Kıyametin ne zaman kopacağı sorusu insanoğlunun cevabını en çok merak ettiği sorular arasında yer alır.
Oysaki ne kadar gereksiz bir meraktır bu.
Kişi için kıyamet kendi ölümüdür zaten, fazlasını bilmeye ne gerek var?
Yenidünya düzeni olarak batıda ilk ortaya çıktığı andan itibaren Kapitalizm "Kimse sana vermez sen alırsın." sözü üzerine bina edilmiş bir sistemdir.
Bu demektir ki acımasız olacaksın, hiç bir engel tanımayacak ve her ne olursa olsun sahip olmaya bakacaksın. Bu sebepten Kapitalizm 'vahşi' olarak nitelendirilmiş.
Oysaki doğu ama daha çok da İslam toplumlarında birey değil toplumsal fayda gözetilmiş.
İnsanoğlu zalimliğinin ve kıyıcılığının o kadar farkındaki bu hastalığı yüzünden dünyayı bir gün yok edebileceğini biliyor.
Bu sebepten dağların içine her türlü saldırıda ayakta kalabilecek depolar yapıyor ve bu depolara dünya üzerindeki bütün bitkilerin tohumlarını koyuyor.
Yarın eğer bir nükleer savaş çıkartırsa, bu savaştan sonra geride birileri kalmışsa eğer bu bitkileri alsınlar da dünyayı yeniden yeşillendirsinler diye.
“Başkaları ne der?” Anlayışı içinde hayatını düzenlemeye çalışan kişi gün gelir o başkalarının değer yargılarına ve isteklerine göre hareket etmeye ve onların hoşnut olacağı biçimde yaşamaya başlar.
Bu davranış kişinin kendi iradesini başka bir bireyin iradesine terk etmesine sebep olur.
Sonuç bir tür robotlaşmadır.
Asla unutmamalıdır ki kişi için tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğu an...
Peki, bu niçin böyledir? Çünkü insan ne yapacaksa o an içinde yapabilir.
Geçmiş geçmişte kalmış yitirilmiştir. Gelecek ise bize ait değildir ve ona ulaşmak mümkün olamayabilir.
Başını her daim dik tutabilmelidir insan.
Karşısındakinin gözlerinin içine bakabilmeli hiç çekinmeden.
Başkasından görüp kınadığımız özellikleri incelediğimizde görürüz ki bunlar aslında kendimizdeki sevmediğimiz özelliklerdir.
Eksik ve hatalarımızı bilmemize rağmen bunların üzerine gidemeyişimize egomuz engeldir.
Bu yüzden temelde kendimize olan kızgınlığımızı dışarı yansıtıyor ve konunun üzerini örtmeyi tercih ediyoruz.
Ne yaşarsak yaşayalım, nasıl yaşarsak yaşayalım, her halükârda yine de kaderimizi yaşarız.
Ama kendi tercihlerimizi yaparak ama bize dayatılanları yaparak...
Basit bir tanımı yapılacak olunursa eğer kader, kişinin cüzi iradesiyle karar verip uyguladığını Külli İrade’nin ezelde yarattığıyla örtüştürmesidir.
Mecnun aşkı Leyla'da mı bulmuştur, yoksa Leyla sadece aşka giden yolda bir araç mıdır?
Cevabını zaten Mecnun vermiş "Ben gerçek aşkı buldum sen de kimsin?" diyerek.
Evet, bu dünyanın her şeyi sadece bir yanılsama.
Leyleğin ömrünü geçirdiği gibi zaman içinde ağır ağır yok oluşunu yaşarken, varlığını unutur ve niçin bu dünyaya gönderildiğinin idrakine varamazsa eğer, dümeni kırılmış pusulasız bir kayık gibi nereye gideceğini bilemeden oradan oraya savrulur gider insan.
Ve bu savruluştan kurtulabilmek için elindeki bütün imkânları kullanıp her türlü çabayı sarf edeceğine, hâlâ tembellik ve rehavet içinde yaşamayı seçip, bana neci bir yaklaşımı tercih ederse, kaçınılmaz son gelip çattığında ne yazık ki şaşkınlığını bile anlayamamış olmanın çaresizliği içinde bulur kendisini.
İşte o an geldiği zaman ve o zorunlu teslimiyetin aczi içinde kişinin yaşayacağı pişmanlığın ona kazandırabileceği hiç bir şey yoktur. Çünkü ne kazandığı ve ne elde ettiği zaman ve mekânın dışındadır artık.




Bu şaire henüz hiç kimse yorum yapmadı. İlk yorum yapan sen ol!