Türk edebiyatı bölümlere ayrılırken kültürel değişim, dini değişim, coğrafi değişim, lehçe ve şive farklılıkları ölçüt olarak alınır. Türk şiiri de bu ölçütlere göre bölümlere ayrılır. Türk şiirini meydana getiren şairlerin, özgünlük açısından değerlendirilmeleri, bu ayrışmanın bilinmesiyle mümkün olacaktır.
Türk şiiri İslamdan önce sözlü edebiyat ürünlerinden oluşmaktadır. Koşuk, sagu, sav, destan bu ürünlerdir. Ölçü milli ölçümüz olan hece ölçüsüdür ve bunların 7'li, 8'li, 11'li olanları kullanılmıştır. Dildeki kelime sayısı sınırlıdır. Daha çok doğa, aşk, kahramanlık, yiğitlik ve ölüm konuları işlenmiştir. Türkler bu dönemde Alp Er Tunga Destanı, Şu Destanı, Oğuz Destanı,Bozkurt Destanı, Ergenekon Destanı, Türeyiş Destanı, Göç Destanı gibi destanlar ortaya koymuşlardır. Özgün bir edebiyattır. Bu dönemin en özgün şairi Yollug Tigin'dir. Çünkü Türk edebiyatının en özgün eserlerinden olan Göktürk Kitabeleri'ni Yollug Tigin yazmıştır. Orhun Kitabeleri, Türk kültür tarihinin, bugün için bilinen ilk yazılı belgeleridir. Aynı zamanda Türk dili, edebiyatı ve Türk tarihinin ilk ve ebedi abideleridir.Orhun Kitabeleri, Türk dili üzerinde çalışan alimler için hazine kadar değerli bir kaynaktır.
Kitabelerdeki dil, hayran olunacak ve hayret edilecek derecede mükemmeldir. Kitabelerin her cümlesinde şiir lezzeti duyulmaktadır. Cümleler kısa ve kesik olup derin bir anlam taşımaktadır. Herhangi bir kelime, cümleden çıkarıldığında veya ilave edildiğinde hemen bozulacak bir dengeye sahiptir.VIII. asırda yazılan kitabelerin dili ve her satırında ifade edilen fikirler emsalsizdir. Her satırında koyu bir Türklük şuuru ve milliyetçilik yatmaktadır. Bu emsalsiz gelişmişlik, Türk yazılı edebiyatının ve milliyetçilik fikrinin daha önceki devirlerde başladığının ispatıdır.
İslamiyetin etkisindeki Türk edebiyatı dönemi ise 10, yüzyıldan itibaren başlamıştır. Geçiş dönemi eserlerindn olan Divan-ı Lügati't Türk özgün bir eserdir. Çünkü Türk kültürünün Araplara tanıtılmasında büyük rol oynamıştır. Türkçenin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermiştir. Bir sözlük olmakla birlikte, Türk milletinin yüceliğini de anlatan bir abide eserdir.Türk boyları ve coğrafyası ile Türklerin örf ve gelenekleri üzerine önümli bilgiler vermektedir.
On beşinci yüzyılda Çağataycanın (Çağatay Türkçesinin) klasik bir yazı dili olarak kimlik kazanmasında Ali Şir Nevai'nin önemi bilinmektedir. Nevai öncesinde ve Nevai’nin çağında, Timurlular devletinde Türkçe yazan sanatçılar azdır. Nevai, Türkçeyi edebi dil olarak kullanmayan, Farsça yazan çağdaşlarına çatar. Çağdaşlarının Farsçanın karşısında edebi dil olarak Türkçeyi yetersiz görmelerini eleştirir; eğer emek verilirse Türkçenin de Farsça kadar, hatta daha fazla anlatım inceliklerine sahip olduğunun görüleceğini belirtir. Bu görüşlerini Muhakemetül-lugateyn'de görürüz. Yine geçiş dönemi eserlerinden Kutadgu Bilig'in özgün bir eser olmadığı savı yanlıştır. Çünkü, Kutadgu Bilig'in önemi hikâyesinde ve şeklinde değil, kitaptaki tartışmaların konu içeriğindedir. Sosyal hayat, ahlâk, bilgi ve özellikle devlet anlayışı hakkındaki fikirler, tamamen eski Türk geleneğinin sonucudur. Kutadgu Bilig'de iyiliği telkin eden sözlerin dayanağı ise, bütün dinlerde ve ahlâkçı felsefe sistemlerinde rastlanabilen evrensel ilkelerdir ve kimsenin malı değildir. Eser üzerindeki çalışmalarıyla tanınan İtalyan Türkolog A.Bombacı, 'tamamen orijinal bir eser olduğu hükmüne varıyoruz' demektedir. Bu tartışmaların dışında, çok yeni olarak, eser üzerinde bir Sümer etkisinden söz ediliyorsa da, bunu temellendirmek oldukça güçtür; yine de hükmü zamana bırakmak gerektir.Bu geçiş döneminde özgün şiirlere de rastlamak mümkünkür. Hoca Ahmet Yesevi, Edip Ahmet Yükneki, Yusuf Has Hacip ve Kaşgarlı Mahmut bu amaca uygun, halkın anlayabileceği bir dille eserler vermişlerdir. Örneğin, Ahmet Yesevi tekke edebiyatının ilk temsilcisidir. Bu vesileyle Anadoludaki Türk edebiyatının yeşerip gelişmesine zemin hazırlamış, Yunus Emre gibi büyük şairlerin yetişmesine sebep olmuştur. Yunus Emre'de Yesevi izlerini şu örnekle verebiliriz: Yesevî Yûnus
Yanımda insanlar susmuş
Sen de mi konuşmuyorsun
Sevmek susmak mı demek
Lütfen susma ne olursun
Bir sevda ki ekmek misali
Beni ancak yurdundan ite kaka kovulanlar
Yaban gülleri için dağlara meydan okuyanlar
Bir kurşunun ihanetine uğrayanlar anlarlar
Sen ise korkarak kaçmaktan anlarsın ancak
Düşsün ellerimden laleler yüreğim kanasın
Elimde ateşten top.Buna dünya diyorlar.Ne zaman avuçlarımı yağmur duasına kaldırsam, bulutlardan ateş dökülür ellerime.Ne zaman hayata tutunmaya çalışsam, parmak uçlarımda çam ormanları tutuşur.
Bilmem ki günahım ne tüm dünya alev alır üzerime yapışır tacizkar cehennem edasıyla.İşte o zaman insanların dudakları yanar.İşte bu yüzden köşe bucak kaçmak isterim adı şanı ne olursa olsun tüm insanlardan.Çünkü cehennemi yaratan yaratmıştır onları.Ve ben yerle gök arasında sıkışıp kalmışımdır.Kaçacak bir yer bulamam.Çünkü her yerde Tanrı'nın azap melekleri vardır.Çünkü her köşe başında bekleyen insanlar vardır.
Bakışları beni taciz eder, dokunması bana zulmeder.Tanrı'nın bütün yarattıklarının üzerimde ateşten eli vardır.Şimdi söyleyin ben kime dua edeyim.Şimdi söyleyin ben kime sığanayım. Çünkü benim pamuktan yünüm vardır.Her yanım kan damlarken, kurtların bana karşı Tanrı'dan yana şansı vardır.
Oysa ben daha dün çatal bıçak sesleri arasında merhamet dolu bir ses arardım.Oysa daha dün kurtlar sofrasından kaçışlarımın yeryüzü sokaklarında izini bırakmıştım.O sebepten anılarımdan kaçamam.Çünkü anılar bir kurt kapanı gibi beni ayak bileklerimden yakalar.Bu sebepten ben tacizkar bir hayat yaşarım.Tüm insanların yakamda el izi vardır.En mahrem duygularıma dokunan parmakları vardır.Dünyamı ateş çemberine çeviren Allah'ın kulları vardır.
Bazı insanların bırak tecavüzü tacizden hoşlanmayan yanları vardır.İşte o yan kaburgalarımın sol yanında bulunan yüreğime ait bir yandır.Bu yüzden o yürek gerçek insan olmanın duygularını taşır.
Zavallı bir suretin onurlu bir yüreğini yüklenirken bedenim.Elimde dünyaya benzeyen ateşten bir topu taşır.Ve Tanrı için kıpır kıpır çarparken bu yüreğim bütün yaratılmışların tacizine karşı sağlam bir duruşu vardır.
Yalnız iki kapı sürgülüdür:Biri cehennemin diğeri cennetin kapısı.Ve bu iki kapının arkasında Tanrı gizlidir. Bütün nehirler ceset ve kan akıttığında ve bu manzarayı görenler intihar ettiğinde Tanrı’ya inanmayanlar sadece bir kapı aralığından bakamayanlardır ya da gözleri yaşlı olanlardır. İşte öyle insanlar ağlaya ağlaya ölüme giderler de arkalarında merhamete dair bir iz aradıklarında sadece geride kendisini sürekli ileriye iten hayatın hoyrat ellerini görürler ve önlerinde ise ketum bir uçurum vardır. Her adım atışları onları Tanrı’dan daha da uzaklaştırır. İnançla inançsızlık arasında gidip gelen bu insanlar, dalga dalga yayılıp da sahili bulamayan denize benzerler. Her şey bir kasırgadan ibaret iken ve her şey bir kaos ortamı içinde allak bullak olmuş iken insan da bütün bu kaosun içinde iken dünyanın ve kendisinin bir merhametli yaratıcı tarafından korunduğuna artık inanmaz.Çünkü insanlar dişlerini bilemiştir ve yüreğini ortaya koyanların kanlarını içmiştir. Hangi ressam tablosunu kana boyamak ister der sonra Tanrı’yı inkar eder. Gözleri yaşlı bu insanlar her şeyi olduğu gibi kabul eden insanlardan daha onurludur aslında. Tanrı’dan açıklama değil sadece bir merhamet bekler.
Bütün dünyanın bir gül bahçesine dönüştüğünü gördüklerinde gözü yaşlı insanlar bir hıçkırık bir ağlayış tuttururlar. Başını iki elinin arasından kaldırdıklarında aslında hiçbir şeyin düşündükleri gibi olmadığını anlarlar. İşte o zaman göz bebekleri büyür. Ve yine ağlamaya başlarlar. Tanrı’yı yanlarında göremeyen bu insanlar daha bir gözyaşı dökerler ve her gözyaşında bir cennet sakladıkları için ağlaya ağlaya tüm cennetleri tüketirler.Sonra cehenneme giderler. Çünkü gidecekleri başka yer kalmamıştır. Çünkü cennet kapıları onlara kapanmıştır.
Gözü yaşlı insanlar önce umutlarını sonra Tanrı’sını yitirmiştir. Bu yüzden yaşlı gözlerle denize bakamazlar. Sadece gözyaşına boğulmuşlardır. Bu yüzden dua etmeyi unutmuşlardır. Ölüme yakın durdukları halde sevgiye dair bütün yollar onlara uzaktır. Çünkü yürekleri bir deniz bir kumsal olmasına rağmen hep karanlıktır. İçleri kararan gözü yaşlı bu insanların gözyaşları karanlık sulara akar. Ve o sulardan ya ceset akar ya kan akar. Tanrı’dan ağlaya ağlaya uzaklaşmaları böylece adım adım başlar.
Yemeğe içmeğe insan çok.Dostluk mideden geçmekte boğazda düğümlenmekte.Açlık insanı bütün maskeleri söküp atan en önemli Tanrı gülümsemesi olarak zuhur etmekte.İnsana senin gerçek yardımcın benim demekte.Söz dinlemeyenlere insanın vefasızlığını göstermek için fukara sofrası döşetmekte.Dostlar ve sevgililer hemen sırtlarını dönmekte ve çekip gitmekte. Kimse kimseyi kalpten sevmemekte herkes midesini düşünmekte.İnsanoğlu bir arı gibi daldan dala uçup gitmekte.Mevsimler değişmekte ama vefasızlığı değişmemekte.İnsan ballı parmak uğruna dostluklarını elinin tersiyle itmekte.
Yemeğe içmeğe insan çok.İnsanlar sürekli göbeğini kaşımakta, midesine inanmakta ve onun sesiyle hareket yapmakta.Dalları ve ağaçları bir kaşık için, bir masa için, bir tabak için yok etmekte.Dünyanın kanını emmekte.Açgözlülükle bütün güzellikleri mahvetmekte, gölleri denizleri tüketmekte, kirletmekte.Oysa denizin mavisini, nehirlerin aksini, ağaçların yeşilini, dağların güzelliğini görmemekte.Tanrı’nın gülümseyişine bakamamakta.Açgözlü insan kendini yiyip bitirmekte ve gözlerine, dudaklarına düşmanca davranmakta.Ruhunu karanlıkta bekleyen ateşlere kaptırmakta.Bütün emekleri kül olmakta.
Yemeğe içmeğe insan çok.İnsanlar aç kurtlar gibi sağa sola saldırmakta dostlukları sadece ceylan gözlü insanlarla sınırlı kalmakta.Yenilir yutulur cinsten ilişkiler kurmakta. Yiyemeyeceği arkadaşlıklar kurarsa bu gururuna dokunmakta onlardan uzak durmakta. Gururuna yedireceği insanlar aramakta.Buldukça bir kurt gibi üstüne atlamakta ve ay ışığı altında ulumakta.
İnsan en kesif orduların bir neferi gibi ortalıkta dolaşmakta.Bir aslan buffaloları nasıl kovalarsa insanları öyle kovalamakta ve etrafındakilere öyle bakmakta.Dişine göre bulduklarını yemekte dişine göre olmayanlara ise tecavüze yeltenmekte.Cam kırıkları arasında izini kaybetmeye çalışmakta.Geride dostluktan yana bir iz bir belirti bırakmamaya çalışsa da hayat yolunda her yürüyüşünde adımlarına kanını bulaştırmakta.İnsan kendi yalnızlığını kendisi yaratmakta. Tanrı’nın gülümsemesi karşısında suratını asmakta.
İnsan görmez mi kelebeğin güzelliğini.Onu yaratan hiç çirkin olur mu ki.Çiçeklere bakmaz mı bir goncanın açılışında görmez mi ki Tanrı'nın gülüşünü.Dağlara,taşlara seslense duymaz mı kendi sesini.Niçin unutur suretini.Niçin yaratılana saygı duymaz ve niçin açgözlülükle yıkar her şeyi.Dostluğa yumar gözlerini ve kör karanlık bir dünyaya mahkum eder kendini.
Yemeğe içmeğe insan çok.Arasan şu dünyada gönül ehli yok.Herkes balık yemekte.Sonra kılçığına şiirler düzmekte.Ne hayalinde beyaz yelkenli gemiler ne de kumsallar var.Aklında fikrinde martılar dolaşmakta.Çığlık çığlığa mavi suların üzerinde yaşam kavgası vermekte.Asıl hayatın tadına ise varamamakta.
Tanrılaştırdığımız sosyal kurumlar sebepleriyle nice buhranlar yaşamaktayız. Doyumsuzluslukların, açgözlülüklerin, devletin, milletin ve de tüm insanlığın yarattığı kavgalar, savaşlar, girdaplar içinde bazen cenneti bazen cehennemi tatmaktayız. Oysa kabullunmek olmamalı bazen. Bazen masayı devirmek gerek. Sonra da bırakacaksın sen değil başkaları toplasın. Ya da oturup masada her şeyi sineye çekip kabulleneceksin. Beterin beteri var deyip kafayı çekeceksin. Beynin afyonlaşırken başka bir şeyi görmeyeceksin. Bu şekilde at gözlüğü takmış gibi hayatın engelli yollarında bir sağır gibi bir kör gibi yürümeye devam edeceksin.Toplumsal sözleşmeleri, yanlış değer yargılarını bir ayet gibi kabul edeceksin. Elinden zeytinin alınsa bile sen yine de herkese zeytin dalı uzatmaya devam edeceksin. Bir dayak yediğinde çok şükür ikincisini de yiyebilirdik diyerek mutlu olmaya çalışacaksın. Tanrılaştırdığımız sosyal kurumları eleştirmekten günaha girmek korkusuyla kaçınacaksın.
Ya da bir devrimci olacaksın. Her defasında devireceksin masayı. İnsanların tıkınıp durmasına karşı çıkacaksın. Halkı yiyip bitiren, tüketen kurtlar sofrasına bir aslan gibi saldıracaksın. Hep böyle gitmez diyeceksin. Ve bunu Tanrı adına toplumsal kurumları putlaştıran kişilere karşı yapacaksın. İki parmağını değil tek parmağını havaya haldırarak kötü gidişe zulme işaret ederek dur diyecesin.
Boyun eğmeyi bırakıp hep aynı zihniyetin, düşüncenin, duygunun kurbanı olmamalıyız. Çalışıp çabalamalı hep bunların üzerine giderek yeni fikirler, yeni durumlara yol açmalıyız.
Toplumsal dayatmaların insana karşı yaptırımlarına izin vermemeliyiz. Çünkü bu işten nemalananlar vardır. Çünkü bu işten ekmeğine yağ sürenler var. Bir toplumu kutsallaştırılmış kurumlarlarla yönetmek kolaydır. Çünkü karşı çıkanı aforoz edersin ve toplumdan uzaklaştırırsın. Böyle olunca sosyal kurumların en tepesinde olanlar bir papaz gibi bir kardinal gibi ortalıkta dolaşırlar. Toplumda bir günah keçisi bulurlar ve onu kurban ederler. İşte Türkiye bu yüzden ortaçağ karanlığından kurtulamamaktadır.
Namlunun içine gaddarca bir kurşun sürdüm
Hayalimdeki bütün kuşları gözlerinden vurdum.
Bir insan öldürseydim katil olurdum düpedüz
Ben Tanrı olma adına tüm insanları öldürdüm.
Cami avlusunda, kilise önünde kuşları gördüm
Bu taştır diyerek çekip gitmemelisin
Beni yineden yeniden inşa etmelisin
Aklımdan fikrimden duvarları yıkarak
Düşmüş başımı yerden kaldırmalısın
Kafamı yarmayan taşları göstererek
Hepsi birer şanssızlıktır dememelisin
Türk insanı, yalnızca zamanın akışını bilir, ritmini, aynı hareketlerin ve aynı kelimelerin sonsuz tekrarından alırsa gelişemez. Her şeyin tekrar edildiği ve tekrar yaşandığı bu hayali ülkede yani Türkiye'de insan macerasına ve ilerleme düşüncesine yer yoktur. İnsan asla geleceğe uzanamaz. Tarih yazamaz. Tekrar döngüsüne asla son verip, kendine bir kader yaratamaz...
Türkiye'de tekrar eden bir terör olayı var ve hiçbir değişiklik yok. Harekete geçen kaderi ters yüz edecek ve statik toplum anlayışını bozacak bir değişme bir gelişme yok. Talihsizliğimize ağlamak, hamasi tavırlar içinde olmak engelleyici bir duruş olmayacaktır.
Ortada ciddi bir savaş varken sloganvari konuşmalar tarihin çöplüğüne çoktan atılmışken bağırıp çağırmalar hiç de bilimsel olmayacaktır. Bıkkınlık veren tekrarları bir kenara bırakıp artık harekete geçmenin tam zamanıdır. Artık dağlara karakol kurup üç beş askeri orada konuşlandırmanın değil uzaydan uydu aracılığıyla sınırları gözetlemenin zamanıdır. Zekayı kullanmanın, aklımızı başımıza almanın günüdür bugün.
Türk milleti ilerleme duygusundan yoksun değildir. Sürekli yerinde sayacak, ya da uygun adımda yürüyecek anlayışta değildir. Sadece kendisine yeni yollar çizecek yeni köprüler açacak durumda değildir. Çünkü meşrulaştırılmış düşüncelerden sıyrılıp hiç korkmadan yeni düşünceler ortaya koyabilecek başını darağaçlarına kaptırmıştır. Düşünmekten korkmuştur. Hayal kurarken bile geleneklerin göreneklerin kıskacından kurtulamamıştır. Beyninin mahrem odalarına girmekten utanmıştır.
Böyle olunca monotonluktan ve statikodan kurtulamamıştır. Generallerin veya uzmanların görüşü çok önemli olurken kendi fikri değersiz olmuştur. Düşünemeyen bir toplum haline gelen Türk milleti yeni yollar açabilecek düşünceyi kendinde bulamamıştır. Süregelen bir hayatı yaşamaya mahkum edilmiştir. Bu ceza yetmemiş bir de terörle tanıştırılmıştır.
Türk milleti tekrarlardan bıkmıştır fakat ne yazık ki kendi yolunu kendisi çizmek ve koşar adımlarla hareket etmek istese de hayatın çakıl taşları ayaklarına batmaktadır. Hep aynı yollarda hey aynı aymazlıklarla ve vurdumduymazlıklarla karşılaşmaktadır.




-
Adem Korkmaz
Tüm YorumlarOsman DEMİRCAN Henüz tanışalı iki ay oluyor.Son derece mütevazi,alçak gönüllü,yüreğinizi onun ellerine emanet edebilirsiniz.Sizi üzmeyecektir emin olun....