihtimal dâhilinde olduğunu, kaybettiğinde her şeyin yitip gitmediğini bilmesi gerekir.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!