Onur BİLGE
“Bir masal anlatayım mı size? ” diye sordu Define, sandalyesinin arkasına yaslanarak.
Hava kararmış, yıldızlar yerlerini almıştı. Zaman, alıp başını gitmiş, akşam yemeği vakti gelmiş, geçmek üzereydi. Ben çok acıkmıştım, yanımdakiler de öyleydi mutlaka ama sohbet, baldan tatlıydı. En güzel yemeklerden daha iştah açıcı ve leziz… En mükellef ziyafet sofrasından daha ihtişamlı, her yemekten doyurucu… Evlerimize, yerlerimize geç kalacaktık, yemeğe beklerlerdi ama hiçbirimiz yerimizden kıpırdamadık.
Onur BİLGE
Define, son sözcüğünü dedi ve hemen toz olmamızı söyledi. İtiraz temyiz kabul etmiyordu. Çok ısrar ettik, sohbete devam etmek için. Yakınlarımızı daha fazla bekletmememizi, bunun hiç de iyi bir şey olmayacağını, kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyleri başkalarına yapmamız gerektiğini tekrarladı. Bütün bunları biliyorduk, biliyorduk da onu hiç bu kıvama getirip, söyletememiştik. Elimize bir fırsat geçmişti. Sonuna kadar değerlendirmek istiyorduk.
“Madem çok istiyorsunuz, o zaman yakınlarınıza telefon edin, izin isteyin ya da bir şekilde haber gönderin, kalın. Benim için hava hoş! ” dedi. “Siz acıkmadınız mı? Ne yiyeceksiniz? İzin kopardınız mı gitmek bilmezsiniz! İpi kırdınız mı tamam! ..”
Onur BİLGE
Kurt gibi acıkmışım. Çaylarımızla tostlarımız gelince fark ettim. Bir ben değildim, iştahla atıştırmaya başlayan. Masadaki herkes öyleydi. Sanki can alıcı geliyordu arkamızdan!
Acelemiz de vardı. Sırf açlıktan değildi. Bir an önce yemek faslının bitmesini, dedenin kaldığı yerden sohbete devam etmesini istiyorduk. O, takma dişleriyle yiyordu ama hiç de bizden geri kalmıyordu. Yalamadan yutmak mı deniyordu, ne deniyordu?
Onur BİLGE
Define’nin: “Kalleş! ..” diyerek yumruğunu masaya vurmasıyla Serap’ın kapıda görünmesi bir oldu! Hikâyenin en heyecanlı yerinde ufukta beliren bu davetsiz misafirin gelişi, hayra yorulacağa benzemiyordu. Yüzünün ifadesine bakılırsa, önemli bir sorun olduğunu anlamak hiç de zor değildi. Hepimizi birden selamladı. Hepimiz bir şeyler söyleyerek, gelişinden memnuniyet duymuş gibi yaptık. Misafir, misafiri istemezmiş, ev sahibi hiçbirini… Ev sahibi de bizden farklı değildi. Çünkü ilk fark edişinde yüzünü ekşitmişti. Bir anlık bir ifade değişikliğiydi. Diğerlerince fark edildi mi bilmiyorum ama olayların çoğunu kaydettiğim için sürekli gözlem yapmakta, mimiklerden, jestlerden anlamlar çıkarmaya çalışmaktaydım. O yüzden gözümden kaçmadı. O da onu gördüğü için çok mutlu olmuşu oynadı:
“Aleykümselam, hanım kızım! Sen nerelerdeydin bunca zamandır? Gel, otur şöyle de anlat bakalım! Neyin var senin? Surat bir karış…”
Onur BİLGE
Serap, kahvesini içtikten sonra tabağı üstüne örterek fincanı salladı salladı ve ters çevirdi. Aramıza yeni katılmış olduğu için bizim fal konusundaki düşüncelerimizden habersiz olması doğaldı. Onu Neşe yavaşça uyardı:
“Serap, biz fala inanmıyoruz ve yanımızda fala bakılmasından rahatsız oluyoruz.”
Onur BİLGE
“Restorandan bahsediyordun. Dönerciden…” dedi Mahir.
“Nerede kalmıştım? ” diye sordu, dede.
Onur BİLGE
Define Marko Paşa’yı geçmeye azmetmiş gibiydi. Sıkıntı veya öfkeyle gelip, laf arasında bir punduna getirerek dertlerini anlatanlar o kadar çoğaldı ki! İçlerinde, eşlerinden yakınan kişiler de vardı. Erkekler, hanımlarıyla ilgili sorunları üstü kapalı geçtikleri halde kocalarından şikâyetçi olan kadınlar, sorunlarını anlata anlata bitiremiyorlardı. Anneleriyle geçinemeyen genç kızlar, babalarıyla kavgalı genç erkekler, komşularıyla dargın olanlar, kardeşleriyle sürtüşmekte olanların arasında en eğlencelisi gelin kaynana kapışmasıydı. Diğerleri, bazen saatlerce anlatarak Define’yi yorup, bizi usandırırken, arkası yarın gibi sürüp giden trajik gelin kaynana maceraları, aktarılırken komediye dönüşüveriyordu.
Dede, usanmadığını söylüyor, hayır için yapmakta olduğu bu işi sabırla sürdürüyordu. Omuzları düşük, kaşları çatık, ağlamaklı bir vaziyette veya öfkeden kıpkırmızı bir suratla, burunlarından soluyarak bir hışımla Virane’nin kapısından girenler, onun sükûneti, küçücük gömük gözlerinin sevecen bakışları ve yumuşacık ses tonuyla yaptığı telkinlerle ferahlamaya başlıyor ve iyice rahatlamadan ayrılmak istemiyorlardı.
Onur BİLGE
Söz, ne söz anlamaz bir şeydi! Ağızdan çıktıktan sonra geri almak mümkün değildi. Kusmuk gibi bir şeydi. Huzursuzluk nedenleri olan özel konular, ne kadar mide bulandırıcı olursa olsun, tahammülümüzün son safhasına kadar içimizde tutulmalı, defalarca ağzımıza gelse de kusmamaya gayret edilmeli, tanıdığımız ya da tanımadığımız kişiler tarafından bilinmemeliydi. Ucu baş verse, tamamı çorap söküğü gibi geliverir, yastık kılıfı gibi kolayca ters yüz edilivermemize sebep olurdu.
İnsanlar, konuştukça eksilirlerdi. Çıkıldıkça küçülen dağlar gibi fethedildiklerini, doruklarına ulaşıldığında fark ederler, ayaklar altında kalıverince, çoktan iş işten geçmiş olduğundan, deşarj olmanın rahatlığını umarken, ağızlarından çıkıp yılanlar gibi çoğalarak ruhlarını saran sözlerinin arasında, yağlı urganı dilleriyle kendi boyunlarına dolayıp, ucunu elin eline vermiş olmanın huzursuzluğu ve bir şey yapamaz hale gelmenin acziyle bin pişman, perperişan bir zavallı olurlar.
Onur BİLGE
Ahmet, Virane’de kalan, her gittiğimizde orada gördüğümüz, en sık görüştüğümüz okul arkadaşlarımızdan biri olduğu halde hakkında hiçbir şey bilmiyormuşuz meğer. Ne merak edip sormuşuz ne de o gerek duyup anlatmış. Bir Güneydoğulu, yoksul bir genç olduğunu, bir de çok güzel bir göçmen kızı olan Duygu’yla nişanlı olduğunu biliyorduk. Bir de ablası vardı. Öğretmen olmuştu. Ona ara sıra az da olsa harçlık gönderiyordu. Virane işlemeye başladıktan sonra o da kesilmişti, hatta gerektiğinde o ablasına üç beş kuruş göndermeye başlamıştı.
“Eşek eşeği ödünç kaşır, evladım! ” diyordu dede. “Dede, yediğini öde! Şimdi artık sen ona arka çıkacaksın! Dayanak olacaksın. Sıra sende…”
Onur BİLGE
Herkes mahzunlaşmıştı. Kimsesizliğin ne demek olduğunu idrak etmeye çalışıyor olmalıydılar. Ben öyleydim çünkü. Hazmedilecek gibi değildi. Hazmetmeden önce, boğaza tıkılı yumruk gibi bir şeydi. Yutmaya kalksan yutamıyorsun, çıkarmaya kalksan, elinde değil…
Yetimlik, öksüzlük başka bir şeydi. Analı babalı yetimlik, öksüzlük çok daha acıydı. Sanki atılmışlık, itilmişlik… İstenmemek… Değersiz addedilmek… Anlamaya çalışıyordum, bunun küçük bir çocuk için ne anlama geldiğini, ona neler hissettirebileceğini… Ne kadar üzeceğini, nasıl yıkacağını… Susup pusmasını, ürkmesini korkmasını, hayata küsmesini, içine kapanmasını…




-
Turgut Güler Uzdu
-
Gül Üm
-
Mehmet Asa
Tüm YorumlarBir hayatı bir kaç mısraya sığdırmış Onur Bilge Hanım. Tebrikler.
Onur beyi henüz yeni tanıdım şahsen tanımıyorum antolojiden tanıdım iyikide tanıdım.
Kendimce bir karar aldım her gün bir şirini okuyacağım tabi bu arada ben şiirlerini okuyana kadar şiirleri burda olursa. ALLAHA EMANET OLSUN....
O Bir Seven O Bir Gönül Dostu
Bütün Dostlar Güzel Hatıralar Hatırlatsın
Beni Size Sizi Bana Ölürsek Bir Fatiha
Ölmez İsek Hepimiz Hepimize Ebedi Hatıra